Yekta Özdem
Kolay okunanın zor soruları susturduğu bir kurgu
Nitelikli, edebî değeri yüksek, sıradan okur yanında üst düzey okurun da dikkatini celbedecek bir roman, iyi hikâye anlatması yanında, anlatının nasıl kurulduğu, ne önerdiği ve okurda neyi dönüştürdüğü ile ön plâna çıkar. Başka bir ifadeyle iyi roman, okuru oyalayan değil; okurun dünyasını, bakışını ve dil duyarlığını genişleten romandır; kalıcılık buradan başlar.
Dil ve üslûp yetkinliği, bir romanın ilk ve vazgeçilmez gereğidir; romanın dili yalnızca işlevsel değil, estetik bir derinliğe de sahip olmalıdır; kelime seçimi, cümle ritmi, anlatımın iç tutarlılığı ve ses değeri metni sıradan anlatıdan ayırır.
Dili taşıyıcı bir araç bellemeden önce, metnin aslî kurucu unsuru bilmemiz icap eder; yanısıra derinlikli karakter inşası gelmelidir, karakterler tek boyutlu değil ama; çelişkileri, zaafları ve iç çatışmalarıyla inandırıcı olmak zorundadır. Okur, karakterleri tanır hâle gelmeli, yerine göre mesafe kurabilmeli veya temas edebilmelidir. Başladığı gibi biten, okuru düşünmeye sevk etmeyen/zorlamayan, şaşırtma iddiası taşımayan roman, vasattır. Anlam katmanları üretmeyen, alt metinlerle yeni pencereler açmayan anlatı ise edebiyat değil, en iyi ihtimalle lâf ebeliğidir!
Nitelikli roman yüzeyde anlattığından fazlasını önermelidir. Sosyal, ahlâkî, felsefî yahut varoluşçu sorular metnin alt dokusunda işler ve roman, okurdan fikrî katılım talep eder.
Kurgusal bütünlük ve yapı tutarlığı, nitelikli romanın bir diğer hususiyetidir: Zaman, mekân, bakış açısı ve vaka örgüsü bilinçli bir kompozisyonla kurulmalıdır. Parçalar birbiriyle konuşmalı, boşluklar anlam üretmelidir.
Roman, gerçeği birebir kopyalamaz; onu dönüştürür, yoğunlaştırır ve yeniden kurar; bu sayede “insan hâllerine” dair sahici bir karşılık üretir. Çok sevdiğim bir mottoyu dillendirmenin tam zamanı: Roman, hayata benzer ama hayattan fazlasıdır. Ölümsüz eserler, kalıpları aşma cesareti gösterenlerdir. Yenilik, gösteriş için değil, anlam ihtiyacı için vardır.
Bu çerçeveden bakıldığında, ilk baskısı yüz binlerle ifade edilen ve 2025 yılının “çok satan kitaplar” listelerinde başı çeken bir romanı ele almak, yukarıda sıraladığımız edebî nitelikleri sorgulamak için elverişli bir örnek sunar. Zülfü Livaneli’nin Bekle Beni adlı romanı bu nedenle, kendisine yöneltilen övgülerin otomatik kabul edilmemesi gereken bir metindir. Satış grafikleri ve dolaşım başarısı, edebî değerle karıştırıldığında eleştiri devre dışı kalır, halbuki eleştiri, övgünün düşmanı değil, olsa olsa edebiyatın sigortasıdır.
Bekle Beni’nin merkezinde Selim, Leyla ve küçük kızları Zeynep yer almaktadır. Hikâye, 1960’ların sonu ile 1970’lerin başındaki siyasî iklimin bir aile üzerinde açtığı yaraları izler.
Selim ile Leyla’nın ilişkisi Ankara’da, lise yıllarında başlar; Selim’in Leyla’ya mektupla açılması ve bu mektuplaşmanın ilişkiyi taşıması anlatının ana damarlarındandır, ilerleyen kısımlarda da mektup ve günlükler önemini koruyacaktır.
Devam edeyim… Çift evlenir, bir süre “yuva” kurma hayali öne çıkar, gel gelelim 12 Mart 1971 muhtırası ve sıkıyönetim atmosferiyle hayatları sert biçimde değişir. Selim’in okuduğu kitaplar ve fikirleri hasebiyle hedef alınması, baskın, arama ve gözaltı hattını tetikler. Cezaevi sürecinde işkence tehdidi belirginleşir. Selim’in işkenceden kaçmak için alerji yaptığını bildiği bir ilacı, ölüm riskine rağmen kullanması romanın en sert kırılma anlarından biridir. Bu sırada Leyla dışarıda hem bekleyen hem direnen kişiye dönüşmüştür. Romanın “beklemek” ve “özlemek” gerilimi bu çizgide doğar.
