Yekta Özdem
Bu kitaplar nasıl basıldı: Yayınevi ve editör neredeydi?
Ödüllü Bir Çöküş Hikâyesi
Rahmetli D. Mehmet Doğan gibi Türkçemizin yılmaz bir savaşçısının sağlığında, onun göz bebeği olan Türkiye Yazarlar Birliği’nden ödül alan bir kitabın böylesine ağır anlatım kusurları taşımasının inanılmaz bir durum olduğunu söyleyerek başlayayım.
Aradan beş yıl geçti. Bu süreçte yazarın art arda yeni kitapları çıktı. İster istemez düşündüm: Birileri uyarmıştır. Yayınevinden, yayınevi çevresinden, yönettiği kitap sitesi çevresinden biri çıkıp “Durun, burada ciddi problemler var!” demiştir. Daha dikkatli okumalar yapılmıştır. Editoryal bir süzgeç devreye girmiştir. Bunca zamanın, tecrübenin ardından belli bir yazı olgunluğu oluşmuştur.
Ben de böyle düşündüm.
2021’de TYB’den ödül alan Zaman İçinde Mekân’dan sonra Nesnelerin Dünyası ile bir arkadaşıyla şiir üzerine söyleşi tarzında hazırladığı Açık Pencere sonrası, ödüllü kitapta yaşadığım şaşkınlığın, diğer bir deyişle dehşetin çok daha ağırını yaşadım. Zaman İçinde Mekân bir alarmsa, bunlar artık doğrudan doğruya bir çöküş manzarasıydı.
Abartmıyorum.
Bu Bir Hata Değil, Baştan Sona İhmal
Bakın, “hatalar var” demiyorum. Neredeyse bir iki düzgün cümle dışında sayfaların tamamının bozuk cümlelerden oluştuğu yerler gördüm. Yer yer sadece anlatım bozukluğu değil; anlam kaymaları, dil bilgisi kırıkları, yanlış kelime kullanımları, cümle kuruluşu faciaları, tekrarlar, kopmalar, savrukluklar, özensizlikler ve artık adına ne denirse densin, Türkçeye karşı büyük bir hoyratlıkla karşılaştım.
Açık Pencere’ye geçtiğimde ise ortada ne okuma huzurum kalmıştı ne de sabrım. Geriye yalnızca koskocaman bir sinir yığını kalmıştı. Yine de devam ettim.
Böyle bir dönemde; kitap basmanın zorlaştığını, emek isteyen bir iş olduğunu, kitapla hemhâl insanları buluşturan bir yapının tamamen gözden çıkarılmaması gerektiğini düşünerek susmak istedim. Fakat vicdanım buna el vermedi. Çünkü burada artık “ufak tefek kusurlar” dan söz etmiyoruz. Burada doğrudan doğruya okura karşı sorumluluğun terk edilmesinden bahsediyoruz.
Kitap Dünyasında Sessiz Bir Felâket
Mesele sadece bir yazar meselesi de değil.
Editör bu kitaba nasıl onay verdi?
Bir yayınevi bu kitapları hangi dikkatle bastı?
Bir ödül kurumu, Türkçe hassasiyetiyle bilinen bir mühim kurum böylesi bir kitaba nasıl ödül verdi?
Övgü yazıları yazanlar, son olarak yayınevinin amiral gemisinde yazan bayan arkadaş misal, gerçekten bu kitapları okudular mı?
Okudularsa daha da vahim.
Çünkü o zaman mesele dikkatsizlik değil, ölçüsüz bir boş vermişliktir.
Büyük Türk edebiyatının niteliğini koruması, yayıncılığın tamamen başıboşluğa teslim olmaması, eleştirinin yeniden ciddiyet kazanması adına artık bunları açık açık konuşmak gerekiyor. Çünkü bugün dostane uyarılar, yapıcı eleştiriler, ölçülü ikazlar hiçbir işe yaramıyor. Hele hele karşıda herkese sürekli edebiyat ayarı vermeye çalışan, sağa sola sorumluluk dersi dağıtan bir baş varsa, o zaman yumuşak konuşmanın da hiçbir anlamı kalmıyor.
Türkçeye Karşı İşlenmiş Bir Yayıncılık Suçu
Örneklere geçmeden önce şunun altını özellikle çizmek istiyorum:
Bazı cümlelerde bir anda kopmalar, aynı kelimenin aynı cümle içinde yahut birkaç satır arayla tekrar tekrar kullanılması gibi örnekleri aktarırken korkunç bir dikkat gösterdim. Çünkü insan bunları görünce ister istemez “Acaba yanlış mı aktarıldı?” diye düşünüyor. Bir harf hatası yapmamak için alıntıları defalarca kontrol ettim.
Bu kadar net konuşuyorum:
Bu şekilde tek bir yanlış aktarım bulunsun, yazar, editör ve yayınevinden defalarca özür dilemeye hazırım.
Çünkü birazdan göreceğiniz şeyler sıradan kusurlar değil. Bunlar gözden kaçmış birkaç yazım hatası değil. Aynı yanlışların kitap boyunca tekrar tekrar üretildiği, dilin sürekli tökezlediği, cümlelerin sürekli dağıldığı bir manzaradan söz ediyoruz.
Üstelik örnekleri özellikle az tutuyorum.
Çünkü kitap baştan sona örnek deposu hâline gelmiş durumda.
