Saatler, Kitaplar ve Ölüler-3

ÇIKAN KISMIN ÖZETİ:

İlk iki bölüm, Ali Asaf’ın iç dünyasını ve onu sıradan bir okur olmaktan çıkaran o kırılgan eşiği kurmuştu. Mahallenin dar, yorulmuş hayatı içinde dolaşan Ali Asaf; edebiyatı süs, alışkanlık, çevre kurma aracı olarak görmeyen, kelimenin ağırlığını taşıyacak sahici insanlar arayan bir figür olarak belirir. İçindeki çatışan sesler, onu hem hayata hem metne karşı tetikte tutar. Bu arayış, onu bir gece saatçi Avni’nin artık ölü sahibine ait dükkânına götürür. Orada karşılaştığı adam, Ali Asaf’ın alıştığı gerçeklik düzenini kırar; okuduklarıyla yaşadıklarını ayırmama teklifi, yani edebiyatı zihinsel bir uğraş olmaktan çıkarıp varoluşsal bir düzleme taşıma çağrısı yapılır. “Vefa” karşılığında sunulan bu teklif, Ali Asaf’ı geri dönüşü olmayan bir eşiğe getirir.

İkinci bölümde bu eşik somutlaşır. Ali Asaf artık yalnız yürüyen biri değil, zamanın “üstünde kayan” insanlardan biri olmaktan çıkıp zamanın içine çekilmeye başlayan biridir. Saatçi dükkânının üst katında karşılaştığı kişi ve konuşma, onun zihninde değil, hayatında bir yarık açar. Metin ile hayatın birleşmesi fikri bir düşünce olmaktan çıkar, bir teklif hâline gelir. Böylece roman, Ali Asaf’ın iç çözülmesinden çok, dış dünyanın da çözülmeye başladığı bir hatta ilerler.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Defterin Kırık Kenarı

Kapı iki kere çalındı; ne aceleci ne çekingen. Ev halkını uyandırmayacak kadar ölçülü, içeriye bir insan değil de bir hatıra girmek istiyormuş kadar kararlı.

Ali Asaf, masanın üstündeki defterden gözünü ayırmadan birkaç saniye durdu. İlk sayfada kendi el yazısıyla duran cümle, zihninde açılmış bir yarığa benziyordu: “Geç kalanların toplantısı başladı.” Cümle onun yazısıydı. Harflerin gövdesi, “g”nin kuyruğu, “t”nin kısa çizgisi… Hepsi kendisinindi. Kendi elinden çıkmış bir şeyle ilk kez karşılaşmıyordu elbet; yine de bunu yazdığını hatırlamamak, insanı kendi odasında misafir durumuna düşürüyordu.

Kapı üçüncü kez çalınmadı. Dışarıdaki kişi beklemeyi biliyordu.

Ali Asaf, defteri kapatıp kapıya yöneldi. Koridordan geçerken evin gece hâli iyice belirginleşti. Salonun kapısı aralıktı; babasının boğaz temizlemesine benzeyen hafif bir ses duyuldu. Mutfaktan, yıkanıp ters çevrilmiş bardakların cam kokusu geliyordu. Annesi yatmış olmalıydı. Ev, içindekilerin alışkanlıklarından örülmüş görünmez ağlarla ayakta durur; gece herkes çekildiğinde o ağlar daha görünür olur. Ali Asaf bu ağı bozmak istemediği için kapıyı yavaşça açtı.

Karşısında Münir duruyordu.

Gündüzleri minibüsün direksiyonunda, akşamları tabure üstünde çekirdek çıtlatırken görülen Münir, o gece bambaşka bir çehre taşıyordu. Elinde siyah, eski bir evrak çantası vardı. Başı açık, saçları ıslak gibi geriye yatmış, yüzünde alışılmadık bir ciddiyet. Her zamanki o hafif hoyrat gülüşten eser yoktu. Sanki hayat ona bir saatliğine başka bir rol vermiş, o da rolü küçümsemeden üstüne giymişti.

“Geç oldu,” dedi Münir. Sesi kısık çıktı. “İçeri almayacaksan ayakta söyleyeyim.”

Ali Asaf, bir an cevap veremedi. Sonra kapıyı biraz daha açtı.

“Sen mi çaldın?”

“Ben çalmadım da rüzgâr mı çalacaktı?”

Münir’de o bilinen kabalık vardı, yine de tonunda saklı bir tedbir seziliyordu. Koridora girince ayakkabılarını çıkarmadı. Bu da Ali Asaf’ın dikkatinden kaçmadı. Ev adabına riayet eden adam, o an evin içine uzun kalmaya gelmediğini ilan etmiş sayılır.

“Bu saatte ne oldu?” dedi Ali Asaf.

Münir çantasını iki eliyle kavradı. “Önce sen söyle. Nereye gittin bu akşam?”

Ali Asaf’ın yüzü gerildi. “Neden soruyorsun?”

“Çünkü seni gördüm.”

“Nerede?”

“Görmedim desem daha doğru. Girdin. Sonra epey bekledim. Çıkınca da yüzün başka türlüydü.”

Ali Asaf sustu. Münir, eşiğe yakın yerde ayakta duruyor, odaların içine bakmıyordu. Sınır bilmek, mahalle insanında tuhaf biçimlerde ortaya çıkar. Kimi misafirlikte tabağı silip süpürür, yine de haddini aşmaz. Kimi kapının içinde durur, sözle evin en mahrem yerine kadar girer. Münir o gece, bedeniyle dışarıda, cümlesiyle içerideydi.

“Beni mi takip ettin?” dedi Ali Asaf.

“Takip ağır laf. Merak ettim.”

“Niye?”

“Çünkü iki haftadır bana aynı yer soruluyor.”

“Kim soruyor?”

Münir, başını yana eğdi. “Her soruyu kapıda cevaplamam, odaya geçelim.”

Ali Asaf tereddüt etti. Sonra öne düştü. İkisi sessizce odaya girdiler. Münir, Ali Asaf’ın odasını ilk kez tam anlamıyla görüyordu. Raflara, dağınık notlara, masadaki eski lambaya baktı. Bakışında hayranlık yoktu; daha çok, insanın başka birinin aklına kısaca uğrayınca gösterdiği ölçülü merak vardı.

“Otursana,” dedi Ali Asaf.

Münir sandalye yerine kapının yanındaki tabureyi seçti. Odanın ortasına yerleşmedi. Çantayı dizlerinin üstüne koydu. Sonra gözünü masadaki deftere iliştirdi.

“Gelmiş demek.”

Ali Asaf’ın ensesinden aşağı ince bir ürperti aktı.

“Ne gelmiş?”