Bekle Beni, ilk bakışta bir aşk romanı gibi başlar; fakat kısa sürede başka yerlere kırılır. İnsan, sevdiğini beklerken aslında kendi hayatını beklemeye başlar. Varoluşçuluk devreye girer. Anlam, seçim ve katlanma üzerinden kurulur. Selim’in varoluşu; okumak, düşünmek ve itiraz etmek gibi eylemlerle tanımlanır; fakat siyasî düzen onu özneden ziyade, fişlenebilir bir nesne görmüştür. Leyla’nın varoluşu ise bekleyişle sınanır. Beklemek pasiflik gibi görünür; oysa romanda beklemek, her gün yeniden seçilen bir tutumdur. Bu bekleyiş Sartre’cı anlamda bir özgürlük ısrarı mıdır, yoksa Kierkegaard’çı anlamda acıya rağmen sadakat midir? Roman bu soruyu açık bırakmıştır maalesef.
Bu esnada şöyle ciddi bir problem belirdiğinin altını çizmeden geçmemem icap eder:Rromandaki kutsallık, teolojik bir anlam taşımaz, daha çok devletin ve resmî aklın kutsallığı olarak kurulur. Dokunulmazlık, sorgulan(a)mazlık ve “hikmet-i hükümet” dili, 12 Mart atmosferinde insan bedenine ve diline kadar uzanır. Varoluşçu bakışla “kutsal” addedilen her çerçeve, bireyin sorumluluğunu askıya alan bir sığınak hâline gelir. Emir-komuta, düzen putu ve resmî söylem vicdanı devre dışı bırakır. Romanın çatışması, bu askıya alma ile “ben hâlâ insanım” ısrarı arasındadır.
Ne ki romanın eleştiriye açık yönü de burada yoğunlaşmaktadır. Karakterlerin ve dilin yer yer klişelere, hazır büyük cümlelere yaslandığı; aşkın ve duygunun her zaman sahici biçimde geçmediği açıktır. “Özgürlük” ve “direniş” kavramları zaman zaman slogan düzeyinde tekrar edilir. Bu tekrar, varoluşun çıplak tereddütlerini, korku, küçük hesap, pişmanlık, çürüme, yeterince derinleştirmez. Roman, insanı anlatmaktan çok fikri temsil ettirme riskine yaklaşır.
Devlet tasviri de benzer bir sorun taşımaktadır. Darbe ve sıkıyönetim bağlamında devletin baskı aygıtı olarak resmedilmesi tarihî olarak anlaşılabilir; lâkin varoluşçulukla birleştiğinde bu tasvir genelleşmektedir: Devlet baskıdır, otorite kötüdür, kutsal söylem örtüdür, kurtuluş bireysel kopuştadır. Dinî hassasiyeti olan okur için bu denklem ikna edici olmaktan son derece uzaktır. Çünkü kutsal olanla kutsalı istismar eden arasındaki ayrım silinir, din ile zulüm, inanç ile iktidar aynı sepete atılır. Sonuçta roman, dini değil; dinî hayatın meşruiyetini tartışmalı hâle getirir.
Burada temel ayrımın “anlamın kaynağı” meselesinde düğümlendiğinin anlaşıldığını düşünüyorum. Dinî-kutsal referanslı bir kültürde mânâ verilidir. İnsan yaratılmıştır, hayat bir imtihandır, iyilik ve kötülük keyfî değildir. Birey özgürdür ama ölçüsüz değildir. Varoluşçuluk ise mânâyı baştan askıya alır; “İnsan dünyaya fırlatılmıştır”, anlamı tek başına kurar. Bu yalnızca felsefî bir ayrım değil; bir hayat tasavvuru farkıdır. Dinî hafızası güçlü bir toplumda bu fark, kaçınılmaz olarak, kültürel gerilim üretir.
Zülfü Livaneli hayranları, onun roman evreninde insanın, kutsal düzenin parçasından ziyade baskı, devlet, ideoloji ve tarih arasında sıkışmış bir özne olarak kurulduğunu bilir. Din, iman ve metafizik umut merkezde yer almaz, yerine seküler vicdan, dünyevî aşk ve siyasî/etik direniş konur. Dinî değerlere yaslanan okur için bu tablo eksiktir, çünkü insanın en zor anlarda sığındığı şey yalnızca vicdan ya da aşk değil; ilahî adalet fikri, sabır ve tevekküldür. Bu kaynaklar Bekle Beni’de yoktur, hadi yumuşatayım, siliktir.
Tüm bu tespitlerle, Livaneli’nin romanlarının neden çok sattığı sorusunun da cevaplandığını anlayabiliriz. Sürükleyici bir ana hikâye üzerine tarihî-toplumsal bir arka plan bindirilir. Genç okur için bu kolay okunabilirlik ve “bilgi edindim” anlamı taşır. Yazarın müzikten sinemaya uzanan kimliğinin de metne prestij kazandırdığını hesaba katmalıyız.
Son kertede Bekle Beni, varoluşçuluk merkezli, seküler ve vicdan odaklı bir insan hikâyesi anlatmaktadır. Bu hikâye, geniş bir okur kitlesine ulaşabilir; fakat kutsalı, metafiziği ve ilahî anlamı merkeze almayan dünya, dini hassasiyeti olan okur için eksiktir. Çok satabilir, çok konuşulabilir; ama herkese ait olamaz. Çünkü anlamın kaynağı konusunda ayrılık varsa, edebiyat eninde sonunda tarafını belli eder.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.