Yusuf Alpaslan Özdemir
Ne yapmalı?
Ülkemizde yayıncılık dünyası, son yıllarda parıltılı kitap kapaklarının ve imza günlerinin ardındaki görünmeyen emeğin, yani editörlerin, çevirmenlerin ve düzeltmenlerin isyanıyla çalkalanıyor. Bu tartışmanın sadece Everest veya Kapı Yayınları ile sınırlı olduğunu düşünmeyin, sektörün kronikleşmiş yapısal bir krizinin patlama noktası aslında olanlar.
Süreci son dönemden bugüne, Everest odağına doğru hatırlamamız iyi olacaktır.
Türkiye’de yayıncılıkta emek sömürüsü tartışmaları, özellikle 2020 sonrası Yayıncılık Emekçileri Platformu’nun (YEP) kurulmasıyla görünürlük kazandı. Eskiden "gönül işi" denilerek geçiştirilen düşük ücretler, sigortasız çalışma ve bitmek bilmeyen mesailer; artan enflasyonla birlikte sürdürülemez hale geldi. Metis, İletişim ve Can gibi köklü yayınevlerinde çalışanların sosyal medyada ses yükseltmesiyle "kültürel üretim" maskesi düştü.
Bugünlerde Everest ve Kapı Yayınları'nın (Alfa Grubu bünyesinde) gündeme oturmasının temel sebebi, yayınevinin mutfağındaki isimlerin toplu halde veya peş peşe istifa etmesi ve çalışma koşullarını ifşa etmesidir. Neler mesele derseniz, bunları da başlıklar halinde özetleyeyim…
Düşük Ücret ve Mobbing: İddialar; asgari ücret sınırındaki maaşlar, hafta sonu dahi süren baskıcı çalışma temposu ve editöryal bağımsızlığın kısıtlanması üzerinde yoğunlaşıyor.
Kurumsallaşma Sorunu: Büyük holdinglerin bünyesindeki yayınevlerinin, "kültür üreticisi" gibi değil de "kâr odaklı fabrikalar" gibi yönetilmesi, nitelikli yayıncılığı imkânsız kılan bir ortam yarattı.
İsimsiz Kahramanlar: Okurun sadece yazarın ismini gördüğü kitaplarda; o metni var eden editörlerin "ikame edilebilir" birer dişli gibi görülmesi, bardağı taşıran son damla oldu.
&&&
Tartışma Everest özelinde kalsa da sorun geneldir;
Çevirmenlerin Telif Sorunu: Çevirmenler genellikle kitabın satışından pay almak yerine, "tek seferlik düşük ücretler" ile çalışmaya zorlanıyor.
Stajyer Sömürüsü: "Sektörü öğrenme" bahanesiyle gençlerin bedava ya da sembolik ücretlerle çalıştırılması rutin hale geldi.
Çözüm yolları sadece yayıncılıkta "Adil Tasarım" mümkün mü? Sorusuyla cevaplanabilecek dar kapsamlı değildir.
Krizden çıkış, sadece bir yayınevinin yönetici değiştirmesiyle olmaz; sistemin baştan aşağı revize edilmesi gerekir:
Sendikalaşma ve Dayanışma: Yayın emekçilerinin (editör, grafiker, çevirmen) ortak bir taban fiyat belirlemesi ve sendikal haklarını savunması şart. Güç birliği olmazsa, yayınevleri "sen gidersen başkası gelir" mantığını sürdürecektir.
Şeffaf Telif ve Sözleşme: Standart bir "Tip Sözleşme" modeline geçilmeli. Kitabın mutfağındaki herkesin emeği, kitabın künyesinde hak ettiği ağırlıkla yer almalı ve ekonomik karşılığı (telif payı gibi) netleşmeli.
Okur Bilinci: Okurlar, sadece yazarın değil, kitabın arkasındaki ekibin haklarını koruyan yayınevlerini desteklemeli (Etik Yayıncılık Takibi).
