Yusuf Alpaslan Özdemir
Okur inanırken düşünür, düşünürken yeniden inanır
Türk romanı üzerine düşünen isimler çoğu zaman metne eleştirmen mesabesinde yaklaşmıştır. Birkaç örnek vereyim. Misal, Berna Moran romanın tarihî serüvenini çözümler, akımların izini sürer, biçimle ideoloji arasındaki ilişkiyi gösterir. Fethi Naci kalıcılık ölçüsünü elden bırakmaz, romanı bir eleme süzgecinden geçirir. Jale Parla anlatıcıyı merkeze alır, metnin kendi bilincini nasıl kurduğunu araştırır. Nurdan Gürbilek romanı kültürel ruh hâlleriyle, kırılmalarla, utançla, modernlikle birlikte okur.
Moran da, Naci de, Parla ve Gürbilek de romanı düşünür, tartar; nihayetinde romanı anlamlandırırlar.
Bugünkü yazımda odağa alacağım Orhan Pamuk’un ‘Saf ve Düşünceli Romancı’sında konuşan bir eleştirmenin yanı sıra roman yazmış, karakter kurmuş, zamanla boğuşmuş bir romancı vardır. Bu yüzden meseleye içeriden bakar Pamuk; okurun zihninde kurulan hayal mekânını, kurmacaya inanma hâlini, anlatıcıya duyulan güveni yazma deneyiminin içinden anlatır.
Herhangi bir eleştirmen, romanı çözerken romanın nasıl kurulduğunu gösterir Pamuk; yapının iç işleyişini, romancının zihinsel gerilimini, okurun metinle kurduğu sessiz anlaşmayı açar. Diğer bir deyişle, roman üzerine düşünce ile romanı yazan bilinç aynı zeminde buluşur. Mesafe ve tecrübe yan yana gelince romana dair düşünce derinleşir.
&&&
“Saf ve Düşünceli Romancı”, Pamuk’un Harvard’da verdiği Charles Eliot Norton derslerinin kitaplaşmış hâlidir. Yazar bu dersleri 2009’da vermiş, fakat 2011’de kitap olarak okura ulaşma imkânı bulmuş..
Yedi ana durak var kitapta: “Roman Okurken Kafamızda Neler Olup Biter?”, “Orhan Bey Siz Bunları Gerçekten Yaşadınız mı?”, “Edebi Karakter, Olay Örgüsü, Zaman”, “Kelimeler, Resimler, Şeyler”, “Müzeler ve Romanlar” ve “Merkez”.
Orhan Pamuk, birinci bölümde okurun zihnine girer. Roman okurken okurun kafasında iki ayrı hareket olduğunun altını çizer; biri kendini metne bırakıp, hikâyeye inanır. Karakterlerle birlikte üzülür, sevinir. Sanki anlatılan her şey yaşanmış gibi davranır. Buna “saf” taraf der. Öteki ise daima uyanıktır. Anlatıcının seçimini fark eder, zaman sıçramalarını görür. Romancının kurduğu düzeni, kompozisyonu, bakış açısını düşünür. “Bu sahne neden burada?” diye sorar. Buna da “düşünceli” taraf der.
Aynı okurun içinde iki ses vardır. Roman okurken bir an çocukça inanır, bir an geri çekilir, kurmacayı hatırlar. Pamuk bunu somutlaştırırken gündelik okuma deneyiminden misallerle zenginleştirir açıklamalarını. Karakterin başına gelenlere üzülürken aslında bunun bir kurgu olduğunu bildiğimizi hatırlatır; okur inanır da bilir de. Hem teslim olur, hem mesafe koyar.
“Saf” okur daha çok metnin içindedir. Dünya kurulur, o da o dünyanın sakini olur. “Düşünceli” okur ise haritaya bakar. Yapının nasıl kurulduğunu, merkez duygunun nerede yoğunlaştığını arar.
Pamuk’un asıl iddiası ise şudur: “İyi roman bu iki hâli aynı anda çalıştırır. Sadece safça inandıran roman zayıf kalır. Sadece teknik zekâya seslenen roman da soğur.”
Nobelli romancımız, ikinci bölümde sıkça duyduğu “Bunları gerçekten yaşadınız mı?” sorusunu merkeze alır: Aslında soru masum görünmekte ve içinde güçlü bir beklenti taşımaktadır.
Okur, romanda anlatılanın hayatla birebir örtüşmesini ister, kurmacayı biyografiye indirger, romanı hatırat gibi okumaya meyleder.
Yazar, ince bir çizgi çizer: Romanın malzemesi hayattan gelir. Yazar yaşadıklarından, gördüklerinden, korkularından beslenir. Zihin boşlukta kurmaz. Ne var ki roman doğrudan hayatın kaydı değildir. Yaşanan dönüştürülür ve gerçek parçalar kurmaca bir düzene sokulur.
&&&
Okurun merakı çoğu zaman karakter ile yazarı özdeşleştirmek ister. Anlatıcı konuşuyorsa yazar konuşuyor sanılır. Bir kahraman hata yapıyorsa yazarın itirafı gibi okunur. Pamuk bu refleksi sorgular; romanın büyüsü tam da burada doğar der gibidir. Okur hem inanmak ister hem bilmek ister. “Gerçek mi?” diye sorar, fakat aynı anda bunun bir kurgu olduğunu da bilir.
Bir kez daha saf ve düşünceli hâl devreye girer. Saf taraf karakteri yaşayan bir insan gibi görür, düşünceli taraf yazarın seçimlerini, kurduğu yapıyı düşünür. Pamuk romancının bu iki beklenti arasında çalıştığını imler. Yani, hayatla bağını koparmadan kurmacanın özerkliğini korur ki en zor denge bu olsa gerek.
&&&
Üçüncü bölümde Orhan Pamuk, teknik omurgayı, edebi karakteri merkeze alır. Romanı asıl taşıyanın vaka değil, insan bilinci olduğunu söyler. Olay örgüsü hareket yaratır, zaman akışı sağlar. Karakterse derinlik verir. Okur bir hikâyeyi değil, bir zihni takip eder çoğu zaman. Romanın gücü burada saklıdır.
Karakter dediğimiz şey sadece dış özelliklerden, bir bakış, bir korku, bir takıntı, bir alışkanlık, küçük ayrıntılardan ibaret değildir.
Ayrıntının önemini özellikle vurgulanır kitapta; nesneye yüklenen anlam, odanın tasviri yahut bir jest… Bunlar karakterin iç dünyasını görünür kılar ve okur yavaş yavaş o zihnin içine yerleşir.
Olay örgüsünün ikinci plana atılmış değildir; olay gereksiz değildir, gerilim yaratır, ilerleme hissi verir. Ne ki büyük roman dediğimiz yapı çoğu zaman bir bilinç haritasıdır: Kahramanın iç konuşmaları, çelişkileri, zamanla kurduğu ilişki asıl ağırlığı taşır.
Zaman meselesinde ise romanın zamanı eğip büktüğünü görürüz. Geçmiş, bir anda şimdiki zamana sızar, bir yıl tek cümleye sığar. Bu esnekliği romancının en güçlü imkânı görebiliriz. Okur bu kırılmaları sezerek ilerler. Saf taraf hikâyeyi izlerken düşünceli taraf zamanın nasıl kurulduğunu fark eder.
&&&
“Saf ve Düşünceli Romancı”da karakter, zamanı, olay örgüsü ayrı ayrı anlatmaz; birlikte nasıl bir merkez duygusu kurulduğu sezdirilir. Romanın kalbinde yoğunlaşan bir his vardır, okur bu merkeze çekilir.
Pamuk daha sonra romanın görünmeyen görselliğine yönelir. Roman resimde yapmaz, kamera da kullanmaz; yine de okurun zihninde sahneler kurar. Bunu kelimelerle yapar. Kelime imgeler üretir. İmge nesneye tutunur. Nesne hatıraya bağlanır. Böylece metin zihinde bir iç müze kurar.
Orhan Pamuk, nesnelerin önemini özellikle öne çıkarır. Sandalyenin rengi, vitrindeki eşya, elbisenin kumaşı… dekor değil, karakterin iç dünyasına açılan kapıdır.
Roman ayrıntıyla çalışır. Okur o ayrıntıya bakarak görünmeyeni tamamlar. Bu yüzden iyi romancı fazla anlatmaz. Doğru şeyi seçer ve doğru yerde gösterir.
Resimle roman arasındaki farkı da sezdirir Pamuk. Resim tek bakışta bütünü sunar. Roman zamanı kullanır. Sahne parça parça kurulur. Okur cümleleri ilerledikçe mekân tamamlanır. Bu gecikme romanın gücüdür. Okur hem hayal eder hem kurar. Saf taraf o sahnenin içinde dolaşır. Düşünceli taraf bu görselliğin kelimelerle nasıl inşa edildiğini fark eder. Burada Orhan Pamuk’un kendi yazarlık pratiği de hissedilir. Nesnelere yüklenen anlam, hafıza ile eşya arasındaki bağ, iç mekânların yoğunluğu. Roman yalnızca insanı anlatmaz, şeyleri de anlatır.
&&&
“Müzeler ve Romanlar” başlıklı bölümde, düşüncesini bir adım daha ileri taşır Pamuk. Romanı bir sergi alanı gibi hayal eder. Müzede nesneler yan yana durur. Her biri bir hikâye taşır. Ziyaretçi vitrinin önünde durur. Bakarken geçmişle temas kurar. Roman da benzer biçimde çalışır. Sayfalar ilerledikçe nesneler, mekânlar, yüzler birikir. Okur zihninde bir koleksiyon oluşur.
Yazar, ayrıntının ahlâkından söz eder gibi konuşmaktadır, büyük tarih anlatıları yerine küçük hayat parçalarını öne çıkarır: Evin içi, bir sokağın kokusu, çekmecede saklanan eşya… Müze nasıl tek bir nesne üzerinden bir çağın ruhunu sezdirirse roman da tek bir ayrıntıyla bir hayatın ağırlığını hissettirebilir.
Bu bakış, romanın merkez duygusuyla bağlantılıdır. Her iyi romanda görünmez bir çekim noktası vardır. Okur o merkeze doğru yürür. Müzedeki dolaşma hissi burada devreye girer. Bir odadan ötekine geçer gibi bölümden bölüme ilerleriz. Parçalar birleşir. İçimizde bir bütünlük duygusu oluşur. Pamuk’un düşüncesi kişisel yazarlık deneyimiyle de kesişir. Nesneleri saklama, hatırayı eşya üzerinden tutma, zamanı maddi izlerle koruma. Romanı yalnızca anlatı değil, hafıza mekânı olarak görür. Bu yüzden romanın etkisi bir hikâyeden fazlasıdır. Okurun zihninde kalıcı bir oda bırakır.
&&&
“Merkez” adlı bölümde Pamuk anlattıklarını bir çekirdekte toplar. Her büyük romanda görünmez bir ağırlık noktası olduğunu söyler. Bu nokta bir fikir değildir sadece. Bir duygu yoğunluğudur. Romanın bütün parçaları o merkeze doğru eğilir. Okur, sayfalar ilerledikçe bunu sezerek okur. Olayları izler. Karakterleri tanır. Nesneleri görür. Zaman kırılmalarını yaşar. Bir süre sonra metnin kalbinde atan şeyi hissetmeye başlar. Bu his romanın anlamını bir cümleye indirgemez. Daha çok bir atmosferdir. Bir ruh hâli. Bir iç basınç.
Pamuk roman okumanın sabır gerektirdiğini hatırlatır. Merkez hemen görünmez. Roman bir yapboz gibi tamamlanmaz. Yavaş yavaş yoğunlaşır. Okur hem safça teslim olur hem düşünceli biçimde iz sürer. Bu iki hâl birlikte çalıştığında merkeze yaklaşılır.
Merkez aynı zamanda yazarın da pusulasıdır. Yazarken sezilen bir ağırlık noktası vardır. Tüm ayrıntılar o duyguyu güçlendirmek için yerleşir. Gereksiz olan ayıklanır. Fazlalıklar atılır. Romanın bütünlüğü böyle kurulur. Pamuk’un roman anlayışı burada netleşir. Roman ne yalnız teknik bir kurgu ne yalnız hayatın kopyasıdır. Roman bir bilinç alanıdır. Bir merkez duygunun etrafında örülmüş bir dünya.
Pamuk’un aynı noktaya dönüp durduğunu müşahede ederiz. Roman, okurun zihninde kurulan bir yaşantı. Bu yaşantı iki gözle görülüyor. Bir göz inanıyor. Öteki göz iz sürüyor. “Saf” okur hikâyenin içine düşüyor. “Düşünceli” okur yapının izlerini yakalıyor. Pamuk’un asıl başarısı, bu iki hâli karşı karşıya getirmemesi. Birini ötekine üstün saymaması. İyi romanın ikisini aynı anda çalıştırdığını söylemesi. Romanın büyüsünü de, ciddiyetini de buradan devşirmesi.
Sonra “gerçek mi?” sorusuyla kurmaca-hayat gerilimini açıyor. Okurun biyografi iştahını görmezden gelmiyor. Onu küçümsemiyor. Yine de romanın hatırat olmadığını, hayatın romanda ham maddeye dönüştüğünü hatırlatıyor. Ardından karakter, olay örgüsü, zaman üçlüsünde romanın iskeletini gösteriyor. Olayın değil bilincin, zamanın değil zamanla kurulan ilişkinin belirleyiciliğini öne çıkarıyor.
“Kelimeler, resimler, şeyler” kısmında ise romanın gözle değil zihinle görülen bir sanat olduğunu hatırlatıyor. Nesne ayrıntısının dekor olmadığını, hafızanın tutamağı olduğunu sezdiriyor. Müze fikri bu yüzden yalnız şık bir benzetme değil. Romanın biriktirme biçimi. Hayatın dağınık parçalarını vitrinlere yerleştirme sanatı.
Bu dolaşmalar sonunda Pamuk’un “merkez” diye adlandırdığı şeye bağlanır. Merkez, kitabın anahtar kelimesidir. Romanın her sahnesinin, her nesnesinin, her zaman kırılmasının görünmez bir mıknatıs gibi çekildiği yer. Pamuk romanı bu yüzden bir teknikler toplamı gibi anlatmaz, okurun içinde yavaş yavaş yoğunlaşan bir ağırlık gibi anlatır. Roman okurken biz de müzede gezer gibi dolaşırız biz de. Vitrinlere bakar, bazı eşyalara takılıp kalırız. Sonra bir anda bütün o parçaların tek bir duyguyu büyütmek için yerinde olduğunu anlarız.
&&&
Sonuç olarak “Saf ve Düşünceli Romancı” bir “roman nasıl yazılır” kitabından daha kurnazdır. Okuru, roman okurken kendini yakalamaya çağıran bir ayna. Romanın saf tarafına utanmadan inanmayı, düşünceli tarafına utanmadan bakmayı öğretir.
Şu alıntıyla hitama erdireyim yazımı:: “Romanı asıl gerçek yapan, yaşanmış olması değil, okurun içinde yaşanır hâle gelmesidir. Merkez dediğimiz şey de bu yüzden sarsıcıdır. Çünkü romanın kalbi sayfaların ortasında atmaz; okurun içinde, sessizce yer değiştirir.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.