Saatler, kitaplar ve ölüler-1: Ölüler sizden önce geldi

Orta direk mahallelerinin dar sokaklarında, sahaf raflarında, suskun evlerinde, kirli ışıklı akşamlarında dolaşan Ali Asaf, edebiyatı hayatın kenar süsü saymayan genç bir adamdır. Onun aradığı, kitaplardan konuşan bir çevre kurmaktan çok, kelimenin yükünü taşıyabilecek sahici insanlara rastlamaktır. Şiiri gösterişe çevirenler, romanı hava atma malzemesi yapanlar, kitap biriktirip metne uğramayanlar, sessiz bilgeler, gizli okurlar, kırık hayatlar derken mahalle, Ali Asaf’ın gözünde yavaş yavaş başka bir mânâya açılır. Sonra bir gece, eski bir saatçinin üst katına çağrılır. O saatten sonra okuduklarıyla yaşadıkları, ölülerle diriler, hafıza ile hezeyan, vefa ile hakikat birbirine karışır.

Tefrika boyunca derinleşecek bu roman, sadece hikâye anlatmayacak; okuru, edebiyatın insan ruhunda açtığı gizli dehlizlere de indirecek.

BİRİNCİ BÖLÜM
Ölüler Sizden Önce Geldi

Ali Asaf’ın ilk kusuru, kitapları insanlardan daha dikkatle dinlemesiydi. Mahallede kimse buna kusur demezdi gerçi; kusur sayılacak şeylerin listesi başka yerlerde hazırlanır, başka sofralarda çoğaltılır, sonra orta direk evlerin duvarlarına görünmez çivilerle asılırdı. Vaktinde evlenmemek, doğru iş tutmamak, bir dükkânın başına geçmemek, eli ekmek tutarken başka âlemlere dalmak, hele bir de kahve köşelerinde futbol yerine roman konuşmak… İşte bunlar mühim meselelerdi. Ali Asaf ise bu görünmez listenin karşısında yıllardır usulca duran, adını sildirmeye de ekletmeye de yanaşmayan garip mi garip bir adamdı. Gerçi mahallelinin gözünde tam tembel sayılmazdı ama tam çalışkan da görünmezdi. Aylak denemez, düzenli yaşadığı da söylenemezdi. Bilirsiniz, böyle belirsiz tipler halk arasında tedirginlik doğurur. İnsanlar açık kusura tahammül ederken muğlak olana sinirlenir nitekim.

Otuzuna yaklaşmıştı. Ona bakanlar, yüzünde erken başlamış yorgunlukla geç kalmış bir gençliğin tuhaf ortaklığını sezerdi şıp diye. Alnı genişçe; kaşları, bir cümleyi bitirmeden öbürüne geçen adamların kaşları gibi hafif çatık dururdu. Bıyık bırakmaya iki kere heves etmiş, ikisinde de vazgeçmişti; aynaya bakınca kendini roman kahramanı gibi görmenin ayıp sayılacağı kanaatine varmıştı her seferinde. Saçlarını sağdan ayırırdı; rüzgâr buna her gün itiraz ederdi. Gömleklerinin yakası tam kirli görünmez, pek temiz de durmazdı; sanki her sabah giyinmeden önce hayatla ufak bir pazarlığa girişiyor, sonunda ‘şimdilik böyle olsun’ diyerek çıkıyordu evden.

Kendi hakkında konuşmaktan hoşlanmazdı. Kendi içinde konuşmaktan ise vazgeçemezdi. İçinde, bazen birbirine pek benzemeyen sesler yaşardı. Biri kitapları ciddiye alan, kelimelerin gölgesinde bile ahlâk arayan, cümlenin sırtına yüklenen niyetin hesabını tutan ince huylu bir sestir. Öteki, mahalle aralarında pişmiş, insanın büyük laflar söyleyip küçük işler çevirdiğini görmüş, kurnazlığa burun kıvırırken gizlice hayranlık da besleyen bir ses. Üçüncü bir ses daha vardı, amma velâkin onu kendisi de pek sevmezdi. Eski kitapların arasından yükselir, ölü yazarlara akrabalık vehmeder, yaşayanlara şüpheyle bakar, kalabalık bir dünyada yanlış yüzyıla düştüğünü fısıldardı. İşte Ali Asaf’ın asıl derdi, hayatını bu seslerin kavgası arasından geçirmeye çalışmaktı.

