Zihnin kuşatma altında: Zihnini kim parçalıyor?

Zihnimiz artık ciddi mânâda bir meydan savaşı veriyor. Karşıda güçlü, her gün yenilenen, zeki mi zeki, tehlikeli mi tehlikeli dinamik bir ordu var ve biz her sabah güne daha yorgun başlayan nerdeyse sıfır motivasyonla ve kaçak güreşerek savaşa dahil oluyoruz.

Sabah gözümüzü açar açmaz üzerimize yağan bildirimler, yarım bırakılmış videolar, sonsuz kaydırmalar, hızlanmış gündemler ve parçalanmış cümleler arasında kıymetli hazinemiz zamanla beraber dikkatimizi toplama biçimimiz de değişiyor.

Düşünemeyen Toplumun Anatomisi

Bir an gözümüzü kapatalım ve geçmişe bir yolculuğa çıkalım, hatırlayalım. Can sıkıntısı dediğimiz boşluklarımız vardı; otobüs camından dışarı bakılan, yürürken düşüncenin katman katman olduğu, okuduğumuz kitabın tek bir cümlesi üzerinde dakikalarca oyalanılabildiğimiz zamanlar… Ya şimdi? Zihnimiz sürekli dürtülen bir vitrine dönüştü: Her şey bağırıyor, her şey çağırıyor, her şey acilmiş gibi davranıyor. Böyle bir çağda dikkat dağınıklığı başlı başına bir kusur ya da bireysel zayıflık gibi görünmüyor artık; kimi zaman hayatta kalma refleksi gibi çalışıyor. Hız çağında yavaş kalan eleniyor, aynı anda birkaç yerde bulun-a-mayan geri düşüyor, sürekli çevrimiçi olmayan kayboluveriyor.

Modern dünya yalnızca çalışmakla yetinmemize rıza göstermiyor artık; yanı sıra aynı anda ve topyekün izlememizi, cevap vermemizi, tüketmemizi, tepki göstermemizi, her şeye yetişmemizi emrediyor en hafif tabirle. Girdaptan çıkmaya çalıştıkça daha çok hapsoluyor bu düşmana.

whatsapp-image-2026-05-18-at-19-08-57-1.jpeg

Ekranların İçinde Dağılan İnsan ve Dalgınlığının Endüstriyel Tarihi

Zihnimiz artık derinleşmemiz yanında sıçramak için de eğitiliyor. Bir haber okunurken başka sekme açılıyor, film izlerken telefona bakılıyor, konuşurken bile ekranın ışığı masanın üstünde bir yerlerde üçüncü şahıs gibi bekliyor. Bu yüzden çağımız insanı çoğu zaman dikkatini kaybetmiş biri olmaktan ziyade dikkatini sürekli dağıtmaya zorlanan biri gibi hissediyor. Garip olan ne farkında mısınız? Bu parçalanmışlık sadece bireyin, yani bizim, hepimizin sorunu değil. Siyasetten gündelik ilişkilere, aşktan çalışma hayatına her alanda yüzeyde kalan, çabuk sıkılan, hızla öfkelenen, uzun süre düşünemeyen yeni bir insan tipi oluşuyor, kim bilir çoktan oluştu bile. İnsanlığın en büyük krizlerinden bazıları bu nedenlerle çözül-e-meden büyüyor belki de; çünkü derin düşünce isteyen meseleler, hızlı tüketim kültürünün içinde silikleşir.

Mesele, daha doğrusu meseleler, içinde bulunduğumuz savaş hakikaten çok ciddi; bitecek gibi durmuyor ve kimsenin de buna mecali yok gibi. Dolduramadığımız, mücadele etmekten zor geldiği için üşengeç tavırla kaçtığımız için daha kolaya, elimizin altındaki beyin çürüten, dikkat dağıtan ekranlara hapsoluyor, gıdadan çevre kirliğine yeni düşman birliklerine maruz kalıyoruz. Birini alt edemeden, daha güçlüleri diziliyor karşımızda. Sayıca azlar ama kitleler halinde uyuşturarak kontrol altına alıyorlar ve ordularına yan yollardan binlerce yeni birey ve unsur ekleniyor.