“Defter işte.”

“Sanki biliyormuşsun gibi konuşuyorsun.”

Münir kısa bir nefes verdi. “Bildiğim kadarını bilmesem bu saate kapına dayanmazdım.”

Ali Asaf, masaya yaslandı. “Açık konuş!”

Münir başını kaldırdı. Bu kez gözleri, gündüz minibüste direksiyon kıran adamın gözleri değildi; daha eski, daha içeri dönük, tuhaf biçimde yorgundu gözleri.

“Benim dedem,” dedi, “sesli okurdu. Bunu sana söylemiştim. Söylemediğim kısmı şu: Adam sadece roman okumazdı. Çağrılırdı da. Mahalle mahalle, ev ev. Felçli ihtiyar var, gözü görmeyen terzi var, kulağı az işiten medrese kaçağı var, savaşta kolunu bırakmış bakkal var… Oturur, onlara gazete, mektup, tefrika, bazen de ölmüşlerin ardında bıraktığı notları okurdu. Kimi para verirdi, kimi çay. Kimi de kapıyı kapatırken ‘Allah sesinden razı olsun’ derdi. O da bunu büyük iş sayardı. Sonra yaşlandı. Yatağa düştü. Son yıllarında sürekli aynı ismi sayıkladı: Avni.”

Ali Asaf istemsizce doğruldu.

“Saatçi Avni mi?”

“Başka Avni tanımam ben. Dedem, ‘Saati kuran adam saati tamir etmez, insanı beklemeye alıştırır’ derdi. Çocuk aklımla masal sanırdım. Geceleyin bana birtakım isimler ezberletmeye kalkardı. Cavidan derdi. Naim derdi. Rıza derdi. Leyla değil, Leman derdi; özellikle düzeltirdi. Sonra gülerdi, ‘bir gün birine lâzım olur’ diye. Yıllar geçti. Adam öldü. Biz evden eve taşındık. Minibüse başladım. Her şey eski yerine döndü sandım. Geçen ay, son durakta yaşlı bir kadın bindi. Ücreti uzatırken bana ‘Sen Hacı Veli’nin torunu musun?’ dedi.”

“Hacı Veli kim?”

“Dedem.”

Oda, bu isimle biraz daha daraldı sanki. Ali Asaf, Münir’i ilk kez gerçek bir hikâyenin içinden konuşurken görüyordu. İnsanın geçmişi, yüzüne sonradan oturur; bazı yüzler bu yüzden bir gecede değişir.

“Ne dedin kadına?” diye sordu.

“Önce inkâr edecek oldum. Sonra kadın, ‘Yalan söyleme, kaşın dedene benziyor,’ dedi. Böyle saçma laflar bazen doğru çıkar. İndirmeden önce bana bir adres verdi. ‘Emaneti hâlâ duruyorsa sıra sende değil, bir başkasında,’ dedi. O gün iş çıkışı gittim. Adres, eski PTT binasının arkasındaki çıkmaz sokaktı. Şehrin unuttuğu yerlerden. Kapıyı çaldım. Açan olmadı. Sonra alt eşikte şu çantayı gördüm.”

Çantaya eliyle vurdu. Deri, kuru bir ses çıkardı.

“İçinde ne var?” dedi Ali Asaf.

“Ben tam bakmadım.”

“Tam bakmadın mı?”

“Tam bakmadım. Çünkü insan bazı şeyleri tek başına açarsa ömrü yetmez. Üstelik üstünde senin adın yoktu o gün. Şimdi var.”

Münir çantayı açtı. İçinden kahverengiye dönmüş zarf tomarları, yarısı dolu bir okul defteri, küçük bir cep saati ve kırmızı kaplı ince bir ajanda çıktı. En üste de katlanmış tek bir kâğıt bırakılmıştı. Münir kâğıdı Ali Asaf’a uzattı.

Kâğıtta şu yazıyordu:

“Okuma işi, doğru elde bulunmayınca felakete döner. Ses yanlış ağza geçince ölüler rahatsız olur. Hacı Veli’nin torunu, bunu anlamıyorsa Ali Asaf’a gitsin. Ali Asaf anlamıyorsa Cavidan’ı bulsun. Cavidan susarsa Leman’ın evi açılsın.”

Altında imza yerine bir saat çizilmişti. Akrep dokuza, yelkovan bire yakın duruyordu. Dokuzu beş geçe değil. Dokuzu beş kala.

Ali Asaf kâğıdı uzun süre inceledi. Sonra cebinden küçük not defterini çıkarıp saatin çizimini kabaca kopyaladı. İnsan, anlamadığı şeyi önce kaydetmek ister. Kayıt, anlamanın yerine geçmez; yine de korkuyu terbiye eder.

“Münir,” dedi, “sen bunları niye şimdi getirdin?”

Münir omuz silkti. “Çünkü bu akşam seni oradan çıkarken görünce işin şaka olmadığını anladım. Bir de…”

“Bir de ne?”

“Bir de kadın tekrar karşıma çıktı.”

“Hangisi?”

“Yaşlı kadın.”

“Nerede?”

“Minibüste. Bu kez inmeden önce şunu dedi: ‘O çocuk artık tek başına dolaşamaz. Defter geldi mi?’ Ben bir şey demeden indi.”

Ali Asaf’ın bakışı yeniden masadaki deftere kaydı.

“Yüzünü tarif edebilir misin?”

“Edemem. İşin acayip yanı o. Gözümün önünde duruyor, yine de tarif edemem. Sanki insan değil de eksik hatırlanmış bir akraba. Yaşlıydı dersin, tam yaşlı değil. Zayıftı dersin, yüzü dolgun. Başörtüsü vardı dersin, saçını da görmüş gibi olursun. Sesini unutmadım. Geri kalanını bulanık bilirim.”

Ali Asaf, kolunu göğsünde kavuşturdu. “Bu şehirde yarım hatırlanan yüzler çoğaldı son günlerde.”

Münir, onu anlamış gibi başını salladı. “Çoğalır. Kapı açılınca ilk onlar gelir.”

“Ne kapısı?”

“Onu da ben bilmiyorum. Bildiğimi sananların başı zaten belada.”

Ali Asaf istemsizce gülümsedi. Bu cümle, mahalle ağzıyla söylenmiş haliyle, Nihat Suavi’nin yapacağı uzun konuşmalardan daha dürüst geldi ona.

Masadaki eşyalar sanki kendi aralarında gizli bir dizilişe sahipti. Kırmızı ajanda, okul defteri, cep saati, zarf tomarları, gelen defter. Üst üste rastlamış nesneler değil de yavaş yavaş kurulmuş bir sahne hissi veriyorlardı. Ali Asaf, küçük saati eline aldı. Arka kapağında kazınmış bir isim vardı: Rıza Noyan.

