Yusuf Alpaslan Özdemir
Bir ülkenin insanlarıyla imtihanı: “İnsan okudum”
Bir İnsanı Yazmak, Bir Devri Yakalamak
Bizlere tek bir insanı anlatmakla kalmayıp, bir devrin kalp atışlarını da duyuran; dostlukların, kırgınlıkların, vefanın, zihnî akrabalıkların, siyasî savrulmaların, kültürel yalnızlıkların arasından yürüdüğümüz portre yazılarıyla bambaşka âlemlere gideriz. Mustafa Everdi’nin Hece’den çıkan İnsan Okudum’u böyle bir eser.
Everdi emekli olduktan sonra adeta yazı makinesine dönüştü. Art arda yeni kitaplarını okurlarıyla buluşturdu. Geziyor, okuyor, yazıyor, paylaşıyor; bereketli bir emeklilik süreci ve güzel bir yaşlanma. Bu hem kendisi için güzellik, hem de bizler için.
&&&
Bizde müstesna değerler olmasına karşılık onları diri bir dille anlatan, yaşarken hafızaya emanet edecek kalemlerin azlığı düşündürücüdür. Birileri hakkında kuru biyografi yazmanın kolaylığına aldanıyoruz sanırım.
İnsanın karakterini, bulunduğu çevreyi, çağının basıncını, zihnî yönünü, zaaflarını, irtifasını birkaç sayfada sezdirmek zordur. ‘İnsan Okudum’ bu zora talip olmuş. Üstüne üstlük bunu, tanıtım yazısı ile portre yazısı arasındaki farkı okura yeniden hatırlatarak yapmış.
Dil ve üslûptaki hünerini, mizah ve ironi salahiyetini ispatlayan, rüştünü ortaya koyan Everdi’nin maharetleri portre yazımını kuruluktan uzaklaştıracak altyapıya sahip görünüyor.
Bakalım ne derece üstesinden gelmiş, göreceğiz.

&&&
Mustafa Everdi, sunuş yazısında; “Biyografi kitapları sadece bir insanı anlatmaz” derken boş bir cümle kurmuyor, ardından söz konusu kişinin yaşadığı koşulları, içinde bulunduğu ülkeyi, devrin anlayış ve zihniyetini de yansıttığını ekliyor. Portreyi, devrin sosyolojisine açılan bir pencereye dönüştürdüğünü iddia ediyor Everdi ve portrelerini okurken aydının iniş çıkışlarını, çevresini, iç çatışmalarını ülkedeki siyasî ve kültürel dalgalanmalarla birlikte düşündüğünü anlıyoruz; yani her ne kadar İnsan Okudum’daki yazılar tek tek insanlara yazılmış metinler gibi görünse de toplamda bir ‘aydının seyir defteri’ hissi veriyor. Kitabın arka kapak yazısı da buna şahitlik ediyor: “Buradaki metinler bir devrin, bir anlayışın, bir zihniyetin yansıması. Eksik, yarım, zaman zaman önyargılı olsalar da Türkiye kültürel hayatı hakkında önemli ipuçları taşıyorlar. Everdi’nin kendi kusur ihtimalini daha baştan kabul etmesi de kitaba ayrı bir dürüstlük katıyor.”
&&&
Kitap Abdürrahim Karakoç’la açılıyor ve en baştan, “Ozanlar bir milletin sesiydi” cümlesiyle, geçmiş zamanın içindeki sızıyı hemen hissediveriyoruz. Haddizatında “idi” ile biten cümlelilerin çoğunda bir kayıp duygusu vardır. Böylelikle yazar daha ilk yazıda, bir şahsiyeti anlatmakla yetinmeyeceğini, bir eksilişi de kayda geçireceğini sezdiriyor. Bu, tesadüf olabilir mi; kitap boyunca ‘bu ülkenin bazı insanlarının, değerleriyle birlikte unutulmasından dolayı, portre yazısı biraz da buna itiraz için var oluyor.’ hükmünün tekrarlanıp durmasından cevabımız nettir.