Ol- fiilinin hoyrat kullanımı, bir-bu-o sıfatlarının boca edilmesi, başta “değil” bağlacı olmak üzere tekrarların işkenceye dönüşmesi, gözden kaçan yazım yanlışları, yerinde ve doğru olmayan kelimeler, “değin”, “değini”, “içinde yaşadığımız dünya”, “değişim ve dönüşüm” tekrarları, “ilk olarak başlayan” gibi ifadeler, “getirmiş olduğu” türü hantallıklar, “olarak oluşturulmaya başlanmıştır” gibi cümle enkazları, “televizyon yayılımının artmasına neden olmuştur” tarzı bozukluklar, “benmerkeziyetçiler”, “faydalanıyordular” gibi kullanımlar…
Kitap, yayınevinin dergisinde de dosya olarak çıkmıştı düşünün. Dosya editörü de kitabın yazarı, kitap sitesi yöneticisi arkadaş. Sadece dergi dosyası değil, yüzlerce yazının siteye konulması önce kontrolleri, düzeltmeleri yapan, dil ve anlatım uygunluğunu ölçen kişi aynı kişi. Sanırım birkaç derginin daha yazı kurulunda.
Uzatmayayım ve Nesnelerin Dünyası’ndan şu alıntılara dikkat kesilelim lütfen:
“Kapitalist sürecin her şeye kolay erişimi beraberinde getirmesi, eskiyeni yenisiyle değiştirme iç tepisini moda yönelimiyle zorunlu olarak yerleştirmesi nesne ile olan bağın kopmasına neden olmuştur.”
“Çalışmamızın minimal anlamda hem sosyolojik muhayyileye bir katkı hem de nesneye olan bakışa bir katkı olmasını temenni ederiz.”
“Ekran çağının insanları olarak bizler, ekranlardan önümüze gelen tüm görüntüler karşısında pasif bir hale bürünmekteyiz.”
“Ekranların büyülü dünyasına dahil olan izleyici, artan teknolojik gelişmeler dolayısıyla kullanıcı haline bürünmüştür.”
“Eski medeniyetlerden Mayalar, zaman üzerine en yoğun çalışmalar yapan kavimlerdendir.”
“Ateşin gündelik hayatta kullanımıyla birlikte malzemelerin kullanım biçimleri ve malzemeye şekil verme biçimleri de değişerek, sağlamlık, kullanışlılık ve işlevsellik yönünde bir değişime girmiştir.”
“Sahip olunan nesneler bazen çok parçalı makineler olabildiği bazen tek bir unsur da olabilir.”
“Bu durumun tekerliğin (evet tekerleğin yazmıyor, tekerliğin yazıyor-bu ne ki!) icadına yol açtığı düşünülse de konu hakkında buluntular ve çalışmalara bakıldığında…”
Her ne kadar Gasset ‘teknoloji gereksiz olanın üretimidir’ denise de tekerlek, insanlık tarihi için hızın adı olmuştur.”
“Silah, insanların zihninde, tahakküm kurma, güç göstergesi olarak anlamları olan sembolik de olsa yansımaları bulunan bir araç olarak durmaktadır.”
“Barutun ilk olarak ortaya çıkışı incelendiği zaman…”
“Silah sanayi, bugün devasa bir sektöre erişerek devletlerin ve milletlerin birbirine karşı gövde gösterileri yaptıkları bir alan haline erişmiştir. Sahip olunan silahlar üzerinden kimi zaman bu silahlar gösterilerek kimi zaman ise gizlenerek yapılan faaliyetler bir tür siyasi propaganda malzemesi olarak kullanılmaktadır.”
Daha otuz altıncı sayfadayım.
Pes ediyorum.
Sinir hastası olacağım, delireceğim. Yahu bu arkadaşı tanıdığım, yüz yüze görüşmüşlüğüm yok, yayınevinden ve sahibinden bir menfaatim yok. Birçok kişinin güleceği, sana ne diyeceği bir durumdayım ama kabul etmiyorum; en kıymetli servetimi zamanımı güvenerek yayınevine, yayınladığı kitaba verdim. Hayatımızı, sanatımızı, ilkelerimizi kurtarmamız gerek.
Bu hızla gidersem kitabı eleştirmeye değil, baştan sona yeniden yazmaya başlamış olacağım.
Bir kez daha söylüyorum:
Hangi sayfayı açarsanız açın birden fazla problemle karşılaşıyorsunuz. Bunlar münferit değil. “İnsanlık hâli” denilip geçilecek türden değil. Aynı yanlışlar farklı yerlerde tekrar tekrar üretiliyor.
Üstelik yazar, kısa ve kontrollü cümle kurmak yerine sürekli uzun cümlelerle “gösterişli” bir anlatım kurmaya çalışıyor. Fakat o cümleler her seferinde dağılıyor. Cümle yürümüyor, sendeleyip düşüyor; sonra zorla ayağa kaldırılıyor, birkaç adım daha atıyor, tekrar yere çakılıyor.
Bu artık sadece dil problemi değil.
Bu, editoryal denetimin tamamen çökmesidir.
Kendimi bildim bileli okuyan, yazan, edebiyat çevrelerini takip eden biriyim. Nice usta ve amatör metinler, kitaplar, çalışmalar gördüm, nice acemi yazar, talebe yazısı okudum. Fakat yanlışta bu kadar ısrar eden, dili bu kadar hoyrat kullanan ve buna rağmen hiçbir süzgeçten geçmeden yayımlanana gerçekten çok az rastladım, belki de hiç.
Yazar yazmış diyelim.
Peki editör ne yaptı?
Peki yayınevi neyi denetledi?
Bir kişi bile çıkıp “Bu kitap bu hâliyle basılamaz” demedi mi?
Bedava mı basılıyor bu kitaplar?
Yoksa “Nasıl olsa kimse dikkatli okumaz” diye mi düşünüldü?
Kitap bastık diye her şeyin tamamlandığı mı sanıldı?