“Bu isim tanıdık gelmiyor,” dedi.

Münir dudak büktü. “Bana geliyor. Dedem ölmeden önce bir kere söylemişti. ‘Rıza saati kurdu, ömrünü dağıttı’ demişti. Devamını hatırlamıyorum.”

Ali Asaf ajandayı açtı. İlk sayfalar boştu. Ortalara gelince aynı tarihin yıllar boyunca tekrarlandığını gördü: 23 Teşrinisani. Her yılın karşısına kısa cümleler düşülmüş, sonra bazıları çizilmişti.

“Toplanıldı.”
“Yoklama eksik.”
“Avni geç geldi.”
“Leman ağladı.”
“Rıza gene mektubu getirmedi.”
“Bu yıl okuma yarım kaldı.”
“Bir ses fazla geldi.”

Ali Asaf’ın ensesi yine gerildi.

“Bunlar toplantı notu gibi.”

Münir, “Toplantıysa bizim kahve toplantılarına benzemiyor,” dedi.

O sırada koridordan hafif bir öksürük sesi geldi. İkisi de sustu. Ev, içeride kurulan cümlenin fazlasını işitmesin ister gibi bir sessizliğe büründü. Ali Asaf kapıya gidip kulak verdi. Babası tuvalete kalkmış, sonra yeniden odasına dönmüş olmalıydı. Ayak sesleri uzaklaşınca rahat bir nefes aldı.

Münir fısıldadı: “Senin baban postacıydı ya.”

“Evet.”

“Eski mektupları sever miydi?”

“Saklardı. Hâlâ da saklar.”

“Onlara baksana.”

“Niye?”

“Çünkü çantadaki zarfların bazısında dağıtım damgası var. Açılmış, sonra kapanmış gibi.”

Ali Asaf zarflardan birini eline aldı. Gerçekten de sol üst köşede silik bir posta damgası duruyordu. Tarih seçilmiyordu, şehir de belli değildi. Alıcı kısmında ise isim yerine yalnızca şunlar yazılmıştı:

“Geç kalana verilmek üzere.”

Bazen bir cümle, insanın çocukluğunu da birlikte çağırır. Ali Asaf bu ibareyi görür görmez babasının eski çantasını, kahverengi mektup lastiklerini, soba başında mühürlü zarfların nasıl koktuğunu hatırladı. Babası mektupları iş olarak taşımıştı; o ise mektubu kader diye okuma eğilimindeydi. Aradaki farkı o gece ilk kez bir üstünlük değil, tehlike gibi hissetti.

“Bunları burada konuşmayalım,” dedi Ali Asaf.

“Ben de onu diyecektim.”

“Nerede konuşalım?”

Münir gözlerini kıstı. “Kâmil Efendi’nin sahafında sabah erken. Kepenk açılmadan.”

“Kâmil Efendi’ye güveniyor musun?”

Münir’in cevabı gecikmedi. “Güvendiğimden değil. En çok kitap olan yerde, yalan hemen sırıtmaz.”

Bu cümle, Ali Asaf’a sahici geldi. Münir ayağa kalktı. Çantadan hiçbir şey geri koymadı. Sadece cep saatini alıp masaya bıraktı.

“Bu sende kalsın,” dedi. “Çalışmıyor sandım. Yolda üç kere kendi kendine tikledi.”

Ali Asaf saati avucuna aldı. Soğuktu. Yine de avuç içinde, sökülmüş bir kalbin son inadını taşıyan bir nabız gibiydi.

Münir kapıya yürüdü. Eşiğe geldiğinde birden döndü.

“Ha bir de…” dedi. “Yaşlı kadın, inerken son bir laf etti.”

“Neymiş?”

“‘Leman’ı yaşayan sanmayın,’ dedi. Sonra indi.”

Kapı kapandı.

Ali Asaf, odanın ortasında bir süre kıpırdamadan durdu. Bazen gece, odanın içine sığmaz. Eşyalar büyümez, düşünce genişler. O anda odası küçük geldi ona. Kitap rafları, masa, sandalye, sönük lamba, perdedeki sokak ışığı… Hepsi bir çerçeveydi; çerçevenin içindeki resim değişmişti.

Masaya oturdu. Önündeki nesneleri yeniden sıraladı. Defteri açtı. Kendi el yazısıyla yazılmış ilk cümlenin altına, bu kez bilinçli olarak şunu ekledi:

“Gelenler ikiye ayrılmıyor: yaşayanlar ve ölüler. Bir de geç kalanlar var.”

Yazıyı bitirdiği an mürekkep sanki kâğıtta biraz fazla parladı. Sonra söndü.

Uyumaya kalksa uyuyamayacağını bildiğinden, gecenin kalanını ayakta geçirmekle yatıp dönüp durmak arasında gidip geldi. En sonunda lambayı kapatıp sandalyede oturur halde beklemeyi seçti. Pencerenin ardından sokağa baktı.

Mahalle geceleyin başka sınıflara ayrılır: gerçekten yoksul olanlar, geç vakte kadar çalışanlar, kavga edenler, bekleyenler, uykuyla kavgalı olanlar, içini evde tutamayanlar. Sokak, gündüzünkünden daha dürüst görünür. İki sularında karşı kaldırımda sigara içen bir adam gördü. Sonra adam kayboldu. Üç gibi uzaktan tren sesi sandığı bir uğultu geldi. Dörtte bir horoz ötüşü duyuldu; şehirde horoz ötüşü, insanı en çok ürküten köy kalıntısıdır. Beşe doğru içi daraldı. O arada fark etti ki, masadaki cep saati her yirmi üç dakikada bir tek tık çıkarıyordu.

Sabah ezanından az önce gözleri yarım kapandı. Uyku gelmedi; bilinç yalnızca gevşedi. O kısa aralıkta bir rüya mı, hayal mi, yoksa uyanıklığın alt katlarından gelen bir görüntü mü gördü, sonra ayıramadı.

Karanlık bir salon. Salonun duvarlarında saatler. Kimi ters asılı, kimi akrepsiz, kimi camı kırık. Ortada uzun bir masa. Masada beş kişi. Yüzlerini seçemiyor; yine de orada olduklarını biliyor. İçlerinden biri kâğıt okuyor. Sesi kadın sesi. Ne çok yaşlı ne genç. Kelimeler tek tek seçiliyor:

“Yoklama: Avni, Cavidan, Rıza, Leman, Hacı Veli… eksik: bir kişi.”
Sonra başka bir ses, erkek sesi, alttan ve yorgun:
“Henüz gelmedi.”
Kadın sesi:
“Geç kalan her yıl aynı mazereti bulur.”
Erkek sesi:
“Bu yıl mazeret sayılmaz.”
Ardından, sanki bütün saatler aynı anda duruyor. Masadakiler başlarını aynı tarafa çeviriyor. Ali Asaf da dönmek istiyor, tam dönecekken bir el omzuna dokunuyor.

