Yusuf Alpaslan Özdemir

Yusuf Alpaslan Özdemir

İnsanı yaralayan sorularla çağı rahatsız eden bir kitap-2

Kaan Arslanoğlu’nun KDY etiketiyle çıkan kitabının ilk bölümünü geçen haftaki yazımda değerlendirmiştim, ki o yazıyı şu link üzerinden okumanız hâlâ mümkün: www.pusulahaber.com.tr/insani-yaralayan-sorularla-cagi-rahatsiz-eden-bir-kitap-1-1829365h.htm

Bugünkü yazımda kitaptaki ikinci ve üçüncü bölüm bir arada değerlendirilecek.

Kaderi Genlere Yazmak: İnsan Nerede Başlar, Sorumluluk Nerede Biter?

İnsan Bu’nun bu bölümünde; insan dediğimiz varlık, büyük ölçüde genetik yazılımın ürünü; kişilik dediğimiz yapı da bu yazılımın sahaya yansıması. Çevre, eğitim, kültür, siyaset, hatta inanç… hepsi bu temel programın üstüne eklenen katmanlar gibi okunuyor. Arslanoğlu’nun yürüyüşü net: “nature mı nurture mı?” tartışmasını ele alıyor, ardından ibreyi kararlı biçimde “nature” tarafına çeviriyor. Bu tercih, bölümün gücünü ve zaafını aynı anda belirliyor.

Önce hakkını teslim edelim. Kaan Arslanoğlu, insanın boş levha sayıldığı eski aydınlanmacı iyimserliğe ciddi itiraz getiriyor. “Eğitimle her şey olur, doğru sistem kurulunca insan düzelir” fikrinin hayattaki karşılığının sınırlı kaldığını hatırlatıyor. İkiz araştırmalarından, davranış genetiğinden, kişilik psikolojisinden örnekler veriyor. İçedönüklük, saldırganlık, kaygı düzeyi, dürtü kontrolü gibi temel özelliklerin doğuştan gelen eğilimler taşıdığına dikkat çekiyor. Bu tespit, güncel bilimle uyumludur: İnsan, çevrenin biçim verdiği hamurdan ibaret sayılmaz; doğuştan getirdiği eğilimler, sınırlar, yatkınlıklar vardır. Bunu görmeden kurulan her eğitim, siyaset, toplum mühendisliği projesi duvara çarpar. Yazarın bu uyarısı yerinde. Fakat bölümde ilerledikçe bu haklı itiraz genişliyor, sonra genişlerken sınırını aşıyor. Genetik etkiyi vurgulamakla yetinmeyen bir dil kuruluyor, genetik belirleyicilik neredeyse ana eksen haline geliyor. “Kişiliği ağırlıkla genetik yapı belirler” gibi benim kanaatimce bir ucube cümle omurgaya yerleşiveriyor. İkiz çalışmalarından hareketle çevrenin etkisinin sanıldığı kadar güçlü olmadığı ima ediliyor. Hatta eğitim, aile, kültür gibi alanların etkisi yer yer küçümseniyor. Bilimsel bulgudan felsefi hükme sıçrama gibi ciddi bir problem başlıyor artık.

Davranış genetiği, etkilerin oranını tartışır; kaderin hükmünü ilan etmez. İkiz çalışmalarında bulunan benzerlikler, genetik payın varlığını gösterir; insanın özgürlüğünü iptal etmez. Arslanoğlu bu sınırı kimi yerde koruyor, kimi yerde gevşetiyor. “Genetik her şeyi belirlemez” gibi cümleler geçiyor; ardından verdiği örnekler, kurduğu ton, okuru başka yerlere götürüyor: Sanki kişilik, büyük ölçüde değişmez bir yazgı gibi okunmalı. İşte burada, bilimi kullanılarak kader fikri dünyevî bir kalıba dökülüyor. İlginç, bir o kadar da yanlış olan şudur: İnanç bölümünde dine mesafeli duran yaklaşım, burada kader diline yaklaşan bir katılık kazanıyor. Başka bir deyişle, kader kavramı ilahî bağından koparılıp genetik koda taşınıyor.