Üstelik mevzu bahis yayınevi daha önceleri bir değerlendirme kazası geçirmişti, infial uyandıran. Bu nedenle de çok daha dikkatli olmaları gerekmez miydi?
Bu satırları öfkeyle ve üzüntüyle yazıyorum. Çünkü burada başlı başına kötü bir kitap yok. Burada yılların emeğini, yayıncılık ciddiyetini, eleştiri kültürünü, okura duyulan saygıyı aşındıran bir boş vermişlik var. Ya arkası gelirse? Tecrübeli, büyük bir yayınevi, kitapları olan anlı şanlı editör, kitap sitesi yöneten, dergilerin yazı kurullarında yayınlanacak metinlere karar veren, kitap değerlendirme sitesinde yayınlanacak yazılara karar veren yazar böyle yaparsa yapanlar, bak bunlar bile yaptı, ne olmuş demeyecek mi? Tek mesele bu da değil. Eleştiri, iyi ve zayıf eser hususunda yapıcı kaynaklıktır da. Hediye kitaba alıştırılmış kalem olumsuzlukları yazabilir mi. Arka arkaya onlarca kitap çıkıyor, ardından övgünâmeler…
Rahatlamalıyım. Uzatıyorum, üstüne düşüyorum bu yüzden. Bir yayınevi düşünün:
Yıllardır ayakta.
Bir mirası temsil ediyor.
Bunca kitap yayımlamış.
Bunca dergide adı geçmiş.
Ve sonra böyle metinlere mühür vuruyor.
İnsan ister istemez şunu soruyor:
Bir dünya markası üst üste böyle ürünler çıkarsa ona güven devam eder mi?
Bir değil.
İki değil.
Üç değil.
Tekrarlanıp duran bu problem yol kazası diye geçiştirilebilir mi artık?
112 sayfalık Nesnelerin Dünyası için burada durayım.
Başka bir yayınevinden çıkan ve bir Zaman İçinde Mekân’ın yazıcısı muhteremin arkadaşıyla hazırladığı 96 sayfalık Açık Pencere, ilk iki kitap kadar vahim durumda değil. Daha doğrusu diğer yazar yer yer metni toparlıyor. Yine de şu tür örnekler orada da mevcut:
“Şiirin etimolojiisne dair söylemler herkesin katılmasını gerektiren bilgiler. Şiir nedir, sorusu da -malumunuzdur- çağlar boyu sürekli şekilde cevaplanmaktan dolayı eskimiş ve yıpranmış bir sorudur, aynı zamanda da klasikleşmiştir.”
“Bu iki örnek, şairlerin öteli bir kimlik oluşuyla ilgilidir.”
“bütün gün aptal bir koşuşturmaya mahkûm insanlar var artık.”
Fakat açık konuşayım:
Her iki kitabı da satır satır okuyup altlarını çizdim, notlar aldım, sayfaları adeta yamalı bohçaya çevirdim. Fakat insanın bir yerden sonra yazacak mecali de kalmıyor, sabrı da.
Çünkü burada karşılaşılan şey birkaç kusur değil.
Bu, Türkçeye karşı büyük bir özensizliğin kitaplaştırılmış hâlidir.
&&&
Yukarıdaki yazıyı kaleme almama, ilgili kitapları okumama neden olan aşağıdaki yazıyı ‘satırarasıiş’ diye bir X hesabında gördüm. Çok şaşırdım. Merak ettim yukarıda bahsettiğim kitapları sipariş ettim, satın aldım.
Bu yazıyı da aşağıda dikkatinize ve ilginize sunuyorum.
Zaman İçinde Mekân Değil, Cümle İçinde Kargaşa
Sosyoloji çalışmaları mekân, kent, şehir ve edebiyat sosyolojisi üzerine yoğunlaşan, şiirleri, denemeleri, kitap değerlendirmeleri ve eleştirileri birçok dergide yayımlanmaya devam eden tecrübeli bir kalemin şehir üzerine bir kitabını merkeze alacağız bugün. Yazmaya meraklı kalemlere imkân sağlayan büyük bir internet sitesinin genel yayın yönetmeni ve pek çok kitaba imza atmış bir kalemden bahsediyoruz.
Bugünkü yazımızın merkezindeki 192 sayfalık kitap, 2021’de okurla buluşmuş ve TYB Şehir Kitabı Ödülünü almış. Ödüllü bir kitap yani.
Kapağındaki büyük saat yüzüyle; ‘zaman geçer, mekân kalır sanırız, sonra tam tersi yaşanır; mekân geçer, zaman kalır.’ intibaı uyandırıyor. Yazarın çalışmasını tam da bu kaygan zeminde kurduğu görülüyor.
Eserin editör hanesinde de önemli bir ismi görüyoruz. O da saygın, tanınmış, pek çok çalışması olan kuvvetli addedilen bir kalem.
Kısacası künye sakin, iddia yüksek.
Haddizatında kitabın ilk etkisi de buradan başlamakta: “Çalışma gündelik merakla mı ilerleyecek, akademik mesafe mi koyacak, deneme tadı mı taşıyacak?” Henüz ikinci sayfada mekânın yalnızca taş, duvar, caddeden ibaret olmadığı fikri ağır ağır yerleşiyor.
Okuru Yolda Bırakan Bir Şehir Kitabı
Önsözde klâsik bir giriş tavrı yok, daha ziyade eleştiri tonu hakim ve yoklama hissi uyandırıyor. Henry Lefebvre üzerinden mekânın keşif, işgal, değerlendirme süreçleri hatırlatılıyor; boş kalmayan yeryüzü, özel mülkiyetin kuşattığı alanlar, denetim duygusu, özgürlük tartışması… Ardından gündelik hayatın zamanının fotoğraflarda, biblo yüzeylerinde, desenlerde görünür hale gelişi vurgulanıyor. Bu vurgu, eserin odağını beslemekte.