Edebiyatı sevdiğini söylemek yetersiz kalır. Bazı insanlar şiir sever, bazıları roman, bazıları da kitap kapağı kokusunu sevdiğini sanır. Ali Asaf, edebiyatı bir meşgale, kültür süsü, yalnızlık ilacı, kadın tavlama numarası, sosyal çevre parolası, yahut da vitrinde iyi durma marifeti saymıyordu. Onun için edebiyat, dünyanın aslîyüzüne yaklaşmak adına icat edilmiş en ciddi hileydi.

İnsan, içinden geçenleri doğrudan söyleyince ya yalan söyler ya da kabalaşır; edebiyat devreye girince insan, dolanarak hakikate yaklaşır. Ali Asaf böyle düşünürdü. Sevdiği şairlerin çoğu ölmüştü. İnandığı romancıların önemli kısmı toprağa karışmıştı. Eski dergilerde kalan sesler, kıraathanelerin buharı, sararmış sayfalara sinmiş tütün ve mürekkep, onun için yaşayan pek çok insandan daha canlıydı. Bu hâl, elbet biraz hastalıklıydı. O da bunu sezerdi. Fakat insanın en temiz yanı çoğu zaman hafif hastalıklı yerinden çıkar. Bir kez daha hatırına gelince bunlar içi cız etti, ciğeri delindi adeta; ne güzel isim; ‘Ciğerdelen!’

Ali Asaf, akşamları odasına çekildiğinde kimi vakit lambayı söndürür, dışarıdan sızan sokak ışığıyla kitapların sırtına bakardı. Rafın sağ köşesinde şiirler, solda romanlar, altta denemeler, çekmecede dergi koleksiyonları… Düzen kurmaya çalışır, sonra bozardı. Yazarlara göre dizer, sonra dönemlere göre ayırır, ertesi hafta renklerine göre bakmayı dener, en son ‘hepsi birbirine komşu olsun’ diyerek karıştırırdı. Kitapların da insanlar gibi birbirini sevip sevmediğini düşünürdü. Bazı ciltler yan yana gelince sükûnet doğar, bazıları kavga eder gibi köpürürdü. İncecik bir şiir kitabının yanına ağır ciltli tarih kitabı konulunca, rafta sınıf farkı oluştuğunu bile sezmişti bir gece. Bunu kimseye anlatmamıştı. İnsan, aklını muhafaza etmek için bazı cümleleri ağzının içinde çürütmek zorunda kalır ne de olsa.

Mahalleleri şehrin tam kenarında değildi; merkez sayılan yerlerin biraz dışında, eski ile yeni arasında kalmış yorgun bir bölgedeydi. İki katlı evler, sonradan çıkılmış kaçak üçüncü katlar, çinko çatılar, sıvası dökülmüş duvarlar, penceresinden dantel sarkan salonlar, kapı önünde terlikler, sabah erken saatlerde fırına giden çocuklar, akşamüstü dükkân kepenklerine yaslanıp memleket kurtaran adamlar… Caddeye doğru inildikçe telefoncu, kuruyemişçi, emlakçı, fotokopici, terzi, bir zincir market, iki çay ocağı, üç berber ve zamanın insafına terk edilmiş tabelalar sıralanırdı. Köşe başlarında yarım kalmış bir hayat, her duvarda üstü üste yapışmış ilanlar: kiralık daire, özel ders, kayıp kedi, satılık koltuk, hatim duası, sünnet mevlidi. Mahalleli, büyük olay üretmeyip küçük olayları da uzatarak yaşatan insanlardan müteşekkildi. Bu yüzden herkes birbirini biraz-cık tanır, biraz da yanlış tanır, en çok da bilmek istediği gibi tanırdı.

Ali Asaf’ın babası emekli postacıydı. Mektup taşımış bir adamın evinde büyümek, oğluna eski çağlardan kalma bir hüzün bırakmıştı. Babası, emeklilikten sonra iyice suskunlaşmış, gündüzleri cam kenarında oturup sokağı seyreden, akşamları haberleri izlerken yüzünü hafif buruşturan, çayı koyu içen birine dönüşmüştü. Annesi ev kadınıydı; evi, inatla ayakta tutan, masa örtülerini mevsime göre değiştiren, kavanoz kapaklarını mümkün mertebe aynı renkte seçen, komşuların acısını sevincini ölçülü bir merakla takip eden, oğlunun okumayla geçirdiği yılları önce sabırla, sonra hafif kaygıyla, en son da teslimiyetle karşılayan kadınlardandı. Ali Asaf’ın evdeki odası, annesine göre ‘derli toplu dağınıklık’, babasına göre ‘kitap mezarlığı’, kendisine göreyse yaşamak için kurduğu tek savunma hattıydı.