Ahmet Cevdet Paşa ile başka bir iklime geçiyoruz. Karakoç’taki samimiyet ve yumuşaklık Paşa’nın portresinde tarih, hukuk, devlet aklı ve medeniyet tartışmasına açılıyor. Everdi’nin Cevdet Paşa’yı “en önemli tarihçimiz” ve “entelektüel hukukçuların zirvesi” olarak nitelendirmesi, tarihî şahsiyetlere bakışını da gösteriyor. Paşa’yı anlatırken geçmişine bakıyor, ayrıca bugüne dönük bir yoksunluk duygusu da kuruyor. Evrensel hukuk inşası, Batı karşısında geri kalmışlık, zihnî ve hukukî seviye gibi meseleler görünür kılınıyor. Neticede yazarın ilk sayfalardan itibaren insan portresiyle fikir yazısı arasındaki çizgiyi bilinçli olarak geçirgen kıldığını müşahede ediyoruz.
Aklıma gelmişken ilk tahlilde şunu da söylemem icap eder: İnsan Okudum, tanınmış büyük isimleri yan yana dizen bir seçkiden ibaret değil; Everdi, yayıncısından hukukçusuna, dergicisinden siyasetçisine, duyulmuş olanla pek duyulmamışı aynı ciddiyetle ele alıyor. Abdürrahim Karakoç, Ahmet Cevdet Paşa, Cemil Meriç, D. Mehmed Doğan, Muhsin Yazıcıoğlu, Nabi Avcı, Nuri Pakdil, Sırrı Süreyya Önder gibi yankı uyandıran/bilindik isimlerin yanında Ahmet Hikmet Ünalmış, Adnan Tekşen, Mehmet Çetin, Mehmet Çağatay Özdemir, Mustafa Aydın, Şükrü Karaca gibi daha sınırlı çevrelerce bilinen isimler yan yana duruyor. Bu çeşitlilik, kitaba hem edebî, hem de sosyolojik bir değer kazandırıyor ve bu geniş yelpaze, Everdi’nin çevre bilgisini, yayın dünyasına nüfuzunu, ince ayrıntıları yakalama maharetini de görünür kılıyor.
Ahmet Hikmet Ünalmış bahsinde yayıncılık ikliminin anlatıldığı kısımlarda; ‘yayıncılığı tarla sürmek, kitap çıkarmayı tohum ekmek gibi gören bir kentli çiftçi sezgisiyle çizme’ hüneri, tek benzetmede emeği, sabrı, hem de ürünün hemen alınmayan, zaman isteyen tabiatı olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici. Yayınevi dünyasını dışarıdan izleyen biri böyle bir teşbih kuramaz; bu incelik içeriden bakış ister.
&&&
Cemil Meriç portresi, kitabın düşünce yoğunluğu yüksek metinlerinden biri ve yazının sonundaki kaynakçanın metnin ciddiyetini ayrı bir yere taşımakta.
Everdi, Cemil Meriç’i anarken, ondan kalan entelektüel gerginliği de taşımaya çalışmış. “Düşüncelerini anlattığı, kitaplarını yazdığı dönemde Cemil Meriç tek başına bütün aydınların macerasını şahsında yaşamanın yorgunluğu içindedir” cümlesi bizde düşünmenin bedelini anlatan isabetli cümlelerdir. Kitapta yer alan buna benzer pek çok hamlede/sıkı cümlede sadece bilgiyle donanmadığımızı, iştiyakla da gönendiğimizi tüm benliğimizle hissediyoruz: İnsanın, hakkında böylesine çarpıcı ve hayati cümleler kurulan isimleri merak etmeye başlamasından daha doğal ne olabilir ve bu da portre yazıcılığının en önemli başarılarından biridir. İyi bir portre, okuru konu aldığı kişiye yaklaştırır; onu yeniden okumaya, anlamaya, hatta peşine düşmeye sevk eder. Everdi de bunu hakkıyla yapıyor.
&&&
D. Mehmed Doğan bölümü, daha özel bir dikkatle ele alınmış, belli, hapishane yoldaşlığı gibi kişisel yaşanmışlıklar yazıya ayrı bir sıcaklık katmış ve dahi, Everdi’nin Doğan’a bakışı, düpedüz methiye kuran kör bir hayranlık değil, yakınlıkla eleştiriyi aynı cümlede tutmaya çalışan daha canlı bir bakış olmuş. Hususen son dönem sosyal medya paylaşımları ve yakın tarihe bakışı üzerinden yapılan eleştiriler, metni cansız bir vefa yazısı olmaktan çıkarmış.
