Yusuf Alpaslan Özdemir

Yusuf Alpaslan Özdemir

İnsanı yaralayan sorularla çağı rahatsız eden bir kitap-1

Kaan Arslanoğlu ismini ilk kez Fethi Naci’den duymuştum. Arslanoğlu’nun o zamanlar yayınlanan romanlarını okudum. Sonrası boşluk...

Yıllar yılları kovaladı. Semih Gümüş’ün “Yaşadıklarım Belleğimde Uğulduyor” başlıklı anı hasılasını okuduktan sonra sol/sosyalist/Kemalist/komünist/lâik vs. ne adlandırırsanız artık, soğukluğum epeyce arttı ki şu yazımı okursanız hislerimi daha iyi anlarsınız: http://www.pusulahaber.com.tr/aidiyetsizligin-edebiyati...

İşte düğünde boks maçı şovu yapanlar, falanca yerden atlayıp zıplayanlar falanlar filanlar diye boş videolar sık sık önüme fazlaca düşmeye başlayınca ve bunlara engel olmaya muktedir olamayınca, bir de bunun üstüne taciz, rant, rüşvet vd. hengâmesindeki partiyle alâkalı asabımı bozan haber paylaşımlarına maruz kalınca sık sık yaptığım, lâkin yazılarım ve sayfalarımın duyurulması kaygısından yeniden açtığım sosyal medya hesaplarımın yeniden inşâsı aşamasında Kaan Arslanoğlu’nun Facebook hesabı önüme düşüverdi. Uzun yıllar öncesine, Fethi Naci zamanlarına döndüm adete. Ön yargıya itildiğim yazılardan ve yazarlardan farklı bir portreyle karşılaştım. Paylaşımlarından birinde de ‘İnsan Bu’ adlı kitabına dikkat kesildim ve hemen sipariş ettim.

Kitabı büyük şaşkınlıkla ve istifade ederek iki kez dikkatlice, notlar ala ala, altını çize çize okudum. Kitabın muhtevasına hazırlık babından ne türden sorularla karşılaşacağınız ve bunlara cevap bulabileceğiniz hususunda fikir edinmeniz namına bir derleme soru demeti hazırladım:

Sekiz dokuz derece miyop, üstelik gözlükleri ve lensleri de olmayan bireylerin çok olduğu bir toplumda ne/ler olur ve yaşanır?

İnsan siyasi olarak ne; niye çalışır, sever, neden birbirini öldürür?

İnsan zekâsının parlaklığını ve kahredici geriliğini, insanın yüksek karakterini ama baskın karaktersizliğini anlatma iddiasının içini nelerle dolduruyor ‘İnsan Bu’?

Bilimi kimler idare ediyor, sömürü aracı olarak kullanıyor?

Kapitalizm dünyayı ve insanlığı kıyamete götürüyor, tek kurtuluş yolu ne?

Bütün ideolojilere, ‘izm’lere kör bağlılık din kapsamına mı girer, neden ve nasıl?

Laiklik, ‘din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulması’ mıdır?

Freudçuluk sandığımız gibi bir şey mi, neden çok referans alıyor, bu doğru bir tutum mu?

Marks ve Lenin işçilerle anılır, pek kendileri neyle iştigal etmişler ve nasıl bir anlayışa sahiptiler?

Marx ve Lenin’in Türklere bakışı nasıldı, günümüz Marksistlerinin kimilerinin, anti parantez başta linkini verdiğim yazımı hatırlayın, Türklüğe ve İslam’a bakışlarında nasıl bir etkileri var?

Marksizm öldü mü, yaşıyorsa nasıl yaşıyor, Marksizm ve devrimcilik/ortodoksluk bağlantısı?

Marx’ın ekonomik kuramının, şehir efsanelerinin aslı astarı nedir?

Yanlış bilinen doğruları tek tek izah eden Arslanoğlu soruyor: ‘Marksist olmayacaksak ne olacağız?’

İnsanlar neden siyaset yaparlar, siyasetçi asla ne olamaz ama ne olur, siyaset insanı neden yozlaştırır?

İnsan neden sağcı, solcu yahut fanatik olur?

Solculuk hiç yok, o zaman yerine ne var, nasıl?

Solculuk taksi plakası gibi kısıtlı mı gerçekten?

Sol siyaseti için halka yaklaşım rehberi?

Cinsellik ve eşcinselliğe, İstanbul Sözleşmesine nasıl bakmalı, doğru mu yaklaşıyoruz, ne nasıl yapılmaya çalışılıyor ve neyi nasıl anlamalıyız?

Recep Tayyip Erdoğan’ın liderlik psikolojisi?

Bilim, tıp, sosyal medya vs. fotoğrafları?

Soruları daha da çoğaltabilirim ama bu kadarıyla iktifa edeyim; sanırım ne tür bir kitapla karşı karşıya olduğumuz hissedilmiştir.

