Yusuf Alpaslan Özdemir
Yerli zemin, evrensel gerilim: Hamdi Koç’un sınır tanımayan polisiyesi
Meraklısı bilir; Hemington diye ülkemizin giyim kuşam sektöründe nitelikli bir markası vardır. Kaliteli malzeme, hassas ve usta işi ince bir işçilikle Türk erkeğinin vücut yapısına uygun şekilde sunulur. Evet, Columbia markası da iyidir, kalitelidir, niteliklidir ama daha çok Amerikan erkeklerinin beden ölçülerine uygundur. Marka takıntısı ve gösteriş merakıyla alırsınız fakat üzerinizde bir Hemington kıyafeti gibi durmaz, kendini göstermez. En azından ben böyle düşünüyorum. Hemington sahiplerini tanımam, bir yakınlığım, menfaatim yoktur; gider parasını verir, alır, giyerim. Tıpkı Columbia markasına bir husumetim, yaşanmışlığım olmadığı gibi.
Bir edebiyat eleştirisi yazısına neden böyle bir giriş yaptım, nereye varmaya çalışıyorum, anlatayım…
Her toplum, görünmeyen bir haritanın üzerinde yaşar; alışkanlıklarla, tarihî tecrübelerle, inançlarla, korkularla ve beklentilerle çizilmiştir bu harita. Dışarıdan bakınca herkesin yürüdüğü yol aynı gibi görünse de her adım, o topluma özgü bir zemine basar. İşte bu yüzden bir ülkede alkışlanan bir ses, başka bir ülkede yankı bulmaz; bir yerde büyüleyen bir fikir, başka bir yerde havada asılı kalır.
Dünyaca tanınmış bir polisiye yazar düşünelim: Kurduğu gerilim, karakterlerinin zihin kıvrımları, olay örgüsündeki incelikler kendi toplumunun sokaklarından, korkularından ve adalet anlayışından beslenir. Okuyucu o hikâyede bir cinayet yanında, kendi hayatına benzeyen bir düzeni çözer. Fakat aynı metin, başka bir toplumun eline geçtiğinde; o sokaklar yabancı, korkular anlamsız, o adalet hissi eksik kalabilir. Hikâye teknik olarak güçlüyse de ruhunu kaybeder. Unutmamalıyız ki; anlatı, yalnızca kelimelerden değil, o kelimelerin arkasındaki ortak idrakten doğar.
Benzer bir durum maddî dünyada da karşımıza çıkar. Ülkede kalite ve zarafet sembolü hâline gelmiş bir giyim markası, başka bir coğrafyada beklenen karşılığı bulamayabilir. Kumaş aynı kumaştır, dikiş aynı ustalığın ürünüdür; fakat bedenler, zevkler ve hatta ‘yakışma’ algısı değişir. Toplumların estetik ölçüleri, başka aynalarda eğilip bükülüverir.
İnsan yalnızca beden ölçülerinden ibaret değil, beğenisi de kültürü kadar şekillidir.
Daha derine indiğimizde ise meselenin sadece beğeni yahut alışkanlıktan ibaret ölmadığını müşahede ederiz. Bir toplumun düşünme biçimi, bilgiyle kurduğu ilişki de belirleyicidir. Okumayı, araştırmayı, sorgulamayı hayatının merkezine almamış bir topluma en parlak fikirleri sunsanız dahi, o fikirler çoğu zaman karşılık bul-a-maz. Ansiklopedik derinlik, sentez yoğun emek ister; bu emeğin alışkanlık hâline gelmediği yerde bilgi, etkileyici bir ışık olmaktan çıkar, göz kamaştıran ama yaklaştırmayan bir parıltıya dönüşür. İnsan ancak hazır olduğu kadarını alır, mânâ ancak zemin bulduğu yerde kök salar.
Tüm bu örnekler tek bir gerçeğe işaret etmekte: Her fikir, her eser, her ürün bir bağlamın çocuğudur. Kendi toprağında büyür, kendi ikliminde serpilir. Bu bağı kopardığınızda geriye çoğu zaman sadece ve sadece kabuk kalır. O yüzden bir şeyi anlamak, onu sadece görmek değil, doğduğu zemini de kavramaktır. Aksi hâlde elimizde ya eksik bir hayranlık ya da yersiz bir reddediş kalır.
İşte birazdan üzerine eğileceğimiz mesele de insan ile yaşadığı toplum arasındaki görünmez bağın düşünceye, edebiyata ve hayata nasıl yön verdiği hususuna gelip dayanacak… Ve belki de en önemlisi, bir fikrin gerçekten kime, ne zaman ve nasıl ait olabileceği sorusu. Bu soruya verilecek cevap, yalnızca bir kitabı değil, kendimizi anlama biçimimizi de değiştirecek kadar güçlüdür.
Okurun Zihninde Değil, Toplumun Haritasında Yazılan Roman
Hamdi Koç’un Doğan Kitap etiketi altında geçtiğimiz mart ayında okurla buluşan ‘Zarar Vereceksin’in değerini hakkıyla idrak edebilmek adına yazdım bu görece uzun girişi. Jean Christophe Grange, Tess Gerritsen gibi yabancı polisiye yazarların yanında Ahmet Ümit, Celil Oker gibi yerli polisiye kalemler ve kitabın ithaf edildiği Selçuk Altun gibi varlıklı ve entelektüel kahramanları çizme hususunda farklı bir yazar ve özgün bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu belirterek başlayalım yolculuğumuza.