Yazar, mekânla insan ilişkisini süreklilik zaviyesinde ele alırken düz bir sosyoloji mantığı kurmuyor, dilini yer yer anlatıya yaklaştırıyor. Mekânın insanı etkilediğini, insanın mekânı dönüştürdüğünü karşılıklı akışı, kitabın neredeyse her sayfasında yeniden kuruyor. Büyük bir iddiada da bulunuyor: İnsanın serüveni, mekânların serüveniyle iç içe ilerler. İddia neticesinde “Benim hayatım dediğim şey, yaşadığım yerlerin tortusu mu?” sorusunu sormaktan kendimizi alamayız.
Kitabı okuyanlar, kent ve şehir ayrımı üstünden yürüyen tartışmalara girerken, modern hayatın konfor vaat eden yanının nasıl bir bağımlılık düzeni kurduğunu da görmeye başlamıştır kanaatindeyim. Zira mekân sadece romantik bir hatıra deposu gibi tutulmuyor; mekânın ekonomik düzenle, tüketimle, baskıyla, zorlamayla temas ettiği yerleri özellikle yoklanıyor.
İçindekiler kısmındaki onca başlıktan kitabın geniş bir dolaşma isteğinin sezildiğinin altını çizmem de zaruri.
“Anlamın Yitirilmesi Mekânın İncitilmesi” başlığı altında anlatılanlar, daha sonra “İnsan, Mekân ve Duygu”ya bağlanıyor; bu bağ, metnin genel ritmini belirliyor. Kentte yaşayan insanın duyguları nasıl biçimleniyor, duygular mekâna nasıl tutunuyor, mekânın değişimi duygu dünyasını nasıl geriyor? Ardından “Kapitalist Evrede Mekân ve Mekânın Anlamının İncitilmesi” marifetiyle meseleye yaklaşım sertleşmeye başlıyor.
Kitabın güzergâhı yalnızca kavramlar üzerinden ilerlemiyor; şehirler, imgeler, kültür parçaları, köprüler, defterler, kokular, sanatçılar metnin içine giriyor. Örneğin; “Karakterli Şehirler ve Ütopik Kentler”de, şehirlerin mizacından söz eden bir bakışla karşılaşıyoruz: Her şehir aynı dilde konuşmaz; bazısı susar, bazısı bağırır, bazısı fısıldar. “Medeniyeyi Yıkan Kent” ise, bir yıkım hikâyesi taşıdığı kadar uyarı hissi de taşımaktadır: Medeniyet sadece bina sayısıyla mı ölçülür yoksa insanın mekânla kurduğu incelikli ilişkiyle mi?
“Tüketilmiş Modernlik, Profanlaşma ve Mekândışlık”ta modernliğin yorduğu insan portresi belirginleşir.
“Amadeo Preziosi’nin Tuvalinden Yansıyan İstanbul” ve “Çininin ve Anadolu’nun Beylerbeyliği: Kütahya” gibi duraklar, eserin sadece eleştiri üretmekle kalmadığını gösterir. Mekânın estetik boyutu, zanaat hafızası, kültür sürekliliği de sayfalara siner.
“Şehre Anlam Katanlar: Sanatçılar” ile “Saati Durmuş Bir Muvakkithane”de zaman ve mekân teması yeniden sıkılaşır; saat durur, hayat durmaz; yine de duran saatin çevresinde bir medeniyet dili duyulur.
“Tanpınar’da Şehir ve Kadın” başlığı ise okura başka bir kapı açar: Şehir, edebiyatla nasıl kurulur, kadın imgesi şehir algısını nasıl değiştirir, Tanpınar’ın ritmi hangi sokakta yankılanır?
Okumaya devam ettikçe soru ağının daha da genişlediğine şahitlik ederiz. “Mekânını Güzelleştir” gibi kısa çağrı taşıyan bir başlıktan “Medeniyetin Nüvesi Medine”ye geçiş, şehir fikrinin tarihsel köklerini yoklar. “Şehre Vurgu ve Hippodamos’un Kent Kurgusu” ile plân, düzen, rasyonalite hattı görünür olur; kent yalnız kendiliğinden büyüyen bir canlı mı, yoksa tasarımın, iktidarın, disiplinin ürünü mü? “Merkez-Taşranın Nesi, Taşralı Merkezin Neresinde” sorusu, Türk okurunun zihninde zaten açık duran bir yarayı kaşır. Merkez ile taşra, yalnızca coğrafya mı, yoksa dil, haysiyet, görünürlük meselesi mi? “Barbarların Kent İstilası” ifadesi bir tarih çağrışımı taşırken, bugünün kent deneyimine de göz kırpar: İstila kılıcın ucunda mı gelir, yoksa ekranın, reklâmın, rantın ucunda mı? “Bahçe Kurma Düşüncesinin Dayanılmaz Güzelliği” gibi bir durak, nefes aldırır; bahçe, modern şehirde bir direniş biçimine dönüşür. Ardından “Işığa Tutulmuş Vebalı Bir Flanör” başlığıyla kentte dolaşmanın romantizmi ile kentte dolaşmanın yorgunluğu aynı anda görünür olur. “Kahve ve Kahvehane Üzerinden Sosyoloji Yapmak” ile “Kapılar Üzerine Birkaç Tik” gibi metinler, gündeliğin küçük nesnelerinden büyük anlamlar çıkarma çabasını sürdürür: Kahvehanenin sesi niçin sosyoloji verir, kapının eşiği niçin iç düzeni kurar?