Geçimini tam olarak nasıl sağladığını mahallede kimse berrak biçimde bilmezdi. Ara sıra özel ders verirdi. Bazı yerel gazete ve dergilere yazılar yollar, kültür sanat sitelerine küçük değerlendirmeler yazardı. Bir sahafa haftanın belli günleri yardım eder, dükkânı toparlar, yeni gelen kitapları fişlerdi. Zaman zaman belediyenin kültür merkezinde panel düzenleyen bir tanıdık arar, ‘abi iki konuşmacıyı karşıla, sandalye diz, gelen yazarın kitabını masaya koy’ türünden işler çıkardı. Kazancı düzenli sayılmazdı. Hayatı da. Fakat her nedense tam dağılmıyordu. Belki kitabın olduğu yerde insan son anda kendini topluyordu, kimbilir belki de Ali Asaf’ın dağılma biçimi dışarıdan düzen sanılıyordu.

Asıl tutkusu, kendi gibi edebiyatı ciddiye alan insanlarla bir araya gelme, yaşama arzusuydu. Yalnızca okumak ona yetmiyordu. Bir cümlenin yankısını başka bir zihinde işitmek, bir şiirin ortasında susup kalınca karşısındaki yüzün aynı yerden yaralandığını görmek, sevdiği bir roman kahramanının adını andığında öbür gözde beliren karanlığı seçmek istiyordu. Asıl mesele, masada kelimenin hatırı bulunmasıydı. Ne var ki etrafında gördüğü manzara, bu arzunun çevresine ince bir alay perdesi çekiyordu.

Mahallede ve çevresinde edebiyata yakın duran ilk isimlerden biri İlhami’ydi. Bakkalın önünde durup müşteriye para üstü verirken bile bir yandan şiir mırıldanırdı. Şiiri, yaşamaktan çok söylemeyi sevenlerdendi. Defter taşır, müsait yerde çıkarır, başına tarih atar, ‘bu gece içime bir şey indi’ derdi. İçine inenin çoğu, başka şairlerin cümlelerine uzaktan akraba çıkardı. Bunu fark ettiğinde mahcup olmaz, ‘etkilenme diye şey var ağabey’ deyip geçerdi. İlhami’nin şiir sevgisinde hakiki bir sıcaklık bulunurdu gene de. Gösteriş karışırdı içine, heves kabarırdı, sesini ayarlayamazdı, mısra bitince yüzüne şair ciddiyeti yerleşse de gecenin bir vakti dükkânı kapatıp evine yürürken içinden bir kırıklık geçtiği hissedilirdi. İnsan, bütün yapmacıklığının ardında gene de gerçek olabilir.

Bir başka tip, Ferit’ti. Mahalle kahvesinde takım elbise ceketiyle oturur, kol saatiyle oynar, ‘kültürlü kızlar başka oluyor’ cümlesini haftada dört kere tekrar ederdi. Kitap ismi ezberler, yazarların isimlerini yanlış telaffuz eder, buna rağmen kendinden emin konuşurdu. Az sayfalı ince romanları özellikle seçerdi; elde taşınması kolay, kapakta şık durması önemliydi. Kahveye gelen üniversiteli kız grubunu görünce kitabı masaya bırakış açısı değişir, kahkaha tonuna bir medeniyet katmanı eklenirdi. Şiirden söz ederken sesi yumuşar, romandan söz ederken derinleşirdi; okuduğu metinle kurduğu bağ, sahaf poşetinin kulpu kadardı. Ali Asaf onu küçümser, sonra kendine kızardı. İnsanları büsbütün hor görmeye başlarsa romanlar niçin yazılmış olurdu?