Uyandı.

Omzunda el yoktu. Sabah olmuştu.

Evin içi yavaş yavaş canlanıyordu. Annesinin mutfakta çekmece açıp kapama sesleri, babasının musluğa eğilirken boğazından gelen öksürük, sokaktan geçen ekmek arabasının kornası… Gündüzün ilk saatleri, gecenin bütün tuhaflıklarını ciddiyetsiz göstermeye meyyaldir. İnsana “abarttın” der. Oysa bazı geceler sabaha taşınır. Bu gece öyle taşınmıştı.

Kahvaltıda annesi ona dikkatle baktı.

“Yüzün sapsarı.”

Ali Asaf çayı karıştırdı. “Az uyudum.”

Babası gazetenin üstünden kısa bir bakış fırlattı. “Yazı yazan adam gece uyumaz, sabah söylenir.”

Bu cümle başka bir günde gülünecek türdendi. O sabah Ali Asaf gülmedi. Babasının masasının yanındaki eski ahşap dolaba baktı. O dolapta, yıllardır saklanan mektuplar bulunduğunu biliyordu.

“Baba,” dedi ansızın, “sende eski dağıtım çantası duruyor mu?”

Babası gazeteyi indirdi. “Duruyor.”

“İçindekiler de duruyor mu?”

“Hangileri?”

“Bilmiyorum. Dağıtılmayıp kalmış olanlar falan…”

Babası gözlerini kıstı. Bu adam, ömrünü insanların kapısına haber bırakmakla geçirmişti; haberin cinsi değişse de yüzündeki tepki değişmiyordu.

“Sen niye sordun şimdi bunu?”

Ali Asaf çayın buharına baktı. “Merak ettim.”

Babası, “Merak kelimesi senin ağzında tehlikeli duruyor,” dedi. Sonra gazeteyi katladı. “Dağıtılmayıp kalan mektup olmaz. Geri dönen olur. Sahibi taşınır, ölür, kabul etmez, adres yanlış çıkar… PTT’nin mahzeni vardı eskiden. Sonra ayıklanırdı. Biz eve mektup getirmezdik.”

“Hiç mi getirmedin?”

Babası hafifçe durdu. Yüzü, her yaşlı erkek yüzü gibi bazı hatıraların önünde sertleşiyordu. “Bazen,” dedi. “İnsanın elinden geçip yerine ulaşmayan şeyi atmaya kıyamadığı olur.”

“Duruyor mu onlar?”

Babası, gazeteyi tekrar açmadı. “Niye?”

Ali Asaf, “Görmek istedim,” dedi.

Annesi araya girdi. “Sabah sabah mektup mu kaldı şimdi? Çayın soğudu.”

Fakat Ali Asaf görmüştü: babasının yüzünde kısa süreli bir dalgalanma olmuştu. Sorunun isabetsiz yere değmediği belliydi.

Kahvaltıdan sonra evden erken çıktı. Şehir yeni uyanıyordu. Kaldırımlarda dünün tozu vardı. Simitçiler, fırından çıkmış somunların dumanını taşıyan çocuklar, otobüse yetişmek için yarım koşan memurlar… Herkes günü kendi sıkıntısına göre açar. Ali Asaf ise sanki başka bir günün içinden geçerek bugüne inmişti.

Sahafa vardığında kepenk yarıya kadar açıktı. Münir gelmiş, sigarasını bitiriyordu. Kâmil Efendi henüz görünmüyordu. Sahafın önünde sabahın o tanıdık serinliği, kâğıt ve demir kokusuyla karışmıştı.

“Erken gelmişsin,” dedi Ali Asaf.

Münir izmariti ezdi. “Uyumadım.”

“Ben de.”

“İyi. Uykusuz adam daha az yalan söyler.”

Ali Asaf istemsizce güldü. Münir’in bazı cümleleri, hiç kitap okumamış bir bilgenin ağzından çıkmış gibiydi.

Kepengi biraz daha kaldırıp içeri girdiler. Kâmil Efendi arkadaki küçük bölümden çıktı. Gömleğinin düğmesi yanlış iliklenmiş, saçları her zamankinden dağınıktı.

“Hayırdır,” dedi. “Sabah sabah cenaze evi gibisiniz.”

Münir, “Belki de öyledir,” diye mırıldandı.

Kâmil Efendi duydu mu duymadı mı belli etmedi. Sandalyeye oturup gözlüğünü taktı. “Söyleyin bakalım.”

Ali Asaf, dün gece olanları baştan sona anlatmadı. Bazı ayrıntıları ayırdı. Saatçi Avni’nin üst katına gittiğini, bir adamla konuştuğunu, sonra odasında defter bulduğunu, Münir’in getirdiği çantayı… Kâmil Efendi dinlerken hiç söz kesmedi. Sadece “hı”, “öyle mi” gibi yaşlı dükkân sahiplerine mahsus kısa sesler çıkardı. Sonra ajandayı, zarfları, cebi saati tek tek inceledi.

Cep saatini eline alınca yüzü ciddileşti.

“Bunu tanıyorum,” dedi.

Ali Asaf ile Münir aynı anda ona döndü.

“Kimin?”

“Rıza’nın.”

“Kim bu Rıza?” dedi Ali Asaf.

Kâmil Efendi saati avucunda çevirdi. “Rıza Noyan. Saatçi Avni’nin çırağı sayılırdı. Çırak dediğim, dükkânda dururdu. Esnaf çocuğu gibi. Eli de iyiydi. Fakat saatten çok yazıya yatkın tarafı vardı. Ara sıra dergiye bir şeyler gönderdiğini duyardık. Sonra bir anda kayboldu.”

“Nereye?”

“Kimi Ankara dedi, kimi akıl hastanesine düştü dedi, kimi vapurla İstanbul’a kaçtı dedi. Bu memlekette kaybolan adama herkes kendi hayaline göre son yazar.”

“Sen neye inanıyorsun?” dedi Münir.

Kâmil Efendi, gözlüğünün üstünden baktı. “İnanmak başka, bilmek başka. Ben şunu bilirim: Rıza, kaybolmadan üç gün önce buraya geldi. Bana eski dergiler sordu. Özellikle nekroloji yazıları. Ölüler için yazılanlar. Sonra dedi ki, ‘Bir insanın hakkında yazılanları okuyarak öldüğünü anlaması mümkün mü?’ Ben de ‘ölmediysen niye anlayasın’ dedim. Güldü. O gülüşü sevmedim. Adam kendi üstüne dışarıdan bakmaya başlamış gibiydi.”

