Aşağılık kompleksi ve entelektüel çürüme

“Bütün Ortadoğulu erkeklerin kafalarındaki pisliklerden bende de var.”

Bu hadsiz ve genelleştirici ifade, 15 Şubat 2026 tarihinde Orhan pamuk’un “Masumiyet Müzesi” dizisinin galasında yaptığı konuşmada ortaya çıktı. Pamuk, kendi romanının diyaloglarını anlatırken, insan psikolojisi üzerine konuşurken bu şanssız ve yersiz cümleyi sarf etti. Bu söz, hem coğrafi bir aidiyeti (Ortadoğu) hem de genelleyici olumsuz bir nitelendirmeyi aynı anda içerdiği için kısa sürede tartışma yarattı doğal olarak.

Konuşmanın tamamını Yeni Şafak, kendi sitesinde şu cümlelrle yayınladı, merak edenlere linki de buraya bırakıyorum: Batı 'Epstein' bataklığında yüzerken yazar Orhan Pamuk, Batı’ya yaranmak için kendi coğrafyasını ve insanlarını aşağıladı: https://ysafak.com/4797703/p/f

“Ne yazık ki hepimizin kafası Ortadoğulu erkeklerin önyargılarıyla, alışkanlıklarıyla sınırlı.”
Başka bir röportajda Pamuk, Ortadoğu toplumunun düşünsel yapısına ilişkin benzer bir genelleme yaparak, bölgesel alışkanlıkların ve önyargıların kolektif bir zihinsel sınırlılık oluşturduğunu ifade etti. Bu söylem bazı çevrelerde Türkiye’nin geleneksel değerlerine ters düşen bir bakış olarak algılandı.

“Ermeniler ve Kürtler öldü, kimse konuşmuyor.”
Orhan Pamuk, 2005’te İsviçre’de yayımlanan bir röportajda “30 000 Kürt ve 1 milyon Ermeni’nin bu topraklarda öldürüldüğünü” söylediğini ve Türkiye’de kimsenin bunu dile getirmeye cesaret edemediğini vurguladı. Bu ifade, o dönemde Türkiye’de “Türklüğü aşağılama” suçlamasıyla dava açılmasına kadar gitti.

Bu söz hem tarihî bir travmayla ilgili bir değerlendirme içeriyor, hem de devletin ve milletin resmi tarih anlatısına meydan okuyor; birçok kişi tarafından Türkiye’nin toplum hafızasına karşı yönelmiş olarak algılandı ve eleştirildi.

“Politik olarak artık İstanbul’da yaşayamayacağım.”
La Stampa’ya verdiği bir röportajda İstanbul’un zenginleştiğini, fakat özgürlüğünü kaybettiğini söyledi ve “artık burada yaşayamayacağım”ı ekledi. Bu, milletine ve şehrine aitlik hissini siyasî atmosfer üzerinden sorgulayan bir diğer ifadesiydi.

“Türkiye demokrasi ülkesi değildir.”
Pamuk, başka bir konuşmasında Türk siyasi sistemi hakkında da açık bir eleştiri yaptı; sandıktan oy kullanmanın ötesine geçemeyen bir demokratik işleyiş olduğunu ileri sürdü ve fikir özgürlüğünün ciddi biçimde ihlal edildiğini vurguladı. Bu söz de ülke yönetimi ve toplumsal özgürlükler konusunda güçlü bir eleştiri içeriyor.

whatsapp-image-2026-02-17-at-08-46-55.jpeg

Ve başka misaller; Türklerin Ermeni soykırımına destek imalı demeçleri …

Bu kadar örnekle iktifa edeyim, meselenin anlaşıldığını düşünüyorum. Bu ifadelerin ortak özellikleri şunlar: Genelleme veya kolektif nitelendirme barındırmaları; Ulusal tarih ve kimlik ile ilgili tabu sayılan konuları açıkça dile getirmeleri; Türkiye’nin siyasi ve toplumsal yapısını dünya ölçeğinde eleştirmeleri.