Sonra Savaş vardı. Adına bakıp sert mizaca sahip sanılabilirsiniz, sanmayın, asıl tutkusu savaşmak değil, biriktirmek olan bir koleksiyoncu o. Kitap biriktirmek, dergi biriktirmek, imzalı nüsha kovalamak, sahaflardan ilk baskı toplamak, katalog hazırlamak, evde raf ölçmek, yeni raf yaptırmak, raf dolunca koli almak, koli dolunca yatak altına dizmek… Savaş okumaktan hoşlanırdı kuşkusuz; fakat okumanın önüne geçen bir mülkiyet hırsı taşırdı içinde. Bir kitabı ele geçirince onu bitirmek için sabırsızlanmaz, önce kabını siler, naylonla kaplar, ilk sayfaya kurşun kalemle alış tarihini yazar, sonra kendine ait bir mühür basardı. Ali Asaf, Savaş’ın odasında dolaşırken bazen kütüphane değil de küçük bir özel müze gördüğünü hissederdi. Orada kitapların ruhu değil, gövdesi ağırlık kazanmıştı. Savaş, “abi bak, imzalı,” derken gözlerinin içi parlar; metinden söz açılınca cümleleri kısa kalırdı. Kitap okuru ile kitap maliki arasındaki fark, onun evinde raf raf sergilenirdi.

Mahallenin sahici okurlarından biri Zerrin Hanım’dı. Kırklı yaşlarının sonlarında, devlet okulunda Türkçe öğretmeni, sesi ne fazla sert ne fazla müşfik, kalemini kırmızı değil mor kullanan, dersi kitap sevgisine boğmayan, metnin ahlakını önemseyen kadınlardan. Çarşıdaki sahafa uğrar, sessizce sorar, bulduğu kitabı poşete koydurur, kasada fazla konuşmadan çıkar giderdi. Onu ilginç kılan, bilgisini asla masaya koymamasıydı. Bilen insanın bir türlü kendini tutamayıp konuştuğu çevrelerde Zerrin Hanım’ın ölçüsü neredeyse tuhaf görünürdü. Ali Asaf bir defasında onunla bir öykü üzerine konuşmuş, kadının tek bir cümleyle üç eleştirmeni susturacak kadar kuvvetli bir sezgiye sahip olduğunu fark etmişti. Yıllardır aynı mahallede yaşayan pek çok kişi, Zerrin Hanım’ın ne kadar iyi okur olduğundan habersizdi. Bilgelik çoğu yerde gürültüsüz yaşar; bu yüzden geç fark edilir.

Mahalleye pek uğramayan, geldiğinde hava değiştiren bir adam daha vardı: Nihat Suavi. Emekli felsefe öğretmeni. Bir süre Ankara’da yaşamış, sonra hasta kardeşi için dönmüş, eski aile evine yerleşmişti. İnce, uzun, hafif kambur, gözlüğünü çıkarınca yorgunlaşan, takınca sertleşen yüzlerden. Her cümlesi uzun sürmezdi; durduğu yer uzun sürerdi. Konuşurken sanki ağzından kelime değil, seçilmiş hüküm çıkar. Kibirli denebilirdi; haklı çıkma alışkanlığı bulunan insanların hepsine bu ad verilir. Ali Asaf ise onda daha çetin bir şey seziyordu: Kendini kolay harcamama terbiyesi. Nihat Suavi kitaplardan söz ederken yazarı metne feda edebilen, modaya değer vermeyen, gençlere tepeden bakmayan, yaşlılara da otomatik saygı göstermeyen biriydi. Mahallede pek az insan onunla rahat konuşabilirdi. Çünkü adam, dinlerken bile insanı sınava alıyormuş hissi verirdi.

Bir de edebiyata ilgi duyar görünenler vardı. En geniş sınıf buydu. Belediyenin şiir akşamlarına giden, orada fotoğraf çekilip paylaşan, ‘ruhumu besledim’ yazanlar, kitap fuarından poşetle dönüp evde poşeti açmayanlar, bir romandan iki cümle altını çizip sonraki altı yıl o cümlelerle yaşayanlar, şair adını ezberleyip şiir okumayanlar, kitap ayracı koleksiyonu yapıp sayfa çevirmeyenler, sırf konuşurken ‘metin’ kelimesini kullanmak hoşlarına gittiği için edebiyat çevresine yanaşanlar… Ali Asaf bu kalabalığı her gördüğünde kimi zaman üzülür, arada güler, bazen de kendi saflığını sorgulardı. Çünkü edebiyatın çevresine üşüşen sahte heves, hakiki heves kadar eskiydi. Demek ki kitapların etrafında da dünya eksik olmuyordu.