Ali Asaf, ajandadaki tekrar eden tarihlere işaret etti. “Bu 23 Teşrinisani ne olabilir?”

Kâmil Efendi bir süre düşündü. “Avni’nin karısı o tarihte ölmüştü galiba,” dedi. “Yok, dur. O değil. Hah… mahallede eski kıraathane yangını vardı. Yıllar önce. Küt diye çıktı, üç kişi öldü, raflar yandı, bir sürü dergi kül oldu. Tarih oydu sanki.”

“Yangınla bunların ilgisi ne?” dedi Münir.

“Yangında ölenlerden biri Leman’dı.”

Odadaki hava bir an sıkıştı.

“Leman kim?” diye sordu Ali Asaf.

Kâmil Efendi, bu isme gelince nedense daha yavaş konuştu. “Leman… Leman Hanım derlerdi. Gençliğinde daktilo kullanır, mektup yazardı milletin yerine. Bir nevi arzuhalci gibi düşün. Sonra özel ders verdi, sonra bir süre belediye kütüphanesinde çalıştı. Çok iyi okurdu. İyi okurların yüzünde bir tür acı sebat olur ya, ondan vardı. Mahalleye fazla büyük gelirdi. Yürüyüşünden bile belli olurdu. Her adımı sanki yanlış sokağa düşmüş bir cümlenin düzeltmesi gibiydi.”

“Öldü mü?” dedi Ali Asaf.

“Yangında öldü dediler.”

“Dediler?”

“Cesedi tam bulunamadı. İşte öyle şeyler.”

Münir, “Dün gece kadın ‘Leman’ı yaşayan sanmayın’ demişti,” dedi.

Kâmil Efendi’nin parmakları saatin kapağında durdu. “Hangi kadın?”

Münir anlattı. Yaşlı kadını, yüzünü tarif edemeyişini, minibüsteki tuhaf konuşmaları. Kâmil Efendi bir süre sonra dudaklarını birbirine bastırdı.

“Cavidan olabilir,” dedi.

“Cavidan kim?” Ali Asaf’ın sesi bu kez daha hızlı çıktı.

“Kütüphane memuresiydi bir ara. Sonra stenograf oldu, mahkeme kâtibi oldu, en son neye dönüştü bilinmez. Konuştuğun cümleyi unutmayan kadınlardandı. Böyle insanlardan çekinmek lazım. İnsan, kendini zamanla unutarak yaşar; biri bütün laflarını saklarsa rahat edemez.”

“Şimdi nerede?”

“Bilmiyorum. Uzun süredir görmedim.”

“Kaç yaşında?”

“Kaç yaşında olduğunu yıllar önce de bilmiyorduk. Kimi kadının yüzü zaman tutmaz. Gördüğünde kırk dersin, on yıl sonra yine kırk dersin. Sonra bir gün aniden doksan görünür.”

Ali Asaf, masanın kenarına oturdu. Romana benzer hayatlar artık onu heyecanlandırmaktan çok sıkıştırıyordu. İlk bölümde çevresindeki insanları sınıflayarak rahatlayabiliyordu: sahici okur, sahte hevesli, koleksiyoncu, bilge, avcı… Şimdi ise her yüzün arkasında ikinci, hatta üçüncü bir metin açılıyordu. İnsanlar tür olmaktan çıkıp olay haline gelmeye başlamıştı. O andan sonra hiçbir mahalle esnafı, hiçbir öğretmen, hiçbir minibüsçü, hiçbir yaşlı kadın düz çizgide kalamazdı.

Tam o sırada sahafın zili çaldı.

Üçü birden kapıya yöneldi.

İçeriye genç bir kadın girdi. Başında koyu renk eşarp yoktu; saçları ensede gevşekçe toplanmış, yüzünde uykusuzluğun değdiği hafif morluklar vardı. Uzun boylu, ince yapılı. Elinde yıpranmış bir dosya taşıyor. Üzerinde ne pahalı ne ucuz sayılacak, zamana dayanıklı türden bir pardösü. Girişindeki kararsızlık, dükkânı ilk kez görenden çok, yıllar sonra dönenden bir kararsızlıktı.

Kadın içeri girer girmez ilk bakışı Kâmil Efendi’ye, ikinci bakışı masadaki kırmızı ajandaya düştü. Yüzü değişmedi. Bu da dikkat çekiciydi. İnsan bazı nesneleri görünce donup kalmıyorsa, ya hiçbir şey bilmiyordur ya da çok şey biliyordur.

“Affedersiniz,” dedi. “Erken geldim galiba.”

Sesi alçaktı, yine de cümleyi açıklıkla taşıyordu.

Kâmil Efendi doğruldu. “Kimi aradınız?”

Kadın, dükkâna bir bütün olarak baktı. Raflar, soba, masa, üç adam, ajanda. Sonra doğrudan Ali Asaf’a dönüp sordu:

“Defter size mi geldi?”

Münir hafifçe küfretti, dudak arasında.

Ali Asaf kadınla göz göze geldi. Böyle bakışmalarda insan karşısındakini tanımaz; yine de önceden duyduğu bir cümleye benzetir. Kadının bakışında tam da öyle bir şey vardı. Sanki Ali Asaf onu görmüyor, daha önce işitmişti.

“Siz kimsiniz?” dedi.

Kadın dosyayı göğsüne bastırdı. “Bunu bana hep soruyorlar. Son yıllarda daha çok. Ben, Leman’ın yeğeniyim.”

Kâmil Efendi’nin dudağı seğirdi. “Leman’ın yeğeni olmaz.”

Kadın, “Olur,” dedi, “ailesi konuşmuyorsa da olur.”

“Madem öyle, adınız ne?”

“Nevin.”

“Soyadınız?”

Kadın hafifçe gülümsedi. “Bu kadar çabuk nüfus müdürlüğüne dönmeyelim, Kâmil Bey.”

Kâmil Efendi irkildi. “Beni tanıyorsunuz demek.”

“Çocukken dükkânınıza gelirdim. Arka raftan bana hep yanlış kitap verirdiniz.”

“Yanlış kitap yoktur.”

“Yanlış yaşta kitap vardır.”

Bu cümle, dükkânda kısa süreli bir sessizlik doğurdu. Kâmil Efendi’nin yüzüne bakılırsa kadını hatırlamış gibiydi. Ali Asaf ise Nevin isminin sesiyle yetinmek istemiyor, kadının hayatının hangi açıklıktan buraya girdiğini merak ediyordu.