Öncelikle TYB İstanbul Şube Başkanı Mahmut Bıyıklı’nın Haber7’deki son yazısını hatırlatacağım okurlarıma. Yazının tamamını okumak isteyenler için linki şu: www.haber7.com/yazarlar/mahmut-biyikli/3604681-orhan-pamukun-kafasindaki-pislik Orhan Pamuk’un konuşmasında söylediği “Bütün Ortadoğulu erkeklerin kafalarındaki pisliklerden bende de var” ifadesi, tekil bir söz olmanın ötesinde, uzun süredir devam eden zihinsel bir kırılmanın dışavurumu olarak okunmalıdır Bıyıklı nazarında ve bu söz, Tanzimat’tan beri varlığını sürdüren ve kendi medeniyetine yabancılaşmış aydın tipinin hâlâ aramızda dolaştığının açık bir göstergesidir. Bu tip aydın, Batı karşısında kronik bir eziklik duygusu taşır; kendi toplumunu, kültürünü ve insanını küçülttükçe Batı’dan takdir göreceğini zanneder. Yüz yılı aşkın süredir Türk düşünce hayatını içten içe kemiren sancının adı da budur.

Bıyıklı’ya göre mesele kişisel bir gaf değil, zihinsel bir arızadır. Pamuk’un sözleri, Batı’ya dönük aşağılık kompleksinin ve kültürel yabancılaşmanın tezahürüdür. Tanzimat’tan bu yana Batı’ya öykünen aydın tipinin sürekliliği, bu sözle birlikte yeniden görünür hâle gelmiştir. Cemil Meriç’in “zavallı aydınlar”, Attila İlhan’ın “komprador aydın” diye tarif ettiği zümre tam da budur; Batı’nın ideolojik hizmetine gönüllü yazılan, kendi toplumunu küçümsemeyi ilericilik zanneden bir tipoloji.

Batı’da kabul görmek isteyen kimi yazarların Türkiye’yi, Doğu’yu ve İslam dünyasını küçültücü ifadelerle anarak daha fazla ilgi ve ödül gördüğü iddiası da bu çerçevede dile getiriliyor Bıyıklı’nın yazısında ve başka mecralarda. Bu ödüllerin yalnızca edebî nitelikle açıklanamayacağı, ideolojik ve kültürel tercihlerle de ilişkili olduğu ileri sürülür. Nobel Edebiyat Ödülü bağlamında Batı’nın görmek istediği Türkiye fotoğrafını sunan kalemlerin öne çıkarıldığı, Pamuk’un da bu denklem içinde konumlandığı savunulur.

Gerçek aydınsa toplumunun kusurlarını inkâr etmez; fakat onu aşağılamaz da. Eleştirisini kendi kültürel köklerinden besler, kendi insanını Batı’ya şikâyet etmeyi marifet saymaz. Yazıda Cengiz Aytmatov’un mankurt kavramına yapılan atıf da bu yüzden anlamlıdır; kendi hafızasını yitirmiş, zihnen dış güdümlere açık hâle gelmiş insan tipine dikkat çekilir. Anadolu’nun tarih boyunca dış tehditlerle olduğu kadar içeriden destek bulan kültürel saldırılarla da karşı karşıya kaldığı; edebiyatın bu mücadelenin önemli cephelerinden biri olduğu vurgulanır.

Sonuç olarak Türkiye’deki aydın sorununun Pamuk’la başlamadığı, onunla da bitmeyeceği belirtilir. Kendi toplumunu dışarıya kötü göstermekle temayüz eden bu tiplerin sürekli parlatılacağı; aşağılık kompleksiyle Batı’ya yaslananların varlığını sürdüreceği ifade edilir.

Mahmut Bıyıklı, yazısında kendi toplumuna yabancılaşmış aydın tipinin Batı’ya öykünerek kendi kültürünü küçültmeye meylettiğini ve bunun Türk düşünce hayatında derin yaralar açtığını savunur hassaten.