Ali Asaf’ın en çok vakit geçirdiği yerlerden biri Kâmil Efendi’nin yeriydi. Dükkânın adı kapıda böyle yazsa da mahalle ‘sahaf’ demez, ‘eski kitapçı’ der geçerdi. Kâmil Efendi seksene yaklaşmış, boyu ufalmış, sesi incelmiş, yüzündeki çizgiler sayfaya benzer hâle gelmiş bir adamdı. Dükkân, karşılıklı iki raf, arada dar geçit, tavana kadar kitap, tavandan sarkan zayıf ampul, içeride tozla karışık kâğıt kokusu, dipte küçük soba, kenarda sandık, sandığın üstünde yıllardır tamir edilmeyi bekleyen eski bir radyo… Kâmil Efendi konuşmayı severdi; yine de gereksiz konuşmazdı. Edebiyatı sevdiği için değil, kitapla ömür geçirdiği için bilgeleşmişti. Aradaki fark mühimdir. Seven kişi coşar; ömür geçiren susar. Ali Asaf dükkâna uğradığında bazen raf dizer, bazen müşteriyle ilgilenir, bazen de Kâmil Efendi’nin anlattığı eski dergi kavgalarını, yazar kaprislerini, basımevi yangınlarını dinlerdi. Çoğu hikâye gerçek miydi, biraz süslenmiş miydi, kestirmek güçtü. Zaten sözlü hafızanın yarısı gerçeği korur, yarısı onu yaşanır kılar.

Mahallenin karşı sokağında oturan ve ilk bakışta edebiyatla pek ilgisi yok sanılan Münir de Ali Asaf’ın dikkatini çeken tiplerdendi. Gündüzleri minibüs şoförlüğü yapar, akşamları eve erken döner, kapı önünde tabureye oturup çekirdek çitlerdi. Kelime dağarcığı geniş görünmezdi. Gülüşü kaba sayılabilirdi. Fakat bir akşam Ali Asaf, onun elinde yıpranmış bir hikâye kitabı görünce şaşırmıştı. Münir, utanır gibi kitabı saklamış, sonra ‘geceden gece okuyorum’ demişti. Kimden duydun sorusuna da ‘babam anlatırdı, merak ettim’ cevabını vermişti. Sonra anlaşıldı ki adam, çocukluğunda yatalak dedesine yıllarca gazete ve tefrika roman okumuş; sesli okuma alışkanlığı, onda gizli bir merak bırakmış. Münir’in konuşurken kullandığı sert kalıp ile kitabı saygıyla tutan eli arasında öyle keskin bir karşıtlık vardı ki Ali Asaf, insanın özünü sınıfa, tahsile, görgüye bakarak okumaya çalışanların ne kadar yüzeyde gezindiğini bir kez daha anladı.

İşte Ali Asaf’ın etrafı böyle bir insan haritasıyla çevriliydi: sahiciler, özentiler, koleksiyoncular, avcılar, suskun bilgeler, görünür hevesliler, gizli okurlar, şiiri kendine süs yapanlar, romanı sığınak gibi kullananlar. Her biri başka telden konuşuyor, hepsi aynı şehirde yaşıyor, birbirinin ne olduğunu tam çözemiyordu. Ali Asaf ise bu dağınık insan topluluğu içinde, sanki büyük bir romanın oyuncu kadrosu istemeden kendi çevresinde toplanıyormuş duygusuna sık sık kapılırdı. Kimi gün bu, hoş bir hayaldi. Kimi gün de uğursuz bir işaret.

Çünkü o, insanların kitaba yaklaşma biçiminde kaderlerine dair ince bir iz bulunduğuna inanıyordu. Bir adam kitabı nasıl açıyorsa hayatı da öyle açıyordu. Sayfayı hoyrat çeviren, dostluğa da hoyrat yaklaşırdı. Altını çizmek için kalemi bastıran, dünyaya da bastırarak yaşardı. Hiç not almayan, acısını da içinde tutardı. İlk sayfaya tarih düşenler, hayatı kaydetmeye çalışırdı. Kitabı katlayıp cebine sokanlar, her şeyi biraz buruşturarak severdi. Ali Asaf bu tür hükümler verir, sonra kendi kendine gülümserdi. İnsan tanıma işini edebiyat tekniklerine bağlamak akıllıca sayılmazdı. Ne var ki onun aklı, düz mantığın sınırında gezmeyi çoktan bırakmıştı.