Dindar okur açısından hem tanıdık hem sorunlu bir yaklaşım söz konusu burada. Tanıdık; çünkü insanın doğuştan getirdiği mizacın varlığı İslâm düşüncesinde de kabul görür. Fıtrat kavramı tam burada devreye girer. Her insan aynı donanımla doğmaz; kabiliyetler, meyiller, zayıflıklar farklıdır. Sorunlu; çünkü bu farklılıklar sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Arslanoğlu’nun metni ise yer yer şu izlenimi doğuruyor: İnsan çoğu davranışında kendi dışındaki bir programın icracısıdır. Bu izlenim güçlendikçe ahlâkî zemin kayar. İrade, tercih, nefis terbiyesi, eğitimle kazanılan alışkanlıklar arka plâna itilir. Halbuki dinî bakış açısından insan tam da burada başlamaz mı? Verilenle yetinmeyen, kendine verileni dönüştürmeye çalışan varlık.

Bölümün güçlü taraflarından biri olan yanlış genetik yorumlara karşı yaptığı uyarılar meselesiyle devam edeyim. “Her şey tek bir gene bağlanamaz”, “karmaşık davranışların arkasında çok sayıda etken vardır”, “çevreyi yok saymak hatalıdır” gibi düzeltmeler yerli yerinde, isabetlidir. Sigara örneği üzerinden kurulan eleştiri, gündelik hayatta sık yapılan akıl yürütme hatalarını çok güzel yakalamış. İstatistiği yanlış okumak, tek örnekten genel sonuç çıkarmak, genetik yatkınlığı kader saymak… bunların hepsi sahada sık görülen arızalar. Yazar bu tuzaklara dikkat çekiyor ki bu kısımlarda metin berraklaşıyor. Yine de genel yönelim değişmiyor. Çevre etkisini kabul eden cümleler var; bu etki çoğu zaman ikinci plânda tutuluyor. Eğitim, aile, kültür, din, ahlak gibi alanlar genetik yapının gölgesinde kalıyor. Hatta ilerleyen sayfalarda şöyle sert bir cümleyle karşılaşıyoruz: “İnsanları kökten değiştirme hayali, sistem kurma tutkusu, büyük toplumsal projeler çoğu zaman naif beklentiler üretir.” Tarih, bu tür projelerin bedelini defalarca gösterdi göstermesine fakat buradan “insan değişmez” sonucuna varmak başka bir uçtur ve Kaan Arslanoğlu bu iki uç arasında gidip geliyor.

Bölümde bir başka dikkat çekici yaklaşım, modern ideolojilere yöneltilen eleştiriyle birleşmesi. Sosyalizm, eğitim reformu, kültürel dönüşüm projeleri… hepsi insanı fazla iyimser okuyan yaklaşımlar olarak yansıtılıyor. Hatırlayın, bu eleştiri, ilk bölümdeki din-siyaset tartışmasıyla bağ kuruyor. Yazar, insanı yanlış tanımlayan her projenin sonuçta baskı üretme riski taşıdığını düşünüyor. Bu düşünce yerinde ama insanı neredeyse değişmez genetik kalıplara sıkıştıran yaklaşım da başka tür bir kaderciliğe kapı aralıyor. Biri insanı fazlasıyla yüceltir, diğeri fazlasıyla sınırlar. İkisi de hakikatin tamamını taşımaz ki.