Kitabın arka kapağında şu cümleler yer alıyor: “Çıplak ve Yalnız’ın başkahramanı Mesut Akarsu, amcasının ölümü üzerine bir haftalığına geldiği Ünye’den ‘asırlardır’ geri dönememiştir. Uğradığı silahlı saldırıdan kurtulunca, canına kastedenleri bulup cezalandırmaya karar verir; ölesiye sadık adamları, pahalı silahları ve son model Mercedes’iyle Karadeniz’den Ankara ve İstanbul’a uzanan kanlı bir hesaplaşmaya girişir.
Zarar Vereceksin siyasetin kirli ilişkilerini, insanın çıkarcılığı ile yalnızlığını Hamdi Koç’un iyi bildiğimiz akıcı üslubu, alaycı mizahı ve müthiş diyaloglarıyla anlatan sürükleyici bir intikam hikâyesi…”
Tansiyonu hiç düşmeyen harikulâde kurgusunda Koç, anlattıklarını gerçekçi kılmak için gözünü budaktan esirgemiyor, kelimeler cesur bir şekilde satırlara dökülüyor. Sıradan vatandaşın hayal ve düşünme sınırları içinde değişmez ve katı gerçekler olarak görülen yapıları; misal devletin doktorunun, polisin, emniyet müdürünün ve valinin hâkimiyet silsilesini, davranış biçimlerini ve dahi fazlasını edebiyatımızda eşine az rastlanır bir cesaret ve özgünlükle anlatıyor yazar. Her ne kadar bir roman, yani bir kurgu ürünü okuyor olsak da son tahlilde klişelerin, tabuların çatlatılmaya çalışıldığına, pek çok kalemin dillendirmekten korku ve endişe duyabileceği bir tarzda özgürlükle anlatıldığına şahitlik ediyoruz.
Karakterler de vaka örgüsü gibi sıra dışı çizilmiş. Kötüler de iyiler de, güçlüler de zayıflar da alışageldiğimiz kurgu figürleri çerçevesinde şekillendirilmemiş. Üst seviye polislerin başı, Ahmet Ümit’in Başkomiser Nevzat’ına; suça bulaşmış, birilerinin adamı olma gafletine düşmüş kötü polisler öncekilere benzemiyor. Devletin valisi, emniyet müdürü, polisi, başsavcısı alıştığımız sığlıkta, yüzeysellikte çizilmiyor. Olan bitenler ne denli büyük olursa olsun Hamdi Koç kurguda öyle usta işi ince dokunuşlar yapıyor ki okur bir an bile anlatılanların uzağına düşmüyor, ilgisini yitirmiyor.
Bir yerde kötüyü tam kötü belleyip kin duyarken, birkaç sayfa sonra kötülüğe iten nedenler neticesinde bakışımızı 360 derece döndürüyoruz. Ya da tersinden düşünelim; iyi görünen birinin bir anda maskeli kötülüğün merkezine dönüştüğünü görüyoruz. Okurun tahminlerini çürütecek yapay ters köşe oyunlarına ise hiç yüz vermemiş yazar. Her satırda yerli yerinde, ince ince düşünülüp tartılmış, sahici, mesaj verme ve ters köşe çabasında derinlikten uzaklaşılmamış bir anlatım var. Kurgu da, altyapı hazırlıkları ve süreci de, bunların vardığı fikirler de kusursuz bir polisiye evreni oluşturmuş.
Her yönüyle Türk polisiye okuruna hitap eden çizgi üstü bir roman ‘Zarar Vereceksin’. Abarttığımı düşünmenizi istemem; okursanız bana hak verecek, hatta az bile övmüş diyeceksiniz eminim. Grange’i de Ahmet Ümit’i de aşan bir polisiye yazarla muhatap olduğunuzu iliklerinize kadar hissedeceksiniz.
Hiç mi eleştirilecek durum yok diyeceksiniz; dile, üslûba, yapı unsurlarına, kelime tercihlerine, karakterlerin ve diyalogların sahiciliğine, merak ögesine, akıcılığa baktığımda yok. Evet, yok. Ama Hamdi Koç Bey, Allah ve Rab kelimelerini baştan sona neden baş harfi küçük olacak şekilde yazmayı tercih ettiniz, anlamadım. Biliyorum, sol seküler ve laik camia bu tür durumlarda aksi sesleri ellerindeki kültürel hegemonya ile bastırmayı ustaca başarabiliyor; hatta karşı mahallenin kendi içinde bile birbirleriyle dalga geçilmesine zemin hazırlıyor. Lâkin ben bu ve benzeri tutumları kıyasıya eleştirmekten asla vazgeçmeyeceğim.
Neymiş efendim, düşünceye saygıymış, başkasının sınırlarıymış… Bunlar beni alâkadar etmez, kırmızı çizgimde kesilir. Kendi kutsallarına saygı duyulmasını istiyorsan sen de aynı tavırda olacaksın. Yaratıcı, son hak din İslâm, son hak kitap Kur’an-ı Kerim, son Peygamber Hz. Muhammed (SAV) söz konusu olduğunda bunu tartışmaya dahi açmayacaksın. Ne kadar uzak, ne kadar nefret dolu olursan ol, böyle davranmak zorundasın. Eğer insansan!
Son bölümdeki sözlerimi yalnızca Hamdi Koç için kurmadım; hatta Koç için olan kısmı küçük bir bölümdü. Herkes diğer-ler-inin ne olduğunu biliyor.
Bilenler bildi, anlayan anladı; bilmeyenler de üzerinde düşündü, düşünmediyse düşünecek ve uyacak diyerek yazımı hitama erdireyim.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.