Yekta Özdem
Bülent Akyürek öldü diyeler…
Bülent Akyürek gitti. O da yok artık. İyi insanlar iyi atlara binip gittiler.
Türk edebiyatında kendine mahsus bir çatlak açmıştı. O çatlak, zamanla bir geçide döndü. Sözü sertti. Dili diri kaldı. Üslubu sakınmadı. Bu yüzden sevildi. Bu yüzden tartışıldı. Bu yüzden iz bıraktı. Bir süredir kanser tedavisi görüyordu.
Hikâyesi, 1969’da başlamıştı. 1985’te Ankara’ya yerleşti. Liseyi yarıda bıraktı. Garsonluk yaptı. Lokantacılık yaptı. Dergicilik yaptı. Fabrika işçiliği yaptı. Hayatı, masa başı bir konforun içinden akmadı. Yazı, onun için mesaiydi. Geçim derdiydi. İnat duvarıydı.
Çok erken başladı. On yedi yaşından itibaren romanları yayımlandı. Dergiler çıkardı. Yazı hayatı kırk iki yıla yayıldı.
Eserleri, tek damara sığmadı; roman, anlatı-deneme, kişisel gelişim başlıklarında ayrı ayrı kollara ayrıldı. Romanlarındaki şu başlıklara bakar mısınız: “İtin Biri”, “Zamanın Efendisi”, “Yağmur Getiren Fırtına”, “Cinnetim Cennetimdir”…Anlatı-deneme tarafında “Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır?” vd. “İçinizdeki Öküze Oha Deyin!” geniş okur kitlesine ulaşan kitaplarındandır.
Yazdıklarının etkisi, sadece sayfada kalmadı. “İtin Biri” 1997’de tiyatroya uyarlandı. Nihayet Tiyatro grubunda sahnelendi. Bir romanın, sahneye taşınması rastlantı sayılmaz. Ritmi vardır. Diyaloğun kemiği vardır. Akyürek’te o kemik hep hissedildi.
Sonra bir geri çekiliş geldi. Uzun bir suskunluk. Uzun bir uzaklık. Hastalıklar yaşadığını söyledi. Sektöre küskünlükten söz etti. Topluma küskünlükten söz etti. Kendine küskünlükten söz etti. Okur sayısının düşüklüğünü, insanın içini yoran bir hakikat gibi dile getirdi. Büyük emek verilen kitabın az okunması, yazarın içinden parça koparır. O kopuşu saklamadı.
Sonra geri döndü. Hem de iddialı bir dönüşle. Son kitabından 14 yıl sonra “Satılık Adam”ı okura sundu. Romanın 24 yıla yayılan bir emekle yazıldığını söyledi. Kendi üstünde deneyler yaptığını anlattı. Bir gecede yazılan romanı da andı. Yıllara yayılan romanı da. Bu dönüş, bir “yeniden görünme” arzusu taşımıyordu yalnız. Bir çıta koyma hırsı taşıyordu. Okurun silkelenmesini istediğini söyledi. “Roman yazacağım” diyerek kalem alan herkesin o çıtayı görmesini istedi. Kendine de aynı yükü bindirdi.
“Satılık Adam”ın fikrini de açıkladı. Konforu terk eden bir karakter. Tüketimi durdurma arayışı. “Kölelikten kurtulma” fikri. Katmanlı bir kurgu. Çok sayıda kahraman. Çok sayıda olay. “Gül gibi açılan bir kurgu” diye tarif ettiği bir yapı.
Arkasından yazılanlara bakınca, ortak bir kelime beliriyor: vefa. Kültür ve Turizm Bakanlığı, taziye mesajı yayımladı. Edebiyat camiasına başsağlığı diledi. Haberler düştü. “Uzun süredir tedavi gördüğü hastanede vefat etti” cümlesi, pek çok mecrada aynı sızıyla tekrarlandı.
Cenazesi 10 Şubat’ta Ankara’da, Gölbaşı Mezarlığı’nda toprağa... Bu bilgi de soğuk bir satır gibi duruyor insanın içinde. Satır soğuk kalıyor. Acı sıcak kalıyor.
Sessizlik değil yankı
Bülent Akyürek’in asıl mirası, tek bir “tarz” etiketiyle anlatılamaz. O, yazının bedelini bilen kalemlerdendi. Hayatı boyunca “başka iş yapmadım, hep kitap yazdım” diyecek kadar yazıya bağlandı. Okurdan da karşılık bekledi. Işık bekledi. Eleştiri bekledi. Tartışma bekledi. Bir yazarın istediği en sahici şey budur; sessizlik değil. Yankı.
Şimdi geriye kitaplar kalıyor. Geriye bir ses kalıyor. Geriye bir inat kalıyor. Türkçenin sertleştiği yerlerde bile diri kalan bir anlatım kalıyor. Mekânı cennet olsun. Rahmet olsun. Edebiyatımıza emek veren bir ömür, okurun vicdanında yerini bulsun.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.