Yekta Özdem
Saatler, Kitaplar ve Ölüler- 2. Bölüm
Geç Kalanların Başlangıcı
“Saatler, Kitaplar ve Ölüler-2” romanının ilk bölümünde ne oldu?
Ali Asaf, orta hâlli bir mahallenin içinde yaşayan, edebiyatı bir süs ya da alışkanlık değil, hakikate ulaşmanın yolu olarak gören bir karakterdir. İnsanlardan çok kitapları dinlemesi, onu çevresinde tuhaf ve belirsiz bir yere yerleştirir. İç dünyasında birbiriyle çatışan sesler taşır; biri kelimenin ahlâkını arayan titiz bir bilinç, diğeri hayatın kirli gerçeklerini görmüş daha sert bir bakış, üçüncüsü ise ölü yazarlarla bağ kuran, zamandan kopmuş bir duyarlılıktır. Bu iç çatışma, onun hem hayata hem insanlara yaklaşımını belirler.
Mahalle, Ali Asaf’ın gözünde bir tür edebiyat laboratuvarına dönüşür. Gösteriş meraklısı sözde şairler, kitapları vitrin gibi kullananlar, koleksiyoncu zihniyetle okumanın önüne geçenler, sessiz ve derin okurlar, fark edilmeden yaşayan bilge tipler… Her biri edebiyatla kurulan ilişkinin farklı yüzünü temsil eder. Ali Asaf, bu dağınık insan manzarası içinde sahici bir edebiyat çevresi kurma arzusunu büyütür; kelimenin ciddiye alındığı bir topluluk arar.
Fakat bölüm ilerledikçe gerçeklik çatlamaya başlar. Eski kitaplar arasında beliren tuhaf notlar, kimliği belirsiz mektuplar, geçmişten sızan izler ve özellikle Nihat Suavi’nin yarım bıraktığı cümleler, Ali Asaf’ın dünyasında görünmeyen bir kapının aralandığını hissettirir. Edebiyat, artık yalnızca okunan bir şey olmaktan çıkar; yaşayanlarla ölüler arasında bir geçide dönüşür.
Bölümün kırılma noktası, Ali Asaf’ın adına yazılmış gizemli bir davetle gelir: ölmüş bir saatçinin dükkânının üst katına çağrılır. Günler süren tereddüdün ardından belirtilen saatte oraya gider. Kapıyı araladığında içeride farklı zamanların iç içe geçtiği, saat sesleriyle dolu, loş bir mekân ve kim olduğu belirsiz insanlar vardır. Onu karşılayan cümle, romanın ana gerilimini açık eder: “Ölüler sizden önce geldi.”
Böylece ilk bölüm, Ali Asaf’ın sıradan görünen hayatını, edebiyatın karanlık ve metafizik bir düzleme açılan kapısına taşır; okuru, gerçek ile hayalin, yaşayanlarla ölülerin iç içe geçeceği daha derin bir yolculuğun eşiğinde bırakır.
2.BÖLÜM: Geç Kalanların Başlangıcı
Perşembe gecesi, mahalle her zamanki gibi görünüyordu; her zamanki gibi olmayan tek şey, Ali Asaf’ın yürüyüşünün içindeki ağırlıktı. Aynı sokak, aynı lambalar, aynı kapı önleri… Yine de adımlarının yere değdiği yer değişmiş gibiydi. Sanki asfalt ince bir zar, altı başka bir zamana açılıyor. İnsan bazı geceler, yaşadığı yerin üstünde değil de içinde yürüdüğünü hisseder. O gece öyleydi.
Saatçi Avni’nin dükkânına yaklaştıkça içindeki sesler susmadı, tersine sıraya girdi. Biri, “Gitme,” diyordu, ağır ve ölçülü. Öteki, “Gecikiyorsun,” diye acele ettiriyordu. Üçüncü ses konuşmuyordu, yalnızca bekliyordu.
Bekleyen ses, insanı en çok yoran sestir.
Dükkânın kepengi yarıya kadar inikti. Üst katın penceresi karanlıktı. Kapının yanında, yıllardır yerinden oynamamış gibi duran duvar saati, çalışmıyor görünmesine rağmen içten içe tıkırdıyor hissi veriyordu. Ali Asaf kapıya yaklaştı, eli tokmağa değdi, çekti. İçeri girme fikriyle geri dönme arzusu arasında bir an kaldı. İnsan, kendi hayatına gireceği anları çoğu zaman böyle eşikte karşılar.
Kapı, beklenmedik bir kolaylıkla aralandı.