D. Mehmet Doğan hakkındaki portre yazısının en çarpıcı cümlelerden biri olan; “dağınık endişeleri zekâsının manevrasıdır.”; hem zihinsel hareketliliği, hem kararsız gibi görünen yönelişleri, hem de bir düşünce adamının savrulma değil manevra yapan tarafını yakalaması bakımından beni ziyadesiyle etkiledi. Az evvel altını çizdiğim gibi, Everdi’de böyle çizgi dışı pek çok hamle olsa da her karşılaşmada aynı sevinci duymaktan kendimi alamıyorum.
&&&
Fahri Tuna’ya dair portrenin sadece iki sayfa sürmesi, bir eksiklik hissi bıraktı bende. Bugün portre yazarlığı denince akla gelen başarılı isimlerden biri hakkında daha geniş bir yazı beklerdim doğrusu. Özellikle Nabi Avcı portresindeki katmanlı kuruluşu görünce, benzer bir derinliği burada da aramadım değil; İnsan Okudum her yazısında aynı ölçüde açılan bir kitap değil. Bazı portrelerde yoğunluk, bazı portrelerde hız, bazı portrelerde ise anlık parıltılar öne çıkıyor. Bu da kitabın tabiatından geliyor. Hepsi aynı zamanda, aynı ruh haliyle, aynı iç baskıyla yazılmış yazılar değil.
Bundan olabilir mi acaba, ne dersiniz?
&&&
Ercüment Özkan portresindeki Mevlâna detayı, Konyalıları, hemşerilerimi ayrıca yakalayacaktır. Zaten Everdi’de yer yer memleket, şehir, çevre ve zihniyet arasında kurulan bağın portreyi bireysel düzlemde bırakmadığını eminim okurlar da hissedecektir.
Hazır Konya demişken, Mustafa Aydın Hocaya dair, kitabın harareti yüksek, yoğunluklu yerlerine de değinmem gerek. Karakter tahlilini, çalışma ahlâkını, fikir insanının memleketle kurduğu kader birliğini de içinde taşıyan; “Evlidir ama Türkiye ile. Eşi gönül yoldaşıdır. 24 saat Türkiye ile beraber olmaktan yalnız kalmaya, hobi edinmeye hatta dinlenip eğlenmeye zaman bulamaz hiçbir zaman.” şeklindeki ifadede yoğunluğu kuru övgü ile açıklamaya kalkarsak yanılırız; bir insanın yaşama biçiminin tek hamlede nasıl da görünür hale geldiğini görmeliyiz burada. Merak uyandırması da cabası: ‘Kimdir bu adam, nasıl çalışır, neler yazmıştır, nasıl bir enerji taşır?’ diye sormaya başlarız. Everdi’nin Mustafa Aydın için kullandığı “Sosyoloji onunla itibar bölümü haline gelmiştir” cümlesi de aynı etkiden beslenmektedir. Kimilerinin kolayca kullanıp aşındırdığı “en”lerin burada boş durmadığı aşikâr nitekim.
Okurunun bu kitapla elde edecekleri kazançlardan biri de ıskalanan değerleri fark etmeyerek neler kaçırmış olabileceğini, nasıl bir zenginlikten mahrum kalacağını idrak etmek olacaktır; “Bu ülke çocuklarına üvey anne gibi davranıyor” tespitinin Mehmet Çağatay Özdemir örneğinde somutlaştırılması gibi. Liyakatin nasıl görmezden gelindiğinin, sürekli çalışan, hayati konularda tezler üreten insanların büyük rollerden nasıl mahrum bırakıldığının da acısını yaşıyoruz iliklerimize kadar. Neticede, portre yazısı bu noktada bireysel methiye olmaktan çıkıp sistem eleştirisine dönüşüyor ki Everdi’nin dikkatli okurları buna alışıktır, yani sistem eleştirilerine.
&&&
Dergici Mehmet Çetin portresi çerçevesinde aktarılan kültür hayatımızda emeğin karşılığı, telif ahlâkı, metne ve yazara gösterilen dikkat gibi meseleler hâlâ konuşulmayı bekleyen başlıklar olarak dikkat çekiyor ve Everdi’nin yer yer ana izlekten çıkıp bu konulara değinmesi, kitabı yaşayan bir metin haline getirmesi yanında KDY macerasını, telif sitemlerini, kitleye ulaşma hassasiyetini hatırlatıyor.