Ben de şahsım adına bir karar aldım. Özgürlüğü, vatanını ve milletini, değerlerini kalpten seven bir Türk vatandaşı ve yazarı olarak şunu açıkça söylüyorum: Lâyık olmadığı ölçüde büyüttüğümüz isimleri gözümüzde devleştiren yine bizleriz. Öncelikle kendime ve benim gibilere sitem ediyorum. İşin içinde ticaret olduğu muhakkak; fakat Yapı Kredi Yayınları’nın her şeye rağmen bu yazarın kitaplarını basmayı sürdürmesini ve her yeni kitabını büyük bir hadise gibi sunmasını tasvip etmiyorum. Bu tavrın arkasına yalnızca ticari gerekçelerin sığınmasını yeterli bulmuyorum. Bundan böyle Yapı Kredi Yayınları’nın hiçbir yayınını satın almayacağım ve okumayacağım. Umuyorum ki Memet Fuat’ın hatırasını da bu tartışmaların gölgesinde bırakmazlar. Madem bu denli kültürel hassasiyet iddiası taşıyor bu yayınevi, neden uzun süredir yeni baskısı yapılmayan Memet Fuat’ın kitapları yeniden basılmıyor? Dediğim gibi, uzun süredir piyasada yok bu eserler. Yapı Kredi Yayınları yöneticilerine, Kitap-lık dergisine ve sayın Murat Bey’e soruyorum: Bu suskunluğun sebebi nedir? Memet Fuat, Orhan Pamuk’tan daha mı aşağı bir kalem, yoksa Pamuk’a göre daha mı az kazndırıyor, yahut hiç? Ama arkanızda kocaman bir banka var. Yıllardır bu topraklarda kazanan, topluma sorumlulukları olan bir banka ve kuruluşu sizce nasıl yaklaşmalı bu olaylara, bu ülke insanından kazanmıyor musunuz, bu ülkenin insanı almıyor mu kitaplarınızı? Hâl böyleyken, ya da en azından ben böyle düşünüyorken, bunu doğru bulurken, sizin bu millete hakaret eden bir yazara yaklaşımınız ne derece doğru, takdir edilesi?

Yazısından dolayı TYB İstanbul Şube Başkanı Mahmut Bıyıklı’yı tebrik ediyor; kullandığı ifadelerle büyük bir tartışma başlatan Pamuk’u kınıyor; Yapı Kredi Yayınları’na ise açıkça elveda diyorum.

Geçen aylarda kendine Türk demekten imtina eden, bu türden milliyetçi, vatansever kavramlara dair nefretini açıkça dillendiren Semih Gümüş, eşit ve geniş açıdan bakma cihetinden sınıfta kaldığını düşündüğüm Zülfü Livaneli, vatanından kaçmış, Türkçe yazamayacak denli tiksinti içerisindeki cellâdına aşık Elif Shafak ve benzerleri hakkında da yazmıştım yer yer ve ikaz etmiştim bu yazımdaki gibi. Bu isimlerin eserlerini yayımlayan yayınevleri konusunda da daha dikkatli olacağım. Zaman kıymetli; okuyacağım ve üzerine yazacağım yazarları bundan sonra çok daha titizlikle seçeceğim. Adını andığım yazarlar ve benzerleri artık nazarımda yok hükmündedir. Ülkeyi sürekli karanlık bir tablo içinde yaşanılmaz topraklar olarak gösteren, bundan bıkıp usanmayan Selçuk Şirin gibiler de dâhil.