Bazen, özellikle yaz akşamlarında, mahallenin üstüne öyle bir ışık çökerdi ki sanki bütün evler çocukluklarını kısa süreliğine geri kazanırdı. Tenekeci sokağından gelen çekiç sesi uzakta bir metronom gibi vurur, camlardan yemek kokusu yükselir, caddede simitçinin son bağırışı duyulur, kadınlar balkonlardan çocuk çağırır, gökyüzü tam kararmadan serinlik sızardı. Ali Asaf böyle saatlerde yürümeyi severdi. Omzunda bez çanta, içinde bir kitap, bazen defter, bazen sahaf fişi. Şehrin asıl yüzünü o saatlerde gördüğünü düşünürdü. Gündüz herkes rol içindedir; akşamüstü roller gevşer. İnsan o sırada kendine biraz benzer. O da mahallenin akşamüstüne bakarak, ileride bir gün aradığı edebiyat çevresini burada, tam da bu sıradan insanların içinden kurabileceği ihtimaline tutunurdu. Büyük şehirlerin ünlü salonlarında, festival afişlerinde, boyalı kültür merkezlerinde değil; burada, bakkalın, öğretmenin, minibüsçünün, sahafın, emekli hocanın, kitap biriktiricisinin, şiir tüccarının arasında. Belki hakiki edebiyat hayatı tam da böyle kurulur diye düşünürdü: gösterişsiz, yaralı, inatçı, biraz da komik.

Ne var ki her hakiki arzu, zamanla kendine tuhaf gölgeler üretir.

Ali Asaf’ın içindeki arzu da son aylarda gölge vermeye başlamıştı. Önce küçük işaretlerdi bunlar. Eski kitapların arasında dolaşırken bazen bir ismin üstüne fazla uzun süre takılı kalması. Sanki o yazar az önce rafın arasından geçmiş gibi başını çevirip bakması. Kâmil Efendi dükkânın dip tarafında sayım yaparken, Ali Asaf’ın ön rafta duran ince bir şiir kitabını açıp iç kapağında tanımadığı bir el yazısı görmesi: “Geç kalanların toplantısı cuma gecesi.” O yazıyı gördüğünde önce önceki sahibin notu sanmış, kitabı çevirmiş, başka işaret aramıştı. Sonra Kâmil Efendi’ye sormuştu.

“Bu kitabın eski sahibi kimdi?”

Kâmil Efendi, gözlüğünü indirip bakmış, “Ölen bir hocanın evinden geldi galiba,” demişti. “Niye sordun?”

Ali Asaf notu göstermişti. Kâmil Efendi kağıda eğilmiş, gözlerini kısmış, sonra garip bir yüz ifadesiyle doğrulmuştu.

“Ben bunu daha önce görmedim.”

“Belki gözünden kaçtı.”

“Kaçmadı.”

Sesi düz çıkmıştı; yine de dükkânın içindeki toz hafifçe yer değiştirmiş gibi gelmişti Ali Asaf’a.

Sonra başka şeyler oldu. Evde gece geç saatte okurken bazı cümleler, sanki yazıldıkları yerden taşarak odanın içine yayılıyor hissi verdi. Eski dergilerin arasında bir mektup buldu; üzerinde isim yoktu, tarih de. Mektubun ortasında şu satırlar duruyordu: “İyi okurların sayısı sanıldığından azdır. İyi okur kalmayınca ölüler rahat uyumaz.” Gülüp geçti önce. Eski bir yazar müsveddesidir, kurgu notudur, dedi. Gene de kâğıdı atmadı. Çekmeceye koydu.

Bir akşam Nihat Suavi ile kısa bir yürüyüş sırasında, emekli hoca ansızın “Bu şehirde bazı kitaplar sahip arar,” dedi. Ardından sustu. Ali Asaf cümleyi tam işitemediğini sanıp tekrar sormak istedi. Nihat Suavi eliyle işaret etti, “Kaldırma şimdi,” dedi. “Erken.” Erken olan neydi, niçin kaldırılmaması gerekiyordu, söylemedi. Zaten bazı yaşlı erkekler, bilgi vermekten çok bilginin çevresinde dolaşmayı sever. Fakat Nihat Suavi’de bu tavır oyun gibi durmuyordu. Daha çok, bir kapıyı bilerek tam açmama terbiyesi gibiydi.