Çalışmanın sonlarına doğru düşüncelerin daha da sertleştiğini, ruh halinin karardığını müşahede ederiz. “Kenti Kuşatan Nefret İnsana İnsanı Unutturduğunda”, “Kentsel Ritim Bozuklukları”, “Yalnızlığı Sömürülen İnsan”, “Şehir Neresidir? İnsan Nerededir?”
Bu başlıkların her biri, adeta yoklama mesabesindedir. “Şehir, insana yurt mu olur, yoksa insana yük mü olur? Kentin ritmi bozulduğunda yalnız trafik aksar sanırız; oysa ruh ritmi de aksar. İnsan, kalabalık içinde savrulurken yalnızlığını bile piyasaya açar; “yalnızlık sömürüsü” bu noktada anlam kazanır. Bu bölümde yazar, okura sürekli küçük sorular uzatır: Gün içinde kaç kere mekânın seni ittiğini hissettin, kaç kere mekânın seni çektiğini fark ettin, kaç kere sırf “oraya ait olmak” için tüketmeye yöneldin?
“Yozlaşma ve Yalnızlaşma Girdabına Sürüklenen İnsan Üzerine Bir Deneme”, “Kent, Acımasızlığın Yurdudur”, “Tuhaf Zamanlarda Mekâna Kaçan İnsan”. Bu üçlü yazı, kitabın modern hayat eleştirisini toplar hüviyettedir.
“Süheyl Ünver’in Kütahya Defterleri”, “Şehir Kokularının Peşinde Bir Seyyah”, “Yarasını İnsanın Kalbine Saklayan Şehirler” gibi okumalar kokunun, defterin, seyyah bakışının niçin önemli olduğunu anlatır. Mekân, yalnızca gözle görülmez, koku ile, ses ile, alışkanlık ile duyulur. Kokuların peşine düşmek, şehirle başka türlü bağ kurmaktır. Yaranın kalpte saklanması ise şehirlerin travma taşıyan hafızasına işaret eder.
“Mekânın Zorla Değişimi Yahut Tahakkümü: Endülüs”, tarihî bir örnek üzerinden ‘zor’un tahakkümünün mekâna nasıl işlendiğini düşündürür. “İlber Ortaylı Seyahatnamesi”, “Şehir Kitaplığı: Aynalıkavak Yazıları” gibi duraklar, okuma kültürüyle şehir kültürünü buluşturur. “Coğrafyanın Önemine Dair: Kader Yahut Hiçlik” başlığı, coğrafyanın sadece zemin olmadığı fikrini tazeler. “Castells’in Kent’ine Kısa Bir Bakış” ile kuramsal bir kapı aralanır, ardından “Evden ve Şehirden Bahsetmek” ile daha mahrem bir yere yaslanır yazar: “Ev, şehir karşısında neyi temsil eder, evin dili ile sokağın dili hangi noktada çatışır?”
Kitap, geniş bir alanı dolaşırken ve okurunu da kendine eşlik ettirirken temel bir iddiadan da vazgeçmez: Mekân, insanın duygu haritasını üretir; insan, mekânın anlam haritasını bozar ya da onarır. Satır aralarında modern hayatın mekânı hızla tüketirken insanı da hızla tükettiği anlaşılır. Yine de çalışma, bütünüyle umutsuz bir yerden konuşmaz. Bahçe fikrine dönmesi, sanatçıların şehre mânâ kattığını hatırlatması, muvakkithaneye uğrayıp zamanı düşünmesi, Kütahya üzerinden zanaat ve hafıza yoklaması, hep aynı hakikate işaret etmektedir: Mekânın anlamı, geri çağrılabilir. Bunun için şehirle kavga etmek ve/veya barışmak da gerekir.

Eser, okuru bu tür sorularla kendine ortak ediyor demiştik. Kimi sayfalarda sosyoloji tonu ağır basarken, kimi sayfalarda deneme tadı öne çıkıyor, kimi yerde şehir yazısı geleneğiyle konuşuyor. Bu çeşitlilik, metnin temposunu da ziyadesiyle diri tutuyor. Okur, bir anda Drina Köprüsü’nün tarihî ağırlığına bakarken, bir başka anda kahvehane sosyolojisine geçiyor, sonra bir muvakkithanede duran saatle yüzleşiyor, ardından merkez-taşra meselesine dönüyor. Bu geçişler, şehir deneyimine benzemektedir: Aynı gün içinde eski bir sokağın gölgesinden geçip neon ışıklı bir caddeye savrulmak gibi.
Kitabın belki de en güçlü yanı burada yatıyor; şehir tek bir duygudan nasıl oluşmazsa, bu metin de tek bir tondan oluşmuyor. Okura, “Benim şehirle ilişkim nereden yaralı, nereden sağlıklı?” sorusunu sordurarak kapanıyor. Yazımın devamında bizi başka bir eşik bekliyor; şimdilik eşik taşının üstünde durup yalnızca şu cümleyi akılda tutmak yetiyor: Mekânın hikâyesi, insanın hikâyesinden ayrı okunamaz.
Şehir Üzerine Bir Kitap, Cümle Üzerine Büyük Felâket
“Mekânın hikâyesi, insanın hikâyesinden ayrı okunamaz” cümlesiyle eşikte durup geriye bakınca, insanın içini iki ayrı duygu kaplamaktadır: Bir yanda niyet, dolaşma iştahı, şehirle kavga eden zihin; öte yanda bu niyeti, bu iştahı, bu iddiayı daha ilk sayfalardan itibaren yara bere içinde bırakan dil hâli. Burada mesele küçük sürçmeler, arada kaçan virgüller, baskı hatası diye geçiştirilecek ufak tefek aksaklıklar değildir, öyle olsa nazar boncuğu der geçeriz. Kitabın omurgasını taşıması gereken cümleler, daha yola çıkar çıkmaz sendeleyince okurun elinde düşünce değil, parçalanmış bir ses kalıyor. Böyle bir kitap, bu kadar “sağlam künye”yle okura nasıl sunulur; asıl soru burada duruyor.