Zihnin Yağmalanışı

Böyle bir manzarada çoğumuzun adını duymadığını tahmin ettiğim gazeteci ve yazar Johann Hari’nin çalışmaları ayrı bir yerde duruyor. 1979 doğumlu Britanyalı yazar Hari güncel meseleleri yorumlayan bir gazeteci görülmemeli, daha doğrusu öyleyken yukarıda izah etmeye çalıştığımız tehlikelerin farkına vararak uzun ve anlamlı bir yolculuğa çıktı. Uzman ve amatör yüzlerce kişiyle görüştü, gözlemler ve araştırmalar yaptı ve neticede modern insanın görünmez yaralarını takip eden, o yaraların bireysel değil sistem tarafını kurcalayan bir araştırmacıya evrildi. Britanya’da İskoçyalı bir anne ve İsviçreli bir babanın elinde zor şartlarda hayata hazırlanan, Cambridge Üniversitesi’nde sosyal bilimler ve siyaset okuyan Hari, yıllar boyunca The Independent, The Guardian, New York Times, Le Monde gibi dünyanın etkili süreli yayınlarında yazdı.

Kongo’daki savaşlardan Dubai’deki insan hakları ihlallerine, geniş bir alanda yaptığı haberlerle gazetecilik pratiği yanında çağın insanını hangi güçlerin biçimlendirdiğini anlamaya çalışan bir izleğin peşine düştü.

Görünürde kişisel duran krizlerin arkasındaki toplumsal mimariyi göstermesi başlıca hususiyeti ve bu yaklaşımını ilk büyük kırılmayla Kaybolan Bağlar’da kurdu. Depresyonu yalnızca beyindeki kimyasal eksikliklerle açıklayan dar bakışı sorguladı; yalnızlık, güvencesizlik, anlam kaybı ve kopmuş ilişkiler gibi toplumsal etkenleri masaya yatırdı. Ardından Şihirli Hap’ta obeziteyi ve kilo meselesini irade sorununa indirgeyen modern bakışın karşısına geçti. Beslenme kültüründen ilaç endüstrisine, beden algısından tüketim ekonomisine kadar uzanan büyük tabloyu ortaya çıkarmaya çalıştı. Hari’nin bütün çalışmalarında sistem bireyi suçlarken, kendisinin dönüp sistemin kendisini sorgulayan bir yaklaşımı söz konusu, ki farkı da öncelikle burada.

Diğer iki kitabı gibi Metis’ten okurla buluşan ve ‘Neden Odaklanamıyoruz?’ alt başlığıyla son şeklini alan “Çalınan Dikkat” teknoloji eleştirisi yapan klişelerle örülü popüler çok satanlardan değil, asla! Hari, sosyal medya bağımlılığı üzerine birkaç kolay cümle kurup kenara çekilmiyor. Daha rahatsız edici bir yere gidiyor ve bizleri de yanına çağırıyor: Dikkatimizi gerçekten kim, nasıl, neden parçalıyor? İnsan neden artık uzun süre okuyamıyor? Neden sürekli yorgun hissediyoruz? Neden düşünmek bile bazen ağır bir işe dönüşüyor?

Johann Hari yazımın başında da söylediğim gibi bu soruları sadece masa başında cevaplamaya çalışmıyor; dünyanın farklı yerlerinde bilim insanlarıyla ve sıradan bireylerle görüşüyor, yetmiyor, kendi hayatını deney alanına çeviriyor, dikkat krizinin biyolojik, ekonomik, teknolojik ve kültürel katmanlarını birbirine bağlıyor. İnsan zihninin giderek piyasaya açılmış bir alan hâline gelmesi karşısında böyle davranmaktan başka da seçenek yok kanaatindeyim.

Dikkatin iç dünya meselesi olmaktan çıkıp ekonomik değere dönüşmesi, şirketlerin, uygulamaların, algoritmaların insan zihninde ne kadar uzun süre kalabildikleri üzerinden güç kazanması Hari’nin ‘Çalınan Dikkat’ini çağın ruhunu anlamaya çalışan geniş bir soruşturma kimliğiyle konumlandırıyor.