Ali Asaf, bütün bu işaretleri üst üste koyduğunda hâlâ kesin hükme varmış değildi. Kendisinden şüphe duyuyordu. Fazla okuyan insan, hayatı bir süre sonra metin gibi algılamaya başlar. Her rastlantıda kompozisyon, her suskunlukta ima, her tesadüfte yazgı arar. Belki o da buna yakalanmıştı. Belki kendi zihni, okuduğu romanların tekniğiyle çalışıyor, sıradan hayatın üstüne gizli anlam cilası sürüyordu. Bu, utanç verici bir şeydi. İnsan, yaşamadığı macerayı zihninde kurup sonra gerçek sanabilir. Ali Asaf bu aşağılanmadan korkardı. Kitabî insanlara yöneltilen en sinsi suçlama budur: dünyayı değil, okuduklarının yansımasını yaşamak.

Fakat gene de…

Hayır, “fakat” da yetmiyordu. İçinde daha derin bir karşı çıkış vardı.

Bazı şeyler açıklanmıyordu ne de olsa.

Meselâ geçen pazartesi akşamı… Yağmur bütün gün ince ince sürmüş, gece sokağa ıslak elektrik kokusu çökmüştü. Ali Asaf sahafı kapatmaya yardım etmiş, Kâmil Efendi’ye sobanın kapağını kontrol ettirmiş, sonra dükkândan çıkmadan önce dip raftaki dağınık kitapları düzeltmeye koyulmuştu. Elini eski ansiklopedilerin arkasına uzatınca parmakları küçük metal bir kutuya değmişti. Kutu, paslı sayılmazdı; kim bilir kaç yıldır oradaydı. Çıkardı, kapağını açtı. İçinde katlanmış tek bir kâğıt duruyordu.

Kâğıtta yalnız şu satır vardı:

“Ali Asaf Bey, vefanızın sınanacağı gece yaklaştı. Perşembe, saat dokuzu beş geçe. Saatçi Avni’nin üst katı.”

İmzasızdı.

Adının yazılı oluşu, onu ilk anda ürkütmedi. İnsan kendine hitap eden cümleyi önce önemser, korku sonra yetişir. Kâğıdı çevirdi. Arkasında hiçbir şey yoktu. Yazı ne çok eskiydi ne yeni. Mürekkep akmamıştı. Kâmil Efendi’ye göstermeyi düşündü; vazgeçti. Çıkıp eve yürüdü. Yağmur durmuştu. Sokak lambalarının altındaki su birikintileri sarı değil, kirli beyaz parlıyordu. Evine varınca odasının kapısını kapattı, kâğıdı masaya bıraktı, saatine baktı: dokuzu yedi geçiyordu.

Perşembe’ye iki gün vardı.

Saatçi Avni, mahallede yarım asırdır dükkân işleten, dükkânın önündeki duvar saatlerini her akşam içeri alan, tamirden çok sohbet eden, konuşurken kulağının arkasındaki tornavidayı unutan, iki yıl önce öldükten sonra dükkânı kapatılan ihtiyardı. Alt kat boş duruyordu. Üst katta kimse yaşamıyordu. En azından herkes öyle sanıyordu.

Ali Asaf kâğıdı üç kez okudu. Sonra yaktı, külünü tabağa döktü. Ardından tabağı lavaboya boşaltırken elinin titrediğini fark etti. Korktuğu için mi, heyecanlandığı için mi, kendine güldüğü için mi, karar veremedi.

Ertesi gün mahallede dolaşırken her yüz biraz değişmiş görünüyordu. İlhami dükkân önünde şiir okurken rol yapmaktan öte bir şey saklıyor olabilir miydi? Ferit’in cilalı cümlelerinin altında bambaşka bir hesap mı vardı? Zerrin Hanım neden son günlerde daha dalgın görünüyordu? Nihat Suavi “erken” derken tam neyi kastetmişti? Kâmil Efendi kutudan habersiz miydi, yoksa yaşlılığın ardına ustaca mı gizleniyordu? Hatta Münir’in sessiz okurluğu bile yeni anlamlar kazanmaya başlamıştı. İnsan bir işaret aldı mı, dünyanın eski yüzü bozulur. Her şey yerli yerinde durur, anlamı yer değiştirir.