İddialı bir yayınevi, editörü adı sanı bilindik bir isim, yazarın akademik birikimi, uzun yıllardır yazı kuran bir meslek hafızası, üstelik şehir ve mekân üzerine düşünmeyi meslek edinmiş ehil görünen bir hasıla… Bütün bunlar yan yana gelince okur, kitabın en azından cümle düzeyinde bir emniyet taşımasını bekler, ki haklıdır.
Yazı, okurla konuşurken dili kirletmez, cümle kurarken kendini yadırgatmaz, fikrini taşırken kendi ayağına çelme takmaz. Beklenti budur. Buradaysa okurun karşısına çıkan manzara, emniyet değil; sarsıntı!.. Üstelik tek tük değil, sayfa sayfa, tema tema. O kadar ki, kitaba başlarken kurulan o ciddi atmosfer, daha sonra kendi kendini sabote eden bir metin gerçeğine dönüşüyor.
Bir Kitabın Editoryal Çöküş Hikâyesi
Bunu daha sert söylemek gerekiyor belki de: Böyle bir şeyin basılmış olması bile başlı başına bir ayıp, en hafif tabirle. Çünkü okur sadece içerikle satın almıyor, editoryal sorumlulukla satın alıyor. “Yayınevi seçmiştir, okumuştur, tartmıştır, düzeltmiştir” güveniyle kitabı satın alıyor. Bu güven, sıradan bir kibarlık anlaşması değil! Yayıncılığın karakteri orada başlar.
Metin, düşünceyi taşıyan tek araçtır. Araç kırık dökükse düşünce ne kadar haklı olursa olsun, okura varamaz. Okur yolda kalır. Yolda bırakılan okur, bir sonraki kitaba zaten daha baştan kuşkuyla yaklaşır. Bu yüzden burada yalnızca yazarın acemiliği konuşulmaz; yayınevinin, editörün, redaksiyonun, son okumanın kolektif ihmali konuşulur.
İşin daha can yakıcı bir başka tarafı şu: Kitap, başlıklarıyla, duraklarıyla, çağrışımlarıyla aslında okurda bir merak alanı açıyor. Köprüler, kokular, defterler, kahvehane, şehir ritmi, yalnızlık… Malzeme güçlü. Okur bu malzemeden iyi bir eser bekliyor. Sonra cümlelerin ortasında bir anda dilin düşürüldüğünü görüyor. “İnsan tüketim kültürünün trenine bindiği zaman…” diye açılan bir cümle, nereye gittiğini bilmeden dağılıyor. “İnsanlar penceresine düşen aydınlık kadar hayal hanesine duygular şehri…” gibi bir ifade, düşünce üretmiyor; düşünceyi boğuyor. Okur metne değil, metnin niye böyle kurulduğuna bakmaya başlıyor. Bir kitap için okuru konuya değil, yazının sakatlığına kilitlemek en ağır sonuç değil de nedir?
Üstelik mesele yalnızca “anlatım bozukluğu” etiketiyle geçiştirilecek düzeyde kalmıyor; metnin içinde tekrar tekrar karşımıza çıkan bir gevşeklik var. Aynı giriş kalıpları, aynı genel laflar, aynı büyük sözler dönüp dolaşıp yeniden kuruluyor. Drina Köprüsü, Mostar Köprüsü diye iki ayrı başlık açılıyor, sonra girişlerde köprünün “ne”liği, “neye yaradığı” aynı tonla yeniden anlatılıyor. Okur bu tekrarın arkasında bir plân arıyor, bulduğu şey çoğu kez dağınık bir kopyalama hissi. Bu hissin yayınevinden geçmiş olması, insanın aklını daha da kurcalıyor: Kim okudu bu metni, hangi göz/ler/den geçti, hangi masada “tamam!” denildi?
Dahası var. Yazılarda öyle cümleler mevcut ki, okurun zihninde sadece şaşkınlık bırakıyor, başka bir şey değil. “İnsan ve mekân ilişkisi incelendiğinde ilk dönemlerden şimdiye kadar bir bütünlük arz ederek bugünlere kadar ilerleyerek gelmiştir” tarzı bir cümle, sanki yürümeye çalışan bir yük hayvanı; bir yandan “bütünlük”, bir yandan “ilerleyerek gelmek”, üst üste yığılmış fiiller, düşünceyi taşımıyor, düşünceyi eziyor. “En azından zamanın donduruculuğu karşısında saatleri bozulmuş bu mekânları ziyaret ederek, bir kerecik bile olsa saatimize bakarak…” diye uzayıp giden söz, okuru bir yerde nefessiz bırakıyor. “Edebiyatımızda ismi büyük harflerle yazılı belli başlı yazarlarımız/şairlerimiz vardır. Önemle üzerinde durulması gerekli, kilometre taşı olmuş…” diye başlayan cümleler, içerik taşıyor sanılıyor; oysa klişe ve yamalı bir söyleyişle okurun karşısına çıkıyor. Bu tür örnekler çoğaldıkça metnin taşıyıcılığı iyice kırılıyor.