&&&
Mehmet Ragıp Karcı portresinde dilin büsbütün vefaya büründüğünü görüyoruz ki bu nev’iden satırlar, portre yazısının yasla akrabalığını da hatırlatıyor. Bazı insanların öldükten sonra sadece biyografileriyle değil, haklarında kurulmuş birkaç hakiki cümleyle hayatta kalacağı duygusunu güçlü biçimde hissediyoruz ayrıca.
Muhsin Yazıcıoğlu portresi kitabın sevgi, minnet ve hayranlık duygusunu en yoğun taşıyan bölümlerinden bir diğeridir. Bunda mesafeyi azaltan mektup biçiminin payı büyük elbette. Kişiyi nesne olmaktan çıkarıp ona yeniden ses vermesi hasebiyle portre değil de sanki gecikmiş bir konuşma okuduğumuzu sanırız; Everdi’nin bazı isimlere yaklaşırken doğrudan hitabı tercih etmesi, o yazılara ayrı bir içtenlik katmaktadır.
&&&
Saatçi Musa Çağıl bölümünü tek başına bir zihniyet özeti babında da okumak mümkün. Örneğin; “İslâmcılık bir esnaf hareketidir” cümlesi, fikrî bir çevrenin toplumsal karakterini tek hamlede lâyıkıyla ortaya koymaktadır.
“Düşman varsa düşünme/düşünce yoktur. Halkın hurafeleri ile uğraşmak kolaydır. Bedeli yoktur. Önemli olan devletin düzenin hükümetin hurafeleri ile uğraşmaktır” ise, Everdi’nin açık açık zihinsel ve siyasî pozisyon aldığını gösterir.
Bir başka alıntı daha var ki bölümün ruhunu genişletecektir: “İktidarların, davaların, ideolojilerin, büyük anlatıların bir geleceği görünmüyor bugünlerde. Postmodern dünyada katı olan her şey buharlaşıyor. Belki bir saatçi dükkânının bile bir geleceği vardır. Kim bilir? Elbet içinde Musalar varsa. Asaları ile insanlara yol açma niyetleri varsa.”
Nostalji de, zihnî kırgınlık da, insanın küçük bir dükkânda bile medeniyet sezebilme kabiliyeti de var bu ifadelerde. Gerçekten de böyle arkadaşlıklarda öven ile övülen birbirini büyütmez olur mu hiç?
Nuri Pakdil portresi ile “Şeyhim Antony Quin” yazısını da, Everdi’nin zihniyet kodlarını veren metinler arasında sayabiliriz. Özellikle “Ben artık umudumu kestim. Ortalıkta yaşanan Müslümanlıktan beriyim. Anthony Quinn de öldü. Bu yüzden agnostik sanıyorum artık kendimi” cümlesinin ironiyi, hayal kırıklığını, kültürel dağınıklığı ve zihnî sarsıntıyı bir arada taşıdığı görülecektir.
Anti parantez; başlıktaki “Antony Quin” ile metin içindeki “Anthony Quinn” farklılığına anlam veremedim, amma velâkin Pasaport Lütfen’e dair yazımda başıma geleni hatırlayınca susmaya karar verdim, biline!
&&&
Bana göre kitabın en çarpıcı metni, en sevdiğim portre yazısı, İnsan Okudum’un merkezinde durmayı hak ediyor: Mustafa Everdi, Nabi Avcı portresini üç katmanda kurmuş görünüyor. İlki, üslûp kudreti; yani Avcı önce konuşmanın estetiğini bilen bir insan olarak resmediliyor; kırmadan söyleyen, her çevrede dolaşabilen, dili yalnız taşıyan değil dönüştüren biri gibi.
İkincisi, siyaset içindeki trajik konumlanış. Everdi, Nabi Avcı’nın iktidar içindeki yerini, imkân kullanan, çevresiyle rahat ilişki kuran, sert sürtüşmelere girmeyen, bu yüzden de çatışma anlarında etkisizleşen bir çizgide okuyor: “Elini taşın altına sokmaz ancak iktidarın imkânlarını kullanmanın ustasıdır”; daha da ağır olanı; “Entelektüel alanda vitrine konabilecek aydın tipinin değil… iktidarda umut veremeyen bir kurbandır.” Artık karakter tahlilinden çok, bir tarihî pozisyon analizi işleri devralmıştır ve “kimseyi kıramaz, kendisine düşman kazandıramaz” cümlesi ile Avcı’nın herkesle geçinebilme yeteneğini erdem olmaktan çıkarıp siyasî zafiyet düzlemine çeker Everdi. Bunların, günümüzde pek çok kişinin açıkça söylemeye yanaş-a-madığı cesur hareketler olduğunun altını çizeyim.