İçerisi, kapalı kalmış yerlerin kokusunu taşıyordu: eski yağ, metal, nem, toz ve zamanın kendine mahsus keskinliği. Alt kat boştu. Tezgâhın üzerinde dağınık parçalar, yarım kalmış bir tamirin izleri, sararmış bir defter… Hepsi yerli yerinde, sahibi az önce çıkmış gibi. Oysa bu dükkânın sahibi toprağın altında iki yılını tamamlamıştı.
Ali Asaf merdivenlere yöneldi. Ahşap basamaklar, her adımda geçmişin hafif bir sızıyla inlediği türdendi. Yukarı çıkarken kendi nefesini dinledi. Nefes, insanın en eski tanığıdır.
Kapı aralıktı.
İçeri adım attığında ilk dikkatini çeken şey ışık oldu. Işık vardı; kaynağı görünmüyordu. Ne ampul ne lamba. Odanın ortasında bir masa, masanın üstünde birkaç kitap, bir defter, bir de eski tip bir saat. Saatin ibresi dokuzu beş geçeyi gösteriyordu. İbreler titremiyordu; sanki zamanı işaret etmekten vazgeçmiş, yalnızca bir anı tutuyordu.
Masada bir adam oturuyordu.
Adamın yaşı ilk bakışta anlaşılmıyordu. Yüzünde yaş yoktu, zamana ait izler vardı. İnce, uzun, kemikli bir yüz; gözleri, bir şeyi görüp geçmeyen, gördüğünü bir yere kaydeden gözler. Üzerinde eski kesim bir ceket, masaya bırakılmış bir kalem. Ali Asaf içeri girince başını kaldırdı.
“Geç kaldın,” dedi.
Ses, odanın içinden gelmiyordu yalnızca; Ali Asaf’ın zihninde de yankı buldu. Bu tür sesler, insanın dışından içeri girmez; içeride hazır bekler.
“Ben…” dedi Ali Asaf. Cümlesini tamamlayamadı.
Adam, elini hafifçe kaldırdı. “İzah etmeye çalışma. İzah, çoğu zaman hakikati geciktirir.”
Ali Asaf kapıya yakın bir yerde durdu. Oturması gerektiğini düşündü, oturmadı. Ayağının altında eski bir tahta gıcırdadı. O ses, dış dünyayla bağını bir an için hatırlattı.
“Beni çağıran siz miydiniz?”
Adam, gülümsedi. Gülüşünde sıcaklık yoktu; açıklık vardı. “Seni çağıran, merakın. Biz yalnızca adres verdik.”
“Biz?”
Adam, masadaki kitaplardan birine dokundu. “Okuduğun herkes. Unuttuğunu sandığın herkes. Adını anmadan düşündüğün herkes.”
Ali Asaf, boğazında bir düğüm hissetti. Bu cümlelerin kurduğu alan, alıştığı konuşma düzeninin dışındaydı. Yine de geri çekilmedi.
“Bu bir oyun mu?”
Adam, başını hafifçe yana eğdi. “Oyun, kuralları belli olan şeydir. Sen kuralları bilmiyorsun. Bu yüzden oyun sayılmaz.”
Odanın köşesinde, duvara yaslı birkaç sandalye vardı. Ali Asaf birine oturdu. Oturduğu an, içindeki acele azaldı. İnsan, yerini bulunca düşüncesi de yerini bulur.
“Benden ne istiyorsunuz?”
Adam, bu soruyu bekliyormuş gibi kalemini eline aldı, çevirdi, bıraktı. “Senden bir şey istemiyoruz. Sana bir şey teklif ediyoruz.”
“Ne teklifi?”
“Okuduğun hayatla yaşadığın hayatı ayırmama teklifi.”
Ali Asaf’ın yüzünde kısa bir tereddüt belirdi. “Bu zaten yaptığım şey.”
“Hayır,” dedi adam, sakin. “Sen metinleri ciddiye alıyorsun. Bu başka. Biz metinle yaşantıyı aynı düzleme çağırıyoruz.”
Ali Asaf sustu. Bu cümle, bir kapı gibi önünde duruyordu. Açılırsa neyle karşılaşacağını bilmiyordu.
“Bu… nasıl olacak?”
Adam, masadaki saate baktı. “Zamanla. Zamanın içinden geçerek.”
“Ben zaten zamanın içinden geçiyorum.”
“Geçtiğini sanıyorsun. Çoğu insan zamanın üstünden kayar. İçine giren az.”