Bölümün en tartışmalı kısmı, genetik belirlenim ile ahlâkî sorumluluk arasındaki ilişkiyi yeterince açmaması görebiliriz. Eğer kişilik büyük ölçüde doğuştan gelen programın ürünü ise, kötülükle mücadele nasıl anlam kazanır? Eğitim hangi noktada devreye girer? İrade ne işe yarar? Din neden insanı sürekli kendini aşmaya çağırır? Bu sorular satır aralarında dolaşıyorsa da açık cevap bulamıyoruz. Dindar okur burada doğal olarak şunu soracaktır: Mizaç verilidir, sınav da buradadır. Aynı öfke eğilimi taşıyan iki insanın yolu aynı sonuca varmaz. Biri kendini tutar, diğeri taşar. Bu farkı ne açıklar? Sadece genetik mi, yoksa irade, terbiye, iman, çevre, bilinçli tercih gibi alanların toplamı mı?

Arslanoğlu’nun “epigenetik” vurgusu bu açıdan önemli bir fırsat sunuyor; metin o fırsatı tam kullanmasa da. Genetik yapı sabit bir yazgı sayılmaz; çevreyle etkileşim içinde açılıp kapanan bir potansiyeller ağıdır. Bu ağ, insanın müdahalesine de açıktır. Beslenme, eğitim, alışkanlık, stres, inanç, ibadet… hepsi bu ağın işleyişine temas eder. Bu çizgi güçlenseydi yazı daha dengeli bir yere otururdu. Şu haliyle genetik vurgunun ağırlığı, diğer etkenleri gölgede bırakıyor.

Bölümün sonunda gelen toparlama hamlesi, yazarın zihnindeki tabloyu netleştirmektedir: İnsan doğasını doğru okumayan her proje, ister din adına ister ideoloji adına kurulsun, sonuçta hayal kırıklığı üretir. Bu hüküm güçlü. Fakat insan doğasını sadece genetik kalıplarla okumak da eksik kalır. İnsan, taşıdığı eğilimlerin toplamı sayılmaz; o eğilimlerle ne yaptığıdır. Dinî bakış burada devreye girer: Fıtrat, sınavın zemini; irade, o zeminde yürüyen adım; ahlak, o adımın yönü.

Bu bölümü, ilk bölümle birlikte okunduğunda ilginç bir bütünlük kuruyor, en azından benim geçen haftaki değerlendirmemi okuyun derim. İlk bölümde inancı küçümseyen seküler dil eleştiriliyor; ikinci bölümde insanı fazlasıyla dönüştürülebilir sayan iyimser projeler hedef alınıyor. İki eleştiri de anlamlı. Lâkin ikisinin arasında kurulacak denge eksik. İnanç, insanın derinliğini gösterir; genetik, sınırlarını hatırlatır. Bu ikisini karşı karşıya koymak yerine birlikte düşünmek gerekir. Arslanoğlu bu birlikteliğe yaklaşırken geri çekiliyor.

İkinci bölüme son söz niyetine şunu söylemem isabetli olacaktır: Bu bölüm, okuru rahatsız eden, düşündüren, itiraz üretmeye zorlayan bir bölüm; bu yönüyle kıymetli ama genetik vurgunun sertliği, insanın irade ve sorumluluk boyutunu daraltma riski taşıyor. Dindar bir okur için asıl mesele; “İnsan, yazılmış bir programın mahkûmu sayılmaz; verilenle imtihan edilen, seçimiyle değer kazanan varlıktır. Genler, başlangıçtır. Hikâye orada bitmez.” çerçevesinde şekil alıyor.

Freud’un Gölgesinde Psikoloji: Bir Kuramdan İnanca, Bir İnançtan Çöküşe

Üçüncü bölüm benim gibi edebiyata, özelde edebiyat eleştirisine gönül vermiş okur yazarların ziyadesiyle dikkatini çekmeyi haiz hükümlerden müteşekkil. İlk iki bölümde kurulan tartışmanın yönü değişiyor ve genetikten sonra sahneye bu kez zihnin karanlık katmanları çıkıyor. Arslanoğlu, Freud’u bir düşünür olarak tartışmakla yetinmiyor, onu bir tür zihniyet, hatta neredeyse bir “inanç sistemi” olarak ele alıyor. Bölümün ritmi zaten buradan itibaren sertleşiyor; eleştiri, mesafeli değerlendirmeden çıkıp direkt hesaplaşmaya dönüşüyor.