Britanya, İskoçya, İsviçre üçgenindeki hayatın güllük gülistanlık olduğu da aklınıza gelmesin yazarın. Zorlu bir hayat sürüyor, ekonomik güçlükler yaşıyor Hari.

Dikkatini Kaybeden İnsan Neyi Kaybeder?

Çalışmanın önemine vakıf olunca aklıma ekonomik baskının, gündem hızının ve toplumsal gerginliğin yüksek olduğu ülkelerde, bunlardan biri olan Türkiye’mizde dikkat meselesinin daha da ağırlaştığını, önem kazandığını idrak etmedim değil. Ne de olsa insanımız teknolojinin saldırılarıyla uğraşmıyor sadece; geçim derdi, gelecek kaygısı, sürekli değişen gündem ve bitmeyen alarm hali de zihnimizi kemiriyor. Sabah zam haberleriyle başlayan gün, gece sosyal medyada bir linç dalgasıyla bitiyor. Bir yandan çalışmak gerekiyor, yetişmek gerekiyor, ayakta kalmak gerekiyor; öte yandan insanın zihni hiç susmayan bir kalabalığın içinde eziliyor. Okumayı sevmeyen bir ülke etiketini yerleştirirken dikkat eksikliğiyle beraber zorlu şartların nedenlerinden biri olduğu zihinsel yorgunluktan da söz etmeliyiz. Her şey üst üste binince dedik ya kolaya kaçmak cazip geliyor; zihnimiz, derinleşmeye değil bölünmeye çabucak alışıyor.

Hari’nin ‘Çalınan Dikkat’i güçlü çünkü okuru azarlamıyor, “Telefonunu bırak, disiplinli ol, iradeni kullan” gibi kolay reçeteler dağıtmıyor. Aksine, modern hayatın insan zihnine nasıl saldırdığını gösteriyor. Kitabın girişinde vaftiz oğlu Adam’la yaptığı yolculuk bu yüzden dikkat çekicidir. Hari bu kısımda, dikkat krizini teorik bir tartışma zaviyesinden uzaklaştırıp sevdiği bir insanın gözlerinin önünde yavaş yavaş parçalanışı gibi anlatıyor. Adam’ın sık sık telefona dönmesi, konuşurken dahi zihninin başka yere kayması, hiçbir şeyin içinde uzun süre kalamaması aynı sahneyi artık hepimiz kendi hayatımızda gördüğümüzden çoğumuza yabancı gelmiyor.

Belki de bugün en büyük yoksulluk, yalnız kalamamak, ne dersiniz? Herhangi bir düşüncenin içinde uzun süre kalamamak, cümlenin içimize ağır ağır çökmesine izin verememek!..

Algoritmalar Çağında İnsan Kalmak

Dikkatin başlı başına bir odaklanma becerisi olarak görülmemesi gerektiği düşüncesiyle yola çıkan; onun, insanın neyi sevdiğini, neye inanacağını, ne için mücadele edeceğini belirleyen görünmez bir merkez olduğunu imleyen; dikkatini kaybeden insanın bir noktadan sonra yönünü de kaybetmeye başlayacağına dair ciddi ikazlarda ve öngörülerde bulunan bu mühim çalışmadan ziyadesiyle istifade edeceğinizi düşünüyorum. Dahası, edindiğiniz, daha doğrusu üzerinde düşünüp dikkat kesildiğiniz ve irkildiğiniz meseleler karşısında tedbir alma fikrini hayatınıza taşıyacak bir kitap olacağı kanaatiyle tavsiye ediyorum; çevirideki “ol” fiilinin yerli yersiz kullanımı ile birkaç uydurma kelime tercihini yanlış bulduğum şerhini de düşerek.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yekta Özdem Arşivi

Kitabın yeni vitrini

22 Nisan 2026 Çarşamba 10:25

Saatler, Kitaplar ve Ölüler-3

08 Nisan 2026 Çarşamba 11:04

Saatler, Kitaplar ve Ölüler- 2. Bölüm

01 Nisan 2026 Çarşamba 10:02

Kitabevi giderse şehir ne kadar kalır?

18 Mart 2026 Çarşamba 15:02