“Defteri nereden biliyorsunuz?” diye sordu.

Nevin, dosyayı masaya bıraktı. Dosyanın içinden sararmış daktilo sayfaları, karbon kopyalar, iki fotoğraf ve siyah kurdeleyle bağlanmış ince bir tomar çıktı.

“Çünkü teyzem Leman, ölmeden önce bana bir cümle bıraktı,” dedi. “Daha doğrusu, öldüğü söylenen günün sabahında. ‘Bir gün bir çocuk gelecek; kitaplara insanlardan fazla inandığı için başı belaya girecek. Defter ona varırsa dosyayı bekletme,’ dedi. Çocuktan kastı siz miydiniz, onu yıllardır bilmiyordum.”

Münir, “Ali Asaf çocuk sayılmaz,” diye mırıldandı.

Nevin, ilk kez ona baktı. “Bu işte yaş, sandığınızdan daha yavaş ilerliyor.”

Ali Asaf dosyanın içindeki fotoğraflardan birini aldı. Siyah beyaz fotoğrafta beş kişi görünüyordu. Eski kıraathane gibi bir yerde, duvarları kitap ve saatlerle çevrili bir masanın etrafında oturuyorlardı. Fotoğrafın kenarı yanmış, iki köşesi kopmuştu. Yüzlerden ikisi seçilmiyordu. Biri genç bir erkekti; gözlerinde dik başlı bir hüzün vardı. Biri kadın; yüzü hafif yana dönük, belli belirsiz gülümsüyor. Biri yaşlı sayılabilecek bir adam; kulağının arkasında tornavidaya benzeyen çizgi. Biri bıyıklı, kalın kaşlı. Son kişi ise net değildi.

“Şunlar kim?” dedi Ali Asaf.

Nevin fotoğrafa bakmadı. Sanki isimleri ezbere biliyordu. “Avni. Rıza. Leman. Cavidan. Hacı Veli.”

Münir usulca, “Dedem,” dedi.

“Evet,” dedi Nevin. “Deden.”

Ali Asaf’ın elleri hafifçe gerildi. Eşyalar değil, kişiler de yavaş yavaş aynı masaya toplanıyordu.

“Bu neyin fotoğrafı?”

Nevin kısa bir nefes aldı. “Toplantının.”

“Nasıl toplantı?”

Kadın, dosyadaki daktilo sayfalarından birini çekip önüne koydu. Sayfanın üstünde başlık vardı:

GEÇ KALANLAR CEMİYETİ
Muvakkat İç Nizamname Taslağı
Taslak No: 3 / İptal edilmemiş nüsha

Münir başını kaşıdı. “Cemiyet mi?”

Kâmil Efendi, başlığı okur okumaz yüzünü buruşturdu. “Allah Allah…”

Ali Asaf sayfayı eline aldı. Metin, eski resmî dil ile tuhaf içli cümleler arasında gidip geliyordu. İlk maddede şöyle yazıyordu:

“Vaktiyle söylenmiş yahut yazılmış kelimeler, sahipleri toprağa karışınca sahipsiz kalmaz. Onları gereği gibi işitenler, geç kalmış da olsalar aynı meclise dâhil sayılır.”

İkinci maddede:

“Cemiyetin gayesi, unutuşa teslim olmuş metinlerin dolaşımını sürdürmek, yanlış okumanın açacağı felaketleri önlemek, ölülerle diriler arasında usulsüz temas kurulmasına mani olmaktır.”

Üçüncü maddede şu cümle yarım bırakılmıştı:

“Bir metin, sahibinden kopup yanlış hayatlara karışırsa…”

Gerisi yanmıştı.

Ali Asaf, kâğıdı aşağı indirdi. O anda romancılıkla delilik arasında çok eski bir akrabalık bulunduğunu düşündü. İnsan, metinlerin hayata karıştığına inanırsa büyük kitap da yazabilir, kendini de yiyip bitirebilir. Belki ikisi aynı kapıdan geçer.

“Bu nizamnâme gerçek mi?” dedi.

Nevin gözlerini doğrudan ona çevirdi. “Gerçek kelimesinden ne anlıyorsunuz?”

Ali Asaf istemsizce ikinci bölümde duyduğu cümleyi hatırladı. Gerçek, alıştığın şeyle sınırlı değildi. Bu tekrar hoşuna gitmedi. Sanki farklı ağızlardan aynı oyunun içine çekiliyordu.

“Bana aynı cümlelerle gelmeyin,” dedi, biraz sert. “Benim asabım bozuk olabilir, hayal gücüm de geniş olabilir. Yine de kukla değilim. Bu defter odama nasıl geldi? O adam kimdi? Sizler birbirinizi gerçekten tanıyor musunuz? Yoksa ben mahalle çapında berbat bir şakanın içindeyim?”

Münir, “İyi bağırdın,” dedi. “Lâzımdı.”

Nevin bağırıştan ürkmedi. Bu da Ali Asaf’ı daha çok gerdi.

“Şaka olsaydı,” dedi kadın, “kimse yıllarca beklemezdi.”

“Yıllarca neyi beklediniz?”

“Sizi.”

Bu cevap, hazır bir cümle gibi gelse de Nevin’in yüzünde yapay durmadı. Tam tersine, uzun süredir taşınmış yorgun bir hakikat gibi çıktı ağzından. Yine de Ali Asaf’ın içindeki itiraz dinmedi.

“Neden ben?”

Nevin, dosyadaki ikinci fotoğrafı çıkardı. Bu kez fotoğrafta genç sayılabilecek bir kadın vardı. Eski bir okul sırasına oturmuş, dizlerinin üstüne daktilo koymuş, pencereden dışarı bakıyordu. Fotoğrafın arkasına kurşun kalemle şunlar yazılmıştı:

“Leman. Beklemeyi erken öğrenenlerden.”

Nevin, fotoğrafı okşar gibi tuttu.

“Teyzemin başına gelenler yüzünden,” dedi. “Leman Hanım, mahallede iyi okur diye bilinirdi, o kadar. Oysa öyle değildi. Yazı taşıyan kadınlardan biriydi. Mektup, müsvedde, daktilo kopyası, yarım kalmış roman, saklanması gereken defter… Güvenilir olduğu için değil, fazla görünmediği için. Görünmeyen insan, büyük işlerin en iyi taşıyıcısıdır. Sonra bir gece bir metin kayboldu.”

“Hangi metin?” dedi Ali Asaf.