Bağımsız Yayıncılığın Desteklenmesi: Büyük holdinglerin tekelleşmesine karşı, butik ve kolektif yayınevlerinin kooperatifleşme modelleriyle güçlendirilmesi, emek odaklı bir alternatif yaratabilir.
&&&
Yavaş yavaş toparlayayım… Yayıncılık, kutsal bir hobi değil, profesyonel bir iş koludur. Bir kitabın ruhu, onu hazırlayan editörün huzuruyla doğru orantılıdır. Everest ve Kapı Yayınları özelinde yükselen bu sesler, Türkiye’de "beyaz yakalı" görünen ama aslında "kültür işçisi" olan binlerce insanın onur mücadelesidir.
Bu tartışmaların somut bir çalışma tüzüğüne mi yoksa sadece geçici bir sosyal medya tepkisine mi dönüşeceğini görmek ister misiniz?
Yayıncılık dünyasındaki bu çalkantı, basit bir "işçi-işveren uyuşmazlığı" değil, Türkiye’deki kültürel sermayenin el değiştirme ve vahşi ticarileşme sürecinin sancısıdır. Everest ve Kapı Yayınları (Alfa Grubu) odağındaki son gelişmeler, özellikle ofisteki su baskını sonrası çalışanların hayati risk taşıyan, tavanları çökmüş ve elektrik kaçağı tehlikesi olan ortamda çalışmaya zorlandığı iddiaları, bardağı taşıran son damla oldu.
Bu sürecin nereye evrileceğine dair öngörülerimi, sektörün iç dinamiklerini ve güncel verileri harmanlayarak üç ana eksende toplayabilirim:
1. "Butik ve Kolektif" Yayıncılığın Yükselişi
Büyük yayınevi grupları (Alfa, Everest, Kapı gibi) devasa satış rakamlarına ve holdingleşen yapılara sahip olsa da, editöryal prestijlerini hızla kaybediyorlar.
Tahminim; Nitelikli editörlerin, çevirmenlerin ve düzeltmenlerin bu dev yapılardan kopup kendi kolektiflerini veya butik yayınevlerini kurduğunu göreceğiz. Okur nezdinde "Everest logolu kitap" yerine, "mutfağında güvenceli emek olan yayınevi" etiketi bir kalite standardı haline gelecek.
Sonuç; Sermaye büyüklüğü ile entelektüel nitelik arasındaki makas iyice açılacak.
2. "Yazar ve Okur" Boykotlarının Kurumsallaşması
Geçmişte yazarlar bu tür tartışmalarda "kitabım basılsın yeter" diyerek sessiz kalmayı seçiyordu. Ancak güncel durum, yazarları da bir etik yol ayrımına itti.
Tahminim: Prestijli yazarların, emek sömürüsüyle anılan yayınevlerinden teliflerini çekmeye başladığını veya yeni sözleşmelerine "emekçi hakları" maddeleri eklettiğini göreceğiz. Okurlar ise sadece fiyatı değil, kitabın arkasındaki "hijyenik olmayan" çalışma koşullarını da sorgulayan bir denetçiye dönüşecek.
Kritik Gelişim: Sosyal medya üzerinden yürütülen bu ifşalar, yayınevlerini "İyi Niyetten Uzak" gibi savunma açıklamaları yapmaya zorlasa da, bu durumun kurumsal imajda yarattığı hasar artık kalıcı.
3. Dijital ve Uzaktan Emek Sürecinin Yeniden Tanımlanması
Yayıncılık, aslında ofis bağımlılığı en az olan sektörlerden biri. Everest'teki "su baskınına rağmen ofise gel" baskısı, sektördeki eski kafalı yönetim anlayışının bir sembolüdür.
Tahminim: Yayıncılık Emekçileri Platformu (YEP) ve benzeri yapıların baskısıyla, sektörde "Standart Hizmet Sözleşmeleri" ve "Uzaktan Çalışma Protokolleri" zorunlu hale gelebilir. Çevbir gibi yapıların belirlediği taban fiyatların (Örn: sayfa başı 400 TL gibi öneriler) yasal bir zemine oturması için siyasi baskı artacaktır.