Şu da var: Kitap, zaman zaman kendini “bilgi” diye sunuyor, sonra cümlenin içi boşalıyor. “Bir yerin kent olabilmesinin niceliksel durumunu belirleyen ilk kriter büyüklüktür” gibi kesin hükümlü bir söyleyişle geçip gidiyor. “2020 yılını yaşayan dünyalılar olarak bizler, büyük bir belâya uğramış olarak…” diye açılan bir cümle, düşünceyi olgunlaştırmadan dramatik bir pozla kapanıyor. “İspanyollar, Katolikliği hayatlarına yoğun olarak dahil etmiş…” diye genelleyici, iddialı, kaba bir ifade, metnin içine sanki rastgele atılmış bir taş gibi düşüyor. Okur burada dili de, zihnî disiplini de sorguluyor. Neden mi? Çünkü cümle bozukluğu bir noktada “düşünce bozukluğu” şüphesi doğurur. Metnin hakkını yiyen de budur: İyi bir fikir, kötü cümlelerin altında sıradanlaşır.
Şimdi yeniden dönüp o parlak künye gerçeğine bakmak icap eder. Bu kitap, iddialı bir markanın altında çıkıyor. Editör hanesinde sıradan bir isim yok. Yazarın meslekî ağırlığı, yayın dünyasındaki görünürlüğü, akademik zemini var. Bu yüzden ortaya çıkan sonuç daha ağır! Okur, “tecrübe” sözcüğünün karşılığını metinde arar. Tecrübe, konu seçmek, cümleye hakim olmak, anlatıyı kurmak, paragrafı taşımak, tekrarın dozunu ayarlamak; kelimenin yükünü bilmektir. Tecrübe, okurun vaktine saygıdır. Burada okurun vaktine saygı zedeleniyor. Sayfalar ilerledikçe okurun önünde şehir değil, şehir üzerine yazının düzensizliği dikilip kalıyor.
Bir Kitap Bu Hâliyle Nasıl Basılır?
Bu noktada yayınevinin sorumluluğu daha da büyümektedir. Yayıncılık, sadece ve sadece basmak değildir; çalışmaları okura lâyık hale getirmektir. Metnin düşüncesi güçlü olabilir; o düşünceyi okura ulaştıracak dil bakımı yapılmadıysa, yayınevi okurun karşısına tamamlanmamış bir ürün koyar. Bu, bir sektör refleksiyle “nasıl olsa okur alır” rahatlığına dönüşüyorsa, mesele yalnızca bu kitaba ait kalmaz. Yayıncılığın genel hastalığına işaret eder: hız, miktar, vitrin, görünürlük; metnin emeğine ayrılan zamanın kısılması. Okur burada kendini kandırılmış hisseder. “Bu metin bu haliyle baskıya girdiyse, başka neler bu halde giriyor?” sorusu istemeden gelir.
Sert konuşmak gerekiyor, çünkü nazik konuşunca bu tür ihmaller normalleşiyor. Bu kitap, şehir ve mekân üzerine düşünmeyi amaçlıyor. Şehir, hafıza, duygu, ritim gibi ağır temaları taşıyor. Böyle temalar, dildeki özensizliği daha da görünür kılar. Okur, şehirde yürürken kaldırım taşına takılıp düşer, sonra bir daha yürürken sürekli yere bakar. Kitap da böyle. Cümleye takılan okur, bir daha düşünceye bakamaz, cümlenin ayağına bakar durur. Bu, kitabın kendi niyetine karşı işlenmiş bir haksızlıktır.
Yazımın sonunda kitaptaki yanlışlar listesi geldiğinde, okur bu eleştirinin abartı olmadığını zaten görecek. Burada amacım tek tek düzeltmek sayılmamalı; amaç, bu vahametin nasıl olup da böyle bir yayın sürecinden geçebildiğini kayda geçirmektir; okur, kitapla sadece okuma ilişkisi kurmuyor; yayıncılıkla da ilişki kuruyor. O ilişki güven ister. Güven, dilde başlar. Dil kırılınca, güven de kırılır.
Sonuçta elimizde kalan şey, kendi potansiyelini kendi cümleleriyle zedeleyen bir kitap ve bu zedelenmeyi görmeyen ya da görüp önemsemeyen bir yayın mekanizması. İşte asıl ayıp burada…
Şehirleri, mekânı, hafızayı anlatmaya çalışan bir kitap, önce kendi metninin mekânını temiz tutmalıydı. Temiz tutmadı. Bunun hesabı, sadece yazara değil, o metni okura teslim eden editöre, yayınevine; herkesedir.
Şehri Kurtaran Fikirler, Metni Batıran Cümleler
Şimdi kitaptan sıra gözeterek yanlışlardan bazılarını bir arada veriyorum. Belki de öğretmenleri yanlış yazım noktalama anlama ve anlatım örnekleri bulma zahmetinden kurtarmış olurum.
&&&
İçerisinde bulunduğumuz dünyanın…
… sürekli biriktirme güdüsüne sahip olduğu için görünürde olmasa da içerisinde büyük yanlışlıklar dahi mevcuttur.
… insanın yalnızlığının tüketim yapması buyrularak giderilmesi emredilir. İnsan tüketim kültürünün trenine bindiği zaman…
Mekânın o kendine getirici havasını bozdu.
… içerisine doğduğu mekân…
Bir kentin esas itibariyle ne gibi teşekküllerden ortaya çıktığı…
… insanlar penceresine düşen aydınlık kadar hayal hanesine duygular şehri…
… mücadele içerisindedir.
… belirtmiş olduğu biçimde…
Kapitalizm kişileri mekân almak için mecburiyet duygusu içerisine sokarken …
… es geçilmemesi gerekli olan kavramlardan biridir.
Türkiye’deki modernleşme serüvenini izlemek için onu tarihsel bir zemine yatırmakla mümkündür.
Doğulu olan toplum görüntüsel olarak Batılı bir hale bürünme trajikliğini yaşamıştır.
… bir ideoloji olarak ortaya konulmaya çabalansa bile…
Hazzı tüm hayatının temeli…
Bu karşılıklı bir etkileşim içerir.