Girişteki Freud’un psikolojiyle neredeyse eş anlamlı hale gelmiş bir isim oluşu, kavramlarının gündelik dile sızması, entelektüel dünyada bıraktığı derin iz… doğru tespitler. Bilinçaltı, ego, savunma mekanizmaları gibi kavramların düşünme biçimimizi şekillendirdiği inkâr edilemez. Yazar burada dürüst davranıyor, bu kavramların bazılarının işe yarar olduğunu teslim ediyor ama yön değiştiriyor: Bu etkinin büyüklüğünü, Freud’un doğruluğunun değil, etkileyiciliğinin kanıtı olarak okuyor. Asıl kırılma noktası burada başlıyor.

Kaan Arslanoğlu, Freud’un bilimsel psikolojide artık merkezde olmadığını, modern psikiyatri ve psikolojinin ondan büyük ölçüde uzaklaştığını söylüyor.

Davranışçı, bilişsel ve biyolojik yaklaşımlar, Freud’un kurduğu çerçevenin yerini büyük ölçüde doldurdu. Klinik pratikte de psikanalizin belirleyiciliği ciddi biçimde azaldı. Bölüm bu noktada bilimsel gelişmeyi arkasına alarak Freud’u geride kalmış bir paradigma olarak konumlandırıyor. Yazar burada durmuyor; Freud’u sadece eski saymakla yetinmeyip hatalı, abartılı ve hatta zararlı bir düşünce olarak resmediyor. Özellikle cinsellik vurgusu üzerinden yapılan eleştiri, bölümün en keskin yerlerinden... Freud’un insan davranışlarını aşırı derecede cinsellikle açıklaması, çocukluk dönemine bu ölçüde ağırlık vermesi, hatta bunu hastalık düzeyine taşıması… yazar bunları bir tür sapma olarak görüyor. Bu noktada bilimsel eleştiriden çıkıp ahlâkî ve kültürel bir reddiyeye dönüşen bir tavırla karşı karşıyayız.

Arslanoğlu’nun reddiyesinin dikkat çekici tarafı, Freud’un etkisinin yalnızca bilimle sınırlı olmadığı iddiası; Freudculuğun sanat, edebiyat, siyaset ve ideolojilere sızdığını söylüyor. Hatta bunu bir tür seküler din gibi yorumluyor. Bu benzetme abartılı görünse de içinde haklı bir sezgi taşır. Freud’un kavramları, yalnızca klinik odalarda kalmadı; romanlara, filmlere, gündelik dile karıştı. İnsan kendini yorumlarken bile çoğu zaman farkında olmadan Freud’un kelimelerini kullanır. Yazar bu yayılmayı bir güç değil, bir problem olarak okuyor.

Buradan itibaren bölüm daha da sertleşiyor. Freud’un kişiliğine, yöntemine, hatta hastalarına yaklaşımına kadar uzanan eleştiriler geliyor. Başarısız bir hekim portresi çiziliyor, kuramlarının bilimsel olmaktan çok kurgusal olduğu ima ediliyor. Freud’u yalnızca teorik olarak değil, şahsi olarak da tartışmaya açıyor Kaan Bey. Bu tercihle artık akademik bir tartışmanın değil, güçlü bir itirazın içindeyiz.