Çözüm Nerede?
Bu tartışmalar bir "Yayıncılık Etik Yasası"na dönüşmezse, sektör kendi kendini bitirecek bir beyin göçüyle karşı karşıya kalır. Çözüm; yayınevlerinin sadece kâr-zarar cetvellerine değil, kitap künyesinde adı geçen her bir ismin yaşam standartlarına odaklanmasından geçiyor.
Türkiye yayıncılığı bugün bir "şantiye" gibi yönetilmeye çalışılıyor; oysa kitap bir inşaat malzemesi değil, editör de bir inşaat işçisi değildir. Gelecek, holdinglerin dev binalarında değil, emeğin hakkını veren kolektiflerin bağımsız masalarında şekillenecek.
Bu dönüşümde okur olarak bizlerin en etkili silahı kitap almamak mı, yoksa içeriden değişim için yazarları baskı altına almak mı olmalı? Şeklinde bir soru aklınıza gelmiştir.
Mantıklı ve etkili olan, bu iki yöntemi birleştirip "örgütlü bir tüketici ve okur bilinci" oluşturmaktır. Sadece kitap almamak (boykot) bazen hedefi şaşırtabilir; çünkü satılmayan her kitap, yayınevi sahibinden önce yine o sömürülen editörün veya çevirmenin telifine/primine darbe vurur.
Doğru ve sonuç odaklı strateji şu üç adımda şekillenmeli zannımca:
1. Yazarları "Sorumluluk Almaya" Zorlamak (En Güçlü Silah)
Yayınevi patronları için okur bazen sadece birer sayıdır, ancak yazarlar vitrindir. En sevdiğin yazarın, mutfağında sömürü olan bir yayınevinden kitap çıkarmaya devam etmesi sessiz bir onaydır.
Ne yapılmalı? Yazarlara sosyal medya üzerinden veya imza günlerinde nezaketle şu sorulmalı: "Kitabınızı severek okuyorum ama mutfağındaki editörlerin su baskını altında çalıştırıldığı iddia edilen bir kurumla çalışmanız sizi rahatsız etmiyor mu?"
Yazarlar toplu halde "şartlar düzelmezse dosyamı çekerim" dediği an, yayınevi geri adım atmak zorunda kalır.
2. "Etik Yayıncılık" Sertifikası Talebi
Sektörde şu an bir standart yok. Okur olarak biz, yayınevlerinden şeffaflık talep etmeliyiz.
Mantık: Nasıl ki bugün tekstilde "çocuk işçi çalıştırılmamıştır" ibaresi aranıyorsa, kitap künyelerinde veya yayınevi sitelerinde "Yayıncılık Emekçileri Platformu (YEP) standartlarına uygundur" gibi bir beyan aranmalı.
Okur, bu beyanı vermeyen veya hakkında ağır sömürü iddiaları (Everest/Kapı örneğindeki gibi) kanıtlanan yayınevlerinin "çok satan" listelerindeki kitaplarını değil, bağımsız ve adil yayıncıların kitaplarını öne çıkarmalıdır.
3. Hedefli Boykot ve Alternatifi Destekleme
Körü körüne her kitabı boykot etmek yerine, "Nitelikli Emeğe Destek" kampanyaları yapılmalıdır.
Bir yayınevi sömürüyle anılıyorsa, onun bastığı dünya klasiğini almak yerine; aynı klasiği basan, çevirmenine hakkını veren, editörünü ezmeyen butik/bağımsız bir yayınevinin baskısı tercih edilmeli.
Para akışını "dev" holdinglerden, emeğe değer veren "kolektiflere" kaydırmak, sistemin can damarını kesmektir.
Hasılı ve’l-kelâm; Sadece "kitap almayarak" kenara çekilmek pasif bir eylemdir. Gerçek değişim; yazarı köşeye sıkıştırmak, emeği görünür kılmak ve parayı adil olana akıtmaktır. Kitap, sadece içindeki hikayeyle değil, o hikâyeyi bize ulaştıran elin huzuruyla değer kazanır.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.