Perşembe ağır geldi. Sabah uzundu. Öğle asılı kaldı. İkindi, sanki eski bir duvar saatinin içine sıkıştı. Ali Asaf bütün gün kendine başka işler bulmaya çalıştı. Raf topladı. Eski notlarını karıştırdı. Bir yazıya başlamak istedi; ilk cümleyi kuramadı. Annesi sofraya çağırdı, yemeği bitirdiğini hatırlamadan kalktı. Babası ona bir iki kez bakıp sustu. Evdeki saatlerin tik takı ilk defa bu kadar belirgin işitiliyordu. Saatle ilgili bütün şeyler o gün manalı görünmeye başladı: duvar saati, kol saati, telefondaki rakamlar, ezan vakitleri, annesinin “daha erken” deyişi, babasının “geç kaldın” bakışı… Sanki şehir, gizli bir ayarlamaya hazırlanıyordu.

Akşam ezanından sonra hava hafif soğudu. Ali Asaf montunu giydi. Evden çıkarken annesi nereye dedi. “Bir yere uğrayacağım,” cevabını verdi. Bu, doğru sayılırdı; yine de bütün doğrular yeterince dürüst olmaz. Sokakta yürürken kendi ayak sesini dinledi. Mahalle, akşamın rutinine gömülmüştü. Televizyon parıltıları perdelerin arkasında yanıp sönüyor, çocukların sesi azalmış, çay ocaklarında okey taşları hızlanmıştı.

Saatçi Avni’nin dükkânı caddenin eski tarafında, eczaneyle terzinin arasında kalırdı. Tabelası hâlâ asılıydı: “Avni Saat Tamiri – Duvar, Kol, Cep Saatleri İtinayla Yapılır.” “İtinayla” kelimesinin “a”sı zamanla solmuştu. Kepenk kapalıydı. Üst kata çıkan yan merdiven yıllardır kullanılmadığı için toz ve örümcek ağıyla örtülmüş görünürdü. Ali Asaf sokağın karşısında durdu. Saatine baktı. Dokuzu dört geçiyordu.

O an geri dönebilirdi.

Bütün bu meselenin kötü bir şaka çıkma ihtimali vardı. Mahallenin serseri çocukları yapmış olabilirdi. Ferit gibilerinin ağzına meze olabilirdi. Kendisini ciddiye almanın, bazen insanı maskara ettiğini biliyordu. Yine de içinde, geri dönerse hayatında telafisi güç bir kapının kapanacağı hissi doğdu. İnsan her gün kaderle karşılaşmaz. Karşılaştığını sandığı günler de çoğu zaman düpedüz aldanmadır. Ne var ki aldanma ihtimali, bazı kapıları çalmamak için yeterli sebep sayılmaz.

Merdivene yöneldi. İlk basamak gıcırdadı. İkincisi daha sert ses verdi. Üçüncüde durup arkasına baktı. Sokak sakindi. Terzinin ışığı sönmüştü. Eczanenin kepengi inmişti. Karşıdaki apartmanın üçüncü katında televizyon açıktı. Dünya sürüyordu. Oysa Ali Asaf’ın içindeki dünya tam o anda hafifçe yerinden oynamıştı.

Üst kata çıktığında kapının aralık olduğunu gördü.

İçeriden saat sesi geliyordu.

Tek bir saat değil. Çok sayıda saat. Kimi hızlı, kimi ağır, kimi tok, kimi ince. Duvarların içinde ayrı zamanlar çalışıyormuş gibi.

Ali Asaf kapıya yaklaşınca içeriden biri, son derece sakin bir sesle konuştu:

“Geç kaldınız. Ölüler sizden önce geldi.”

Ali Asaf, kapının eşiğinde kaldı. İçeriyi henüz tam göremiyordu. Sadece sarımsı loşlukta dizili saat camları, masanın üstünde açık duran birkaç kitap, duvarda asılı eski bir portre ve gölgelerin arasında oturan en az üç kişi seçiliyordu.

Sonra o sakin ses yeniden duyuldu:

“Giriniz Ali Asaf Bey. Bu mahallede edebiyatı sahiden seven kaç kişi kaldı, artık saymak zorundayız.”

Ve Ali Asaf, ilk kez kendi hayatının gerçekten bir romana benzeyebileceğinden korktu.

2. BÖLÜM HAFTAYA

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yekta Özdem Arşivi

Kitabevi giderse şehir ne kadar kalır?

18 Mart 2026 Çarşamba 15:02

Bülent Akyürek öldü diyeler…

11 Şubat 2026 Çarşamba 10:16

İkinci Yeni’nin terazisi

04 Şubat 2026 Çarşamba 09:36

Alkışsız sahne

21 Ekim 2025 Salı 17:39

Kırık aynalar

26 Ağustos 2025 Salı 15:32