… devamını sağlayan temel edinimdir.
Farklı özellikler şehri şehir yapan ve diğer şehirlerden ayıran temel unsurlardır.
Bir mimar olan ayrıca şehircilik konusunda gelenekten beslenen bir düşünceye sahip olan…
Kapitalizm kendini sürekli yenileyen bir organizma gibi, kendine yeni hayat alanları arayarak kendini hayatta tutmaktadır.
İnsanların şehirlere sürüklenerek nüfus oranlarını arttırması…
İnsanoğlu kendisine yurt edindiği yerde…
Geçmişten günümüze insanlığın yaşamış olduğu mekânlar…
Bu vurgu bu yerleşim yerlerinin geçirmiş olduğu değişim ile açıklanabilmektedir.
Karakterli şehirlerin artık yapay kentlere dönüşme süreci insanlığın bir tür dönüştürme faaliyetinin neticesindedir.
Taşçı’nın belirtmiş olduğu gibi….
… enlemsel bölünmenin…
Her insan bunun için, çok kimselerin bir araya gelmesine muhtaçtır.
More göre (Ütopya’nın yazarı kastdediliyor)
Her aile iki yıl boyunca kırsal kesimde kalarak yoğun olarak çiftçilik yaparak ülke ekonomisine katkı sağlamaktadır.
Her kent birbirine bağlı fakat birbirinden de ayrıdır.
Şehrin sunmuş olduğu hareketleniş ve etkileşim neticesinde insan değişmeye uğrar.
Medeniyet, şehirlerin dünden biriktirmeye başladığı ve bugün haykırdığı tüm şeydir.
Yazım hayatına şiirle başlayan Andriç….
Köprü inşaatı zor ve sıkıntılı günler sonucu büyük emekler verilerek yapılmıştır.
Günümüzde insanın yaşadığı mekânlar genellikle kurgusal yapılarla donatılmıştır.
İnsan ve mekân ilişkisi incelendiğinde ilk dönemlerden şimdiye kadar bir bütünlük arz ederek bugünlere kadar ilerleyerek gelmiştir.
Bu süreç içerisinde…
Ortalama olarak 4 gün fırınlandıktan sonra…
Bugüne kadar 46 farklı ülkede sergi açan….
Zaman ile yoğun bir temas içinde bulunan insanlar…
Geçmiş suyun suya benzediği kadar birbirine benziyorsa….
En azından zamanın donduruculuğu karşısında saatleri bozulmuş bu mekânları ziyaret ederek, bir kerecik bile olsa saatimize bakarak, anlamlarına uygun kullanılmalarına vesile olabiliriz.
Edebiyatımızda ismi büyük harflerle yazılı belli başlı yazarlarımız/şairlerimiz vardır. Önemle üzerinde durulması gerekli , kilometre taşı olmuş ve edebiyatımızda olmazsa olmazı olmuş bu isimler sürekli araştırılmaya değer görülmüş yoğun çalışmalarla eserleri, hayatı ortaya koydukları ile ince elenip sık dokunmuştur.
Mekânın bir ruhu olduğunu ve bu ruhun insanların üzerine etki ettiği su götürmez bir gerçekliktir.
Bugün mekânlar kapitalizmin saç ayaklarından biri olan endüstriyalizm ile bir saldırı altındadır.
Tüm mekânsal unsurlar, çeşitli biçimde incelendiğinde elde edilen veriler birçok yönden değerlendirilebilir.
Kahve içmek için bir mekân, bir seremoni arayan içeceklerin başında gelir.
Toplumsal olarak kabul gören bir uyarıcı niteliğinde olan kahve, dünyada girift biçimde endüstrinin malı olmuş….
Bağımlı insan, her şeyin makinalardan alındığını düşünen bir neslin ilk varyasyonu.
Bir yerin kent olabilmesinin niceliksel durumunu belirleyen ilk kriter “büyüklüktür”.
Şehri bünyâd ederken reaya kalbini âbâd etmek
İçimizde muhteşem yalnızlıklar içerisinde dönenip duruyoruz……….
Her yazılan eserde…
… kentler içerisinde barındırdığı farklı unsurlarla bir aradalığı yansıtmaktadır.
Her şeyin değişkenlik gösterdiği günümüzde toplumun da değişmesi kaçınılmaz olmuştur.
Binlerce seçenek içerisinde, vaktini nereye yönlendireceğini bilemeyen insan, vaktini tayin etmekle mükellef olduğunun farkına vardığında tam bir şehirli olabilir.
Yalnızlığın boş zaman olarak değerlendirilmesi bütün eğlence sektörünün temel dayanak noktasıdır.
Yüzyıllık süreç içerisinde insanlık büyük atılımlara imza atarak yüzyıllık ilerlemeleri artık on, on beş yıla indirgemiş durumdadır.
Herkes artık hangi kitabı evimize dahil ettiğimizi bildi, kitaplık düzenine göre yargılanmalar başlandı, düzenli ve parıldayan bir görünümde ise bu kitapların bir süs amaçlı olduğu, dağınık ve soluk ise bu kitaplarla sıkı bir temasın olduğu anlamlarına yönlendirmeler başladı.
İspanyollar, Katolikliği hayatlarına yoğun olarak dahil etmiş ve bunun üzerine bir kimlik kurgusu içerisine girmiş Avrupalı bir millettir.
Bana göre bütünleştiği kitapların başında da seyahatnameler gelmektedir.
İnsanlığın okuma serüveni ve bilgilenme serüveni salt yazılı metinler üzerinden olmamış…
Çevresel koşullar ve iklimsel etki fizyolojik ve psikolojik durumumuzu etkilemektedir.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.