Odanın ışığı, fark edilmeden değişti. Gölge yer değiştirdi. Ali Asaf, kendi ellerine baktı; sanki biraz daha belirgin, biraz daha ağırdı.
“Bunun karşılığında?”
Adam, ilk kez duraksadı. Bu duraksama, cümlenin değerini artırdı. “Vefa.”
Ali Asaf başını kaldırdı. “Kime?”
“Okuduklarına. Unuttuklarına. Henüz okumadıklarına.”
“Bu bir… görev mi?”
“Görev kelimesi ağır. Yük diyelim. İnsan bazı yükleri isteyerek alır.”
Ali Asaf içinden geçen bir itirazı bastı. “Peki ya risk?”
Adam, gözlerini sabitledi. “Her sahici şey risk taşır.”
O anda, odanın bir köşesinden hafif bir ses geldi. Bir sayfanın çevrilme sesi. Ali Asaf başını çevirdi. Köşede kimse yoktu. Yine de o ses, boşluktan çıkmış değildi.
Adam, bu kez daha yumuşak konuştu. “Duydun mu?”
Ali Asaf, “Evet,” dedi.
“İşte,” dedi adam. “Başlıyor.”
Ali Asaf’ın içinde bir şey yer değiştirdi. Korku, merak, tanıdık bir huzursuzluk… Hepsi bir araya geldi. Bu tür birleşimler, insanı geri döndürmez; ileri iter.
“Kim var burada?”
Adam, cevabı hemen vermedi. Masadaki defteri açtı, bir sayfayı çevirdi, kalemi eline aldı. “Soru, çoğu zaman cevaptan önce yorulur,” dedi. “Yine de sor.”
Ali Asaf bu cümleye aldırmadan tekrar etti: “Kim var burada?”
Adam, deftere bir kelime yazdı. Defteri Ali Asaf’a doğru çevirdi.
Tek kelime:
“Okur.”
Ali Asaf kağıda baktı. Sonra başını kaldırdı. “Bu… ne demek?”
“Şu demek,” dedi adam. “Okuyan herkes, bir yerde toplanır. Zaman fark etmez. Hayat fark etmez. Okur, metnin içinde yalnız kalmaz. Biz o yalnızlığı kaldırıyoruz.”
“Bu… gerçek mi?”
Adam, bu kez hafifçe güldü. “Gerçek, alıştığın şeyle sınırlı değil.”
O anda, kapının aralığından bir rüzgâr girdi. Odanın içindeki sayfalar hafifçe kıpırdadı. Masadaki saatin ibresi, ilk kez yerinden oynadı. Dokuzu altı geçti.
Ali Asaf, saati gördü. İçinde bir şey hızlandı.
“Ben… gitmeliyim,” dedi.
Adam başını salladı. “Gidebilirsin. Zaten herkes ilk gelişinde gider.”
“Ya sonra?”
“Sonra, geri gelmek isteyip istemediğini anlarsın.”
Ali Asaf ayağa kalktı. Kapıya yöneldi. Elini kapı koluna koydu. Bir an durdu. Arkasını dönmeden sordu:
“Adınız ne?”
Adam, cevap vermedi. Yalnızca şu cümleyi söyledi:
“İsimler, bu işte en az gerekli şeydir.”
Ali Asaf kapıyı açtı, merdivenlere indi. Alt kata geldiğinde dükkânın kokusu yeniden belirginleşti. Kapıyı açıp sokağa çıktığında gece değişmemişti. Sokak aynıydı. Yalnızca kendisi aynı değildi.
Yürürken cebine dokundu. Hiçbir şey yoktu. Yine de bir şey taşıdığını biliyordu.
Eve vardığında saat on bire yaklaşıyordu. Kapıyı açtı, içeri girdi. Annesi mutfakta, babası salonda televizyon karşısındaydı. Her şey yerli yerindeydi. Bu düzen, insana güven verir. Aynı zamanda saklar.
Odana geçti. Lambayı yakmadı. Karanlıkta oturdu. Az önce olanları düşündü. Düşünce, cümle kurmak istemedi. Sadece dolaştı.
Sonra, masanın üstünde bir şey fark etti.
Daha önce orada olmayan bir defter.
Yavaşça yaklaştı. Defteri açtı. İlk sayfada kendi el yazısıyla yazılmış bir cümle vardı:
“Geç kalanların toplantısı başladı.”
Ali Asaf, kalemi eline aldı. Yazıp yazmamayı düşündü.
Kalem, elinde hafifçe titredi.
Ve o an, kapı hafifçe çalındı.
DEVAMI HAFTAYA
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.