“Nizamnâme değil. Daha tehlikelisi. Adını dosyada bile tam yazmıyorlar. ‘Büyük Tutanak’ diye geçiyor. İçinde kimi ölülerin hangi okurlarda yaşamaya devam ettiği, hangi satırların kimde yeniden parladığı, hangi kitabın yanlış ele geçerse kimin hayatını bozacağı… böyle şeyler. Saçma geliyor, biliyorum. Fakat saçma olan her şey yalandan ibaret sayılmıyor.”

Münir, “Benim dedem de okuyordu bir şeyler millete, demek bunun içinmiş ha?” dedi.

Nevin ona baktı. “Deden sese güvenilen adamlardandı. Ses, bazen mürekkepten daha emniyetli saklar.”

Kâmil Efendi homurdandı. “İyi de madem böyle cemiyet, meclis, nizamname vardı; mahallede niye kimsenin haberi yok?”

Nevin’in yüzünde kısa bir acı tebessüm belirdi. “Çünkü mahallede haber diye dolaşan şeylerin çoğu, hakikatin en sığ yüzüdür. Esas işler görünmez yerlerde yürür.”

Ali Asaf masaya eğildi. “Peki Leman’a ne oldu?”

Nevin’in parmakları dosyanın kenarında kilitlendi. Bu kez cevap verirken sesinde ilk kez çatlak duyuldu.

“Yangın gecesi teyzem kıraathaneye gidiyor. Resmî hikâye böyle. Oysa o gece oraya gidip gitmediğini bilen yok. Yalnız ertesi gün masanın altında yanmış kâğıtlar bulunuyor. Bir de teyzemin daktilosunun kurşun gibi ağır bir tuşu. Cesedi yok. Mezar yok. Sonra dosya bana geldi. Nasıl geldiğini sormayın. Çocuk yaşta öğrenilen bazı teslim alışlar anlatılmaz. Yıllarca bekledim. Sonra geçen hafta dosyanın arasından düşen kâğıtta bir isim gördüm: Ali Asaf.”

Bu ismi duymak, Ali Asaf’ın omzuna görünmez bir el konması gibi oldu. İnsan, kendi adını yabancı bir tarihin içinde görünce aniden yaşlanır.

“Nerede yazıyordu?”

Nevin, dosyanın içinden küçük bir kağıt parçası çıkardı. Kağıt, sanki bir metnin kenarından yırtılmıştı. Üstünde yalnızca şu satır vardı:

“…geç kalan okur, postacının evinden çıkacak; adı Ali Asaf ise…”

Devamı yoktu.

Münir, “Postacının evi…” diyerek Ali Asaf’a baktı.

Kâmil Efendi ise bu kez büsbütün susmuştu. Yaşlı sahafların sessizliği, gençlerin heyecanından daha gürültülüdür. Ali Asaf onun yüzüne bakınca şunu sezdi: Kâmil Efendi’nin bildiği şey, söylediğinden fazlaydı.

“Sen ne saklıyorsun?” dedi birden.

Kâmil Efendi kaşlarını kaldırdı. “Ben mi?”

“Evet, sen. Hepimiz buraya sabahın köründe mektup, dosya, yangın, cemiyet konuşmaya toplandık. Sen de saati, ismi, tarihi tanıyorsun. Hâlâ yarım cümlelerle dolaşıyorsun.”

Kâmil Efendi ağır ağır ayağa kalktı. Yüzündeki çizgiler sertleşti.

“Ben saklamıyorum,” dedi. “Ben ayakta tutuyorum. Arada fark var. Bazı şeyler konuşulmazsa korunur. Konuşulursa büyümez, dağılır. Siz gençsiniz, her şeyi öğrenmek istiyorsunuz. Öğrenmek, taşıyabileceğiniz manasına gelmez.”

Ali Asaf da ayağa kalktı. “Taşıyıp taşımayacağıma ben karar veririm.”

“Hayır,” dedi Kâmil Efendi. “Asıl felaket de bu zannedilir zaten.”

Dükkânda bir an için herkesin nefesi birbirine değdi. Sonra Münir araya girdi.

“Tamam,” dedi. “Bağrışmayın. Bağrılacaksa başka yere saklayalım.”

Nevin, dosyadan son bir kâğıt daha çıkardı. “Bağırmadan şu okunabilir.”

Kâğıt daktiloyla yazılmıştı. Üst başlığı yoktu. Sadece tarih vardı: 24 Teşrinisani. Yani yangından bir gün sonra. Altına şu metin düşülmüştü:

“Toplantı yapılamadı. Eksiklik var. Leman yok. Rıza gelmedi. Avni saati kurmak istedi, saat sustu. Hacı Veli, ‘ses yanlış yere gitti’ dedi. Cavidan kayıt tutmadı. İlk kez. Bu, gelecekte ağır neticeler doğurabilir. Tutanak tamamlanmadan kapatıldı.”

Altına imza yerine yalnız şunlar yazılmıştı:

“Kayıt dışı bırakılmış nüshadır.”

Ali Asaf kâğıdı bırakırken zihninde tek bir şey çınlıyordu: Cavidan kayıt tutmadı. İlk kez.

Kayıt tutan insanın ilk susuşu, bazen en büyük bağırıştır.

“Cavidan’ı bulmalıyız,” dedi.

Nevin başını salladı. “Ben de o yüzden geldim.”

Kâmil Efendi alçak sesle, “Bulamazsınız,” dedi.

“Neden?”

“Çünkü Cavidan bulunacak kadın değildir. Bulunduğunda da ya geç kalmış olursunuz ya fazla erken.”

Bu, Nihat Suavi’nin “erken” deyişini çağırdı Ali Asaf’a. Herkes aynı ağın başka düğümünden konuşuyor gibiydi.

“Sizce nerededir?” diye sordu Nevin.

Kâmil Efendi bir süre raflara baktı. Sanki cevabı kitap sırtlarından seçiyordu.

“Eski adliye lojmanlarının arkasında, terk edilmiş matbaa var ya…”

Münir hemen atıldı: “Kurşunlu Han’ın yanı?”

“Evet. Onun bodrumunda bir arşiv bölmesi olduğu söylenirdi. Su aldı, kapandı, fare bastı derlerdi. Yalan da olabilir. Cavidan, kâğıdı nemden korumayı bilen kadınsa orayı seçmez. Fakat başkasının orayı seçmeyeceğini biliyorsa tam oraya gider.”

Ali Asaf, “Bu nasıl mantık?” dedi.

Kâmil Efendi omuz silkti. “Zekâ dediğin şey, bazen düz mantığı bozmaktan ibaret.”

Nevin dosyayı topladı. “Bugün gitmeliyiz.”

Münir kaşlarını çattı. “Gündüz mü?”

“Neden olmasın?”