Son olarak entelektüel genişlik... Everdi yeniden yükseltiyor eli. Avcı’nın farklı dünyaları aynı zihinde taşıyan, kültürler ve çevreler arasında kolayca dolaşan, okuruna yeni kapılar açan bir hocanın güzergâh açan tarafını öne çıkarıyor; “En cins yazarları, şairleri, kitapları ondan duyar… işaret ettiği her yerde yepyeni dünyalar bulursunuz.”
Yazının sonuna geldiğimizde Mustafa Everdi’nin tonu sertleşir, hükmü kesinleşir: “Siyaseten hayal kırıklığı Nabi Avcı.” Ve hemen ardından gelen; “Fikir özgürlüğü batıda yok. Ülkemiz hepsinden ileride” cümlesi ise, portreyi kapatan ironik, acı ve yüksek voltajlı bir final gibi işler. Hayranlık ile hayal kırıklığını aynı bünyede çarpıştıran müthiş devinimli, aksiyon dolu bir cümledir bu da.
&&&
“Ordu’nun Erenleri”ne geldiğimizde bir bölgenin bağrından çıkan birkaç kalemin topluca anlatıldığını görürüz. Bu toplu bakış, kitabın çeperini genişletmekte ve portreyi bireyden cemaat iklimine açmaktadır.
Kitabın son iki yazısı ise oldukça manidardır. Mustafa Everdi, “Okumuş Aydın Portresi” başlıklı yazısıyla kişi üzerinden değil tip üzerinden düşünürken, son yazıda bu kez kendisine dışarıdan bakan bir kalemin, Emre Özer’in değerlendirmesine yer verir. Böylelikle İnsan Okudum, insanları okuyan bir yazarın sonunda kendisinin de okunmasına kapı aralar, içeriden dışarıya, dışarıdan yeniden içeriye dönen bir daire tamamlanır.
&&&
Geldik sona.
Başta da yazdığım gibi; Pasaport Lütfen, Sözlükten Taşan Kelimeler ve İnsan Okudum’un aynı yıl Hece’den çıkmış olması hususen dikkat çekicidir ve rastlantı sanılmamalıdır. Çeşitli türlerde kalem oynatmış, çevre toplamış, insan biriktirmiş, uzun gözlem yıllarından geçmiş bir yazarın dönüp “insan okuma”ya gelmesi anlamlıdır: Bazı yazarlar olay yazar, bazıları fikir, bazıları dil. Everdi’nin kuvvetli taraflarından biri, daha doğrusu farkı ise, insana temas ettiği anda fikir ve dönemi de birlikte yazabilmesidir.
Hasılı ve’l-kelâm; İnsan Okudum, hafızası zayıflayan bir kültür çevresinde hatırla-t-ma eylemine dönüşmüş bir portreler hasılası. Bir devrin gölgesinde kalmış, yeterince konuşulmamış, bazen çok konuşulup yine de doğru okunmamış isimlerine dönüp yeniden bakma çabası. Üstelik bunu kuru ansiklopedi diliyle yapmıyor. Yer yer öfkelenen, yer yer hüzünlenen, yer yer taşlayan, yer yer gözleri parlayan bir kalemle yapıyor.
Kitabın en büyük hünerinin altını bir kez daha çizeyim… Mustafa Everdi, ‘İnsan Okudum’da birkaç cümleyle bir insanı tanıtmakla kalmıyor, okuru o insana doğru iteleyebiliyor. Bir başka deyişle, anlatılan kişiyi bitirmiyor, başlatıyor.
Belki de bu yüzden İnsan Okudum, kapağını kapattıktan sonra tuhaf bir his bırakıyor; sanki bir kitap değil de, uzun zamandır uğramadığımız bir meclis dağılmış... Masadan kalkmış insanlar kalıyor geriye. Kimi için minnet duyuyor, kimi için içimiz cız ediyor, kimi için yeniden okumak istiyoruz, bazıları için de niçin bu kadar geç kaldık diye hayıflanıyoruz.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.