Yazarın tartışmaya açık iddialarından bir diğeri de şu: Freud, insanın kötülüğünü, sapmalarını, zaaflarını açıklamak yerine onları meşrulaştıran bir dil kurmuştur. Bilinçaltı kavramı üzerinden sorumluluğun gevşetildiği düşünülüyor. “Ben yapmadım, bilinçaltım yaptı” gibi bir kaçış kapısı açıldığı ima ediliyor. Bu eleştiri doğrudan ahlâk alanına giriyor. Yazarın önceki bölümde genetik belirlenimle kurduğu gerilim burada başka biçimde tekrar ediyor. Orada genler sorumluluğu daraltıyordu, buradaysa bilinçaltı. Bir yandan genetik belirlenim vurgulanıyor, öte yandan bilinçaltı belirlenimi eleştiriliyor. İkisi de insanın kontrol alanını daraltır. Yazar birini kabul ederken diğerine sert çıkıyor. Bu, bölümün en açık çelişkilerinden biri. “İnsan davranışını belirleyen şey genlerse sorun yok, bilinçaltıysa sorun mu var? Yoksa mesele, hangi belirlenimin hangi dünya görüşüne daha yakın olduğu mu?” Bunu ister istemez sorarız.

Bölümün son kısmında yazar alternatifleri sıralıyor. Davranışçı yaklaşım, bilişsel psikoloji, sosyal öğrenme kuramı… modern psikolojinin daha somut, ölçülebilir, gözlemlenebilir alanlara yöneldiğini vurguluyor. Özellikle bilişsel yaklaşımın sorunları anlamada ve çözmede daha etkili olduğu fikri öne çıkıyor. Bu kısım, metnin en dengeli ve en sağlam tarafı. Çünkü burada eleştiri yerine öneri var; yıkım yerine inşa.

Yine de genel tablo değişmiyor. Bu bölüm, Freud’u tarihsel bir figür olarak anlamaktan çok, onu etkisizleştirmeye çalışan bir metin. Yazar, Freud’u bir “yanlış yol” olarak görüyor ve okuru bu yoldan uzak tutmak istiyor. Bu tavır, metni canlı kılıyor; fakat yer yer keskinliğini artırarak nüansı azaltıyor. Freud’un katkıları ile hataları arasındaki denge çoğu yerde korunmuyor; eleştiri baskın geliyor.

Dindar bir okur açısından bu bölüm ayrı bir anlam taşır. Çünkü Freud’un insan anlayışı, çoğu zaman dini bakışla çatışır. İnsanı dürtülerinin toplamı gibi görmek, ahlaki sorumluluğu zayıflatır. Yazar bu çatışmayı sezmiş ve Freud’a karşı konumlanmıştır. Fakat bu karşı çıkış, daha önceki bölümde genetik belirlenimle kurulan sert çerçeveyle birleşince başka bir sorun doğurur: İnsan iki farklı yönden sıkıştırılır. Bir yanda genler, diğer yanda bilinçdışı süreçler. Bu iki baskı arasında iradenin yeri daralır.

Oysa mesele tam burada düğümlenir. İnsan ne yalnızca genlerinden ibarettir ne de bilinçaltının kuklasıdır. Her iki alanın etkisi vardır; fakat insan bu etkilerle baş etme kapasitesine sahip tek varlıktır. Psikoloji bu kapasiteyi anlamaya çalıştığında değer kazanır. Onu yok saydığında ya kaderciliğe ya da indirgemeciliğe düşer.

Bu bölüm, işte tam bu sınırda dolaşan bir metin. Freud’u sert biçimde dışarı iterken, yerine koyduğu çerçevenin de aynı tehlikeye düşmemesi gerekir. Okur için asıl kazanç burada başlar: Eleştiriyi kabul etmek, fakat eleştirinin açtığı boşluğu sorgulamayı unutmamak.

Son cümle niyetine şunu söylemek mümkün: Freud’un gölgesi hâlâ uzun; yazar o gölgeyi dağıtmaya çalışıyor. Başarıyor mu? Kısmen. Fakat gölgeyi dağıtırken ışığın yönünü de doğru ayarlamak gerekir. Aksi halde karanlık yer değiştirir, kaybolmaz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yusuf Alpaslan Özdemir Arşivi

Ne yapmalı?

01 Nisan 2026 Çarşamba 09:59

Dergi okul olunca edebiyat büyür

18 Mart 2026 Çarşamba 14:55

Okumayı hayata iade eden adam

18 Şubat 2026 Çarşamba 13:13