Kalem ya şikâyet eder, ya inşâ

Bir sitemim de siyaseten iktidarda olup kültürel iktidarı kuramayanlara. Sol hegemonyanın cesaretle ve tereddütsüz yürüttüğü azınlıkta kalan kültürel faaliyetlerine göre haddi aşan söz, tutum ve davranışlarına karşılık vermekte zorlanan, çoğu zaman savunmada kalan, kendi cenahına bile yeterince sahip çıkamayan, karşıya gösterdiği müsamahayı esirgeyen muktedirlerimize ve kendi içinde fitne ve haset krizine giren bazı bizim kalemlerimize. Sürekli müdafaa hâlinde kalmak bir tercih değilse, bir zafiyettir. Kültür alanında iddia sahibi olanların artık tereddütle değil, iradeyle konuşması gerekir. Zamanı geldi de geçiyor bile, öyle değil mi değerli okurlarım!..

Savunmada kalmakla kültürel üstünlük kurulmaz. Kalem cesaret ister; fakat cesaret yalnızca tepki göstermek değildir, istikamet tayin etmektir. Eğer yıllardır şikâyet edilen bir kültürel hegemonyadan söz ediliyorsa, bunun panzehiri yakınmak değil üretmektir; dergiyle, yayıneviyle, nitelikli eleştiriyle, kalıcı eserle… Kendi yazarını yetiştirmeden, kendi estetik ölçünü inşa etmeden, yalnızca karşı tarafın açtığı alanlara itiraz ederek bir kültür dünyası kurulamaz.

Asıl mesele şudur: Kültürel alan boşluk kaldırmaz. Siz doldurmazsanız başkası doldurur. Bugün şikâyet edilen isimler, yıllar boyunca sistemli biçimde desteklenmiş, çevre oluşturmuş, birbirini beslemiş ve görünür kılınmıştır. Buna karşılık bizim mahallede çoğu zaman hamaset var, süreklilik yok; tepki var, estetik sebat yok; sadakat var, fakat nitelik ısrarı zayıf. Bu yüzden kültürel mücadele savunma hattında sıkışıp kalıyor hep.

Gerçek karşı duruş, alternatif bir kanon inşa etmektir oysaki. Kendi klasiklerini diri tutmak, kendi eleştirmenini yetiştirmek, genç kalemleri erken parlatmak değil, sağlamlaştırmaktır. Bir ismi protesto etmek kolaydır; onun yerini dolduracak isim/ler yetiştirmek zordur. Fakat kalıcı olan budur. Eğer bir yayın politikası eleştiriliyorsa, ona denk bir yayın çizgisi ortaya koymak gerekir. Diğer bir deyişle sorun dillendiriliyorsa, hemen arkasından yapıcı çözüm tekifleri de gelmelidir. Eğer bir edebiyat anlayışı sorunlu bulunuyorsa, daha iyisini göstermek gerekir değil mi, son tahlilde.

Şunu da açıkça söylemem icap eder: Kültürel özgüven, başkasını küçümseyerek değil, kendi değerini yükselterek kurulur. Sürekli ihanet, mankurtluk, çürüme söylemi üzerinden yürüyen bir dil, bir noktadan sonra kendi enerjisini tüketir. Eleştiri elbette olacak; fakat eleştiri üretime bağlanmadığında yankı odasında dolaşır durur.

Bu yüzden mesele yalnızca bir yazarı kınamak, bir yayınevine mesafe koymak değildir. Mesele, nasıl bir edebiyat iklimi istediğimize karar vermektir. Kökleriyle barışık ama dünyaya kapalı olmayan; özgüvenli ama kibirli olmayan; eleştirel ama aşağılayıcı olmayan bir hat mümkün müdür? Eğer mümkünse, bu hattı inşa edecek olan da yine kalemlerdir.

Kalem ya şikâyet eder ya inşa eder. Şikâyet anlıktır, inşa zahmetli. Fakat tarih, zahmete talip olanları yazar.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yekta Özdem Arşivi

Bülent Akyürek öldü diyeler…

11 Şubat 2026 Çarşamba 10:16

İkinci Yeni’nin terazisi

04 Şubat 2026 Çarşamba 09:36

Alkışsız sahne

21 Ekim 2025 Salı 17:39

Kırık aynalar

26 Ağustos 2025 Salı 15:32

Okuyunca ne olur?

14 Temmuz 2025 Pazartesi 15:01