“Çünkü gündüz insanı görüyorlar.”

“Gece de insan kendini fazla görüyor,” dedi Nevin. “Hangisi daha tehlikeli, emin değilim.”

Bu cevap Münir’i susturdu. Ali Asaf ise kararın çoktan verildiğini hissetti. Romanlarda bazen kişi karar aldığını sanır; oysa karar sahnenin içine çoktan yerleşmiştir. Onun görevi yalnızca ayağa kalkmaktır.

Sahafın önünden çıktıklarında şehir öğleye yaklaşan bir canlılığa girmişti. İşportacılar sesleniyor, taksi durağında şoförler çay karıştırıyor, okuldan çıkan çocuklar cips paketlerini yere atarak konuşuyordu. Böyle saatlerde kimse bir mahallenin görünmeyen tarihini araştırmaya gidildiğini düşünmez. Şehir, en büyük sırları gündüz vakti saklar. Herkes birbirinin önünden geçer, kimse kimsenin içinden geçeni bilmez.

Yol boyunca dördü yan yana gitmediler. Önce Münir önden yürüdü, sonra Nevin, biraz geride Ali Asaf, en sonda Kâmil Efendi. Sanki küçük bir cenaze alayı gibi; kimin öldüğü belli değil, kimin gömüleceği meçhul.

Kurşunlu Han’ın yanındaki eski matbaa, şehrin unutulmaya bırakılmış organlarından birine benziyordu. Camları kırık, duvarlarında ıslaklık lekesi, giriş kapısında sökülmüş tabela izi. İçeri girince ağır rutubet, pas ve eski mürekkep kokusu çarptı yüzlerine. İnsan, eskimiş baskı yerlerine girince kelimenin de cesedi olduğuna inanıyor. Harf kokusu, başka hiçbir şeye benzemez. Ne eve ne dükkâna ne mezara. Üçünün ortasında bir yere.

Bodruma inen merdivenler dar ve karanlıktı. Münir cebinden küçük el feneri çıkardı. “Minibüste lazım oluyor,” dedi. Kimse niye yanında fener taşıdığını yadırgamadı. Böyle günlerde her alışkanlık önceden hazırlanmış gibi görünür.

Aşağı indiklerinde duvarda eski gazete tomarları, küflenmiş kutular, devrilmiş metal dolaplar gördüler. Sağ köşede, diğerlerine göre daha sağlam duran demir kapaklı bir bölüm vardı. Üstüne tebeşirle vaktiyle yazılmış bir şey, nem yüzünden silinmişti.

Nevin kapağa yaklaştı. Parmağıyla paslı halkayı yokladı.

“Burayı daha önce gördüm,” dedi.

“Ne zaman?” dedi Ali Asaf.

“Çocukken. Teyzemle gelmiştim. Bana aşağı bakma demişti.”

“Baktın mı?”

“Baktım. Çocuk merakı işte.”

“Ne gördün?”

Nevin, halkayı çekmeyi bırakıp ona döndü. “Bir masa. Masanın üstünde açık duran defter. Bir de duvardan duvara saat sesi.”

Ali Asaf’ın omurgasında soğuk bir çizgi yürüdü. Aynı sahne, başka yaşta, başka gözde, aynı ürpertiyle kalmıştı demek.

Münir el fenerini yukarı tuttu. “Açalım mı?”

Kâmil Efendi bu kez geri çekildi. “Ben burada beklerim.”

“Niye?” dedi Ali Asaf.

“Çünkü bazı kapılar gençlerin eliyle açılmalı. Yaşlıların eli titremez sanılır. Titrer. Üstelik yaşlı, açtığı şeyin bedelini daha çabuk anlar.”

Bu cümleye kimse itiraz etmedi. Münir halkayı kavradı, zorladı. Kapak ilk hamlede açılmadı. İkinci hamlede metalden hırıltıya benzeyen bir ses çıktı. Üçüncüde birden bırakıverdi.

İçeriden serin değil, kuru bir hava geldi. Bu şaşırtıcıydı. Bodrumlarda nem olur; burada sanki uzun süre kapalı tutulmuş kâğıt dolabı gibi korunaklı bir hava vardı.

Nevin öne geçti. Ali Asaf ardından girdi. Münir ışığı tuttu.

İçerisi küçük bir arşiv odası değil, neredeyse gizli çalışma odasıydı. Duvara yaslı raflarda kutular, bağlanmış gazeteler, defterler, makaralı teypler, kırık çerçeveler. Ortada tozlu masa. Masanın üstünde gerçekten açık duran bir defter vardı. Yıllardır kimsenin dokunmadığı yerlerde görülen o durgun düzen burada yoktu. Tam tersine, sanki biri az önce kalkmış gibiydi.

Ali Asaf masaya yaklaştı.

Defterin açık sayfasında tek cümle yazıyordu:

“Ali Asaf, bu satırı okuyorsan iki ihtimal var: ya çok geç kaldın ya da kimseyi uyandırmadan gelmeyi başardın.”

Yazı, bu kez kendi el yazısı değildi. İnce, dengeli, eski terbiyeli bir el. Nevin, cümleyi okur okumaz nefesini tuttu.

“Bu Cavidan,” dedi.

“Nasıl anladın?”

“Çünkü teyzemin dosyalarındaki düzeltmeler böyleydi. Kelimenin içinden bile hiza çıkarırdı.”

Ali Asaf sayfayı çevirmek için elini uzattı.

Tam o anda, arşivin derin tarafından bir ses geldi.

Ne insan adımı gibi, ne de raf düşmesi.

Daha çok, kurmalı büyük bir saatin yıllar sonra yeniden işlemeye başlarken çıkardığı o toplu, boğuk, kemikli ses.

Ardından karanlığın içinden bir kadın sesi duyuldu.

“Sayfayı şimdi çevirme,” dedi. “İlk yanlışını erken yapmış olursun.”

Üçü de olduğu yerde kaldı.

El fenerinin ışığı titredi.

Ve o an, karanlığın içinden yavaşça bir sandalye sesi sürüklendi.

DEVAMI HAFTAYA

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yekta Özdem Arşivi

Saatler, Kitaplar ve Ölüler- 2. Bölüm

01 Nisan 2026 Çarşamba 10:02

Kitabevi giderse şehir ne kadar kalır?

18 Mart 2026 Çarşamba 15:02

Bülent Akyürek öldü diyeler…

11 Şubat 2026 Çarşamba 10:16

İkinci Yeni’nin terazisi

04 Şubat 2026 Çarşamba 09:36

Alkışsız sahne

21 Ekim 2025 Salı 17:39

Kırık aynalar

26 Ağustos 2025 Salı 15:32