Sağ veya sol yahut tarafsız bir yazar etiketinin az çok ne söyleyeceğini az çok tahmin ederiz. Farklı bakabilmeyi, müsamahalı olmayı epeydir ıskalıyoruz. İnsanlığın ortak değerlerine ve fıtrata dayalı kabulleri yeterince analiz etmeyip hakikati elinin tersiyle itip ait olduğu dünyanın diline uygun konuşanları kanıksadık.

Kaan Arslanoğlu doğru tanıdığımızı sandığımız, kalıplara hapsedilecek, kısacası dar çerçevede düşünülecek biri değil. 230 sayfadan müteşekkil ‘İnsan Bu’yu okurken zihniyetiniz, ideolojiniz, safınız nereye ait olursa olsun hemen her sayfada sıradışı fikirlerle karşılaşacaksınız ama zihninizi ne kadar özgür bırakırsanız, insan fıtratının temel ayarlarına dönmeyi başarırsanız doğru anlayacak, hak verecek ve en önemlisi sokak ağzı ve kalabalığıyla itiraz etmekten, boş lakırdılarla mutmain olmaktan uzak düşünmenin numunesi konuşmalardan da konuşmaktan da feragat edeceksiniz diye düşünüyorum. Haddizatında bu düşünceleri taşımasam böyle yorucu bir yolculuğa çıkmayı göze alamazdım: Kitabı birkaç kez çok dikkatli okuma, insanbu.com sitesini etraflıca inceleme, Kaan Arslanoğlu hakkında uzun uzun mu uzun internet sörfü, upuzun bir yazı silsilesi…

İnancı Açıklarken İnsanı Eksiltmek

‘Din İnanç ve İnsan’ başlıklı ilk bölüm, sert bir iddiayla dikkatleri üzerine çekiyor, okuru kitaba davet ediyor: “Din, insanın dışına sonradan eklenmiş arızi bir yapı sayılmaz; insan zihninin evrimsel, biyolojik, nöro-psikolojik kuruluşuyla bağlantılı, çok eski, çok yaygın, neredeyse kaçınılmaz bir gerçeklik olarak okunur.”

Arslanoğlu, dine sırf yanlış fikirler toplamı diye bakan kaba laikçi dili yetersiz buluyor, hatta tehlikeli görüyor. Sovyetler örneği üzerinden devletin dine savaş açmasının laiklik sayılmayacağını, tersine laiklik karşıtı bir yönelim ürettiğini iddia ediyor. Bu çıkışın, bölümün en dikkat çekici, en kolay karşılık bulan yanı olduğunu söyleyebilirim. Çünkü burada sahiden dokunulan gerçek bir mesele var: İnançla mücadele adına toplumun hafızasını, sembollerini, alışkanlıklarını, korkularını, umutlarını kaba kuvvetle ezmeye kalkınca ortaya özgürleşme çıkmıyor; daha sert, daha derin, daha inatçı tepiler çıkıyor. Türk, Sovyet ve dahi başka modernleşme tecrübeleri de bunu bolca göstermedi mi? İnançla kavga eden devlet çoğu zaman inancı ya yeraltına itiyor ya hırçınlaştırıyor ya da siyasal hıncın yakıtına çeviriyor, yani bitirmiyor inancı.

Kaan Arslanoğlu din karşısında buyurgan, küçümseyici, tepeden bakan seküler dilin halkla neden bağ kuramadığını iyi seziyor.

İnancı yalnızca cehalet diye okumak, inanmış insanı anlamayı baştan reddetmek demektir. Arslanoğlu, dindarlığın toplumsal ve psikolojik köklerine eğiliyor; modern ideolojilerin, parti bağlılıklarının, taraftarlıkların, hatta ateizmin kimi biçimlerinin de din benzeri içerikler taşıdığını hatırlatıyor. Bu hatırlatma ciddiye alınmalıdır; insanın sembol üretme, aidiyet kurma, kutsal alan açma, ritüel oluşturma eğilimi siyasette de, kültürde de, gündelik hayatta da sürüyor çünkü.

İnsan Bu’nun önsözünde kurulan “insanı bütünüyle görmek için parçalayıcı açıklamaları aşma” isteği, ilerleyen kısımlarda da açıkça hissediliyor. Arslanoğlu dine bakarken sadece ilâhiyat düzleminde kalmıyor; korku, aidiyet, arketip, kalıp, alışkanlık, grup psikolojisi, iktidar, ritüel gibi başlıkları aynı sahaya çekiyor.

Gene de burada ciddi bir daralma başladığının altını çizmem gerekir. Arslanoğlu, dinin küçümsenmesine itiraz ederken, bu kez dini neredeyse bütünüyle biyolojik ve evrimci açıklamanın içine kapatıyor. İnancın kökenine dair söyledikleri yer yer ufuk açıcı, yer yer indirgemeci: “Din çok yaygındır”, “insan zihni anlam arayan kalıplar üretir”, “belirsizlik karşısında aşkın açıklamalara yönelir”, “uğurdan tote­me, telepatiden parti fanatizmine kadar geniş alanda benzer bilişsel mekanizmalar çalışır” tarzı saptamalar, insana dair ağır ama düşündürücü gözlemler içerse de yazık ki açıklama gücü, dine dair bütün hakikati taşımıyor. Nedeniyse, köken açıklamasının mahiyet açıklamasına yetmemesidir. ‘İnsan niçin inanma eğilimi taşır?’ sorusuyla, ‘inancın içeriği ne söyler?’ sorusu aynı şey sayıl-a-maz. Arslanoğlu çoğu yerde ilk soruya kuvvetle yükleniyor; ikinci soruyu ise ya askıya alıyor ya da psikolojik-fonksiyonel düzleme çekip eritiyor. Hâl böyle olunca dindar okurun zihninde haklı bir itirazın doğmasına engel olamıyor doğal olarak: İnancı açıklamaya girişirken onu başlı başına uyum, korku, grup bağlılığı, evrimsel seçilim, nöro-psikolojik örüntü gibi kavramlarla kuşatınca dinin hakikat iddiası, ahlak inşası, varlık tasavvuru, insanı aşan çağrısı gölgede kalıyor.

Kaan Arslanoğlu, dini savunur gibi ilerleyip sonunda onu başka kalıplarla aynı biyolojik düzeneğin ürünü sayabiliyor, bu kabul edilir bir şey değildir, en azından benim nazarımda; futbol taraftarlığıyla, parti bağlılığıyla, lider sadakatiyle, din arasında kurduğu analoji yer yer uyarıcı; yer yer fazla geniş… Evet, insanın bağlanma biçimlerinde benzeşmeler bulunabilir. Evet, ritüel, aidiyet, sembol, sadakat her alanda görülebilir. Evet, modern ideolojiler de kutsal üretir. Lâkin analoji genişledikçe ayırıcı vasıflar silikleşmektedir. Namazla miting, vahiyle slogan, tefekkürle propaganda, ibadetle taraftarlığın aynı zemine fazla rahat yerleştirilmesi rahatlığı, metnin düşünme cesaretini artırmıyor; kimi yerde kavramsal dikkati gevşetiyor. Çünkü benzerlik göstermek, özdeşlik kurmak sayılmaz. Dinin insandaki karşılığıyla dinin hakikat düzeyi aynı tartıya konunca metin açıklayıcı olmaktan çıkıp hükmedici bir tona kayıyor.

‘İnsan Bu’yu okuma dışında insanbu.com sitesindeki yazılar ve yazar hakkında internette epey mesai harcadığımı başta söylemiştim. Kaan Arslanoğlu çoğunlukla şunları yapıyor yazılarında: Geniş genellemeler kuruyor, ardından okuru sarsacak cümleyi öne sürüyor, sonra örneklerle bu genel hükmü tahkim etmeye çalışıyor. Bu yöntem akıcı, okuru sürüklüyor. Zihin açıcı yerleri var. İnanç konusunda ezber bozan lâflar ederken de bunu yapıyor. Fakat aynı yöntem, itirazları tam işlemeye fırsat tanımıyor. Farzımuhal; dinin toplumsal yaygınlığı ile dinin doğruluğu arasındaki ayrım, dine düşmanlık ile dinin siyasal araçsallanışına karşı eleştiri arasındaki ayrım, seküler ideolojilerin “dinsel form” (neden dinî değil de dinsel!?) taşıması ile dinin kendisinin o ideolojilere indirgenmesi arasındaki ayrım daha dikkatli açılmalıydı. Yazar hızını korumak için bazı kavşakları kısa geçiverince; “burada sınır ne?” diye soracakken yazarın yeni bir hamlesi geliveriyor. Böyle olunca da bölümün etkisi artıyor artmasına da ikna gücü sizlere ömür!

Sovyetler Birliği örnekleri, Arslanoğlu’nun “tarihe dokunarak fikir yürüt”en tarafını da fâş ediyor. Kızıl Meydan’daki kilise, Stalin’in dine karşı sertliği, savaş döneminde dine alan açılması, sonrasında yasakların yeniden sıkılaşması… “İnsan zihnindeki inanç boyutunu yok sayan siyasal projeler, kriz anında dönüp dolaşıp yine o bastırdıkları alana yaslanır.” ana fikrine ulaşıyoruz ki bu oldukça kuvvetli bir tespittir.

Dinin siyasal kullanımına dikkat çekerken inancın kendisiyle araçsallaştırılmış dini aynı cümle içinde fazla çabuk buluşturulduğu için daha ihtimamlı olunması yönünde bir şerh daha düşüyorum bu noktada: Din, devletin kullandığı aparat sayılmaz; devlet, dini kullanmaya kalkabilir. Aradaki fark küçüldüğünde, inanan insanın itikadı ile politik aktörün hesapçılığı birbirine yaklaşır ki bu yaklaşma da