Yekta Özdem
Metinden sese, sesten sahneye: Türkiye’de anlatının yeni coğrafyası
Edebiyat ve müziğin ilişkisi kökleri çok eski zamanlara dayanan kadim bir birliktelik, ama bugün bu birliktelik sahne değiştirdi. Önceleri şiir sazın omzuna yaslanırken şimdilerde bir kulaklığın içine sızıyor. Sadece şiir mi; misal, romanlar sayfada nefes alırdı, şimdiyse bir podcast bölümünde yankılanıyor: Kimi zaman StoryTell’de, bazen ‘Ben Okurken’de, arada da ‘İlk Satı’da. Dönüşüm, çoktan başlı başına biçimsel bir değişiklik olmaktan çıktı, anlatının kendisini yeniden kuran bir kırılmaya evrildi. Ülkemizde de bu kırılma sessiz ama derin bir şekilde yaşanıyor.
Kalben örneği bu dönüşümün görünür yüzlerinden biri olarak dikkat çekiyor bende ve benim gibilerde. Şarkı ile hikâye arasında gidip gelen, sahnede anlattığıyla yazdığını birbirine karıştıran bir anlatı kuruyor Kalben ve şarkıları çoğu zaman bir kısa hikâye, iç monolog, bazen yarım kalmış bir roman parçası gibi ilerliyor. Üstelik bu anlatı sadece albümle sınırlı değil; akustik performanslar, sahne konuşmaları, sosyal medya paylaşımlarıyla genişleyen çok katmanlı metin haline geliyor. Yani artık eser tek bir yerde yaşamıyor. Dağılıyor. Çoğalıyor. Zihinlerimizde yeniden yazılıyor.
Neticede “yeni anlatım biçimleri” dediğimiz şeyin özü ortaya çıkıyor: metnin sabitliğini kaybetmesi.
&&&
Bugün hikâye/ler sadece yazılmıyor; söyleniyor, çalınıyor, seslendiriliyor, hatta bazen sadece hissediliyor.
Türkiye’de podcast kültürünün yükselişi bu dönüşümün en anlamlı gelişmelerinden biri. Podcast, yazının sesle yeniden doğmuş hali gibi çalışıyor. Akademik çalışmalar da podcastlerin yeni medya ekosisteminde yükselen bir anlatı biçimi olduğunu vurguluyor. Bu mecrada hikâye, yazarın masasından çıkıp doğrudan kulak zarımıza yerleşiyor.
Örneğin; ‘Müziğin Hikâyesi’ podcasti gibi içeriklerde şarkılar hem dinleniyor, yanı sıra da anlatılıyor. Parçanın ardındaki hikâye çözülüyor, yorumlanıyor, yeniden kuruluyor anlayacağınız.
Benzer şekilde ‘Ve Caz ve Klâsik ve Edebiyat’, müzik ile edebiyatı aynı sahnede buluşturuyor ve metin sesle, ses metinle tamamlanıyor .
‘Bir Besteci Bir Hikâye’ ise bestecilerin hayatlarını ve eserlerini kurgu elbisesi giydirerek anlatının müzikle nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor .
Bu örneklerde de anlatmaya çalıştığım gibi dikkat çekici olan; artık hikâye anlatıcılığının bir “tür” oluşundan çok ekosisteme dönüşmesi.
Taslak metin yazılıyor, ardından podcast oluyor, sonra sahnede performansa dönüşüyor, nihayetinde sosyal medyada parçalanıp yeniden dolaşıma giriyor. Hikâye tek bir formda kalmayıp sürekli biçim değiştiriyor. Bu, klâsik edebiyat anlayışı için küçük bir deprem olsa gerek.
Daha ilginci, bu dönüşümün aslında çok eski bir kökü var. Tiyatro ve anlatıcılığın kökenine dair çalışmalar, hikâye anlatımının başından beri müzik, ses ve hareketle iç içe olduğunu gösteriyor insanlığa, bugün yaşadığımız şey yenilikten ziyade bir geri dönüş adeta. Söz yeniden sahneye çıkıyor. Fakat bu kez sahne dijital.
Türkiye’de dergicilik bile bu dönüşüme adapte olmuş durumda değil mi? Örneğin QR kodla müzik dinleten edebiyat dergileri, metni sesle tamamlayan hibrit bir yapı kuruyor . Okur artık okumakla kalmıyor7yetinmiyor; dinliyor, hissediyor, yazının içine giriyor.
Buna bir de canlı performans boyutu ekleniyor. İstanbul’daki müzik festivallerinde yapılan podcast serileri ve söyleşiler, konser deneyimini hikâyeyle genişletiyor. Yani müzik artık öncesi ve sonrasıyla anlatılan bir deneyim de.
Bu noktada ortaya çıkan yeni anlatım biçimini tarif etmek gerekirse, şunu söylemek mümkün:
Bu yeni anlatı, ne tam mânâsıyla edebiyat, ne de sadece müzik.
Bu, bir ‘geçiş alanı’.
Bir şarkı artık roman gibi davranabiliyor.
Bir podcast, deneme yazısı gibi kurulabiliyor.
Bir sahne performansı, iç monolog gibi akabiliyor.
Ve belki de en kritik değişim şu: anlatıcı tek değil.
Eskiden yazar anlatırdı.
Şimdi anlatı dağıtılmış durumda.
Sanatçı anlatıyor, platform anlatıyor, dinleyici yorumlayarak yeniden anlatıyor.
Bu yüzden bugünün storytelling anlayışı, yalnızca üretim değil aynı zamanda dolaşım meselesi.
Spotify listelerinde, YouTube yorumlarında, sahne kayıtlarında yaşayan bir edebiyat var artık ve bu edebiyat, klâsik anlamda ‘okunmak’ istemiyor. Deneyimlenmek istiyor.
Türkiyemizde bu alan henüz tam anlamıyla kurumsallaşmış değilse de çok güçlü bir potansiyel taşıdığı herkesin kabul edeceği türden bir gerçek. Özellikle bağımsız müzisyenler, spoken word performansları, sahne üstü hikâye anlatımları ve podcast üreticileri bu yeni anlatının öncülüğünü yapıyor.
Bir başka dikkat çekici kırılma da şu: dil sadeleşeceği yerde parçalanıyor. Şarkı sözü, konuşma dili, şiirsel ifade ve gündelik anlatım aynı metinde birleşiyor. Bu da yeni anlatıyı daha insansı ve daha geçirgen hale getiriyor.
Sonuçta ortaya çıkan şey şu:
Edebiyat artık yalnızca yazı değil.
Müzik artık yalnızca ses değil.
Hikâye artık yalnızca bir anlatı değil.
Hepsi birbirinin içine sızmış durumda. Ve bu sızıntıdan yeni bir form doğuyor.
Belki adına tam olarak “edebiyat” demek bile yetmiyor.
Bu, biraz sahne, biraz ses, biraz metin.
Biraz da boşluk.
Ve o boşluğu dinleyici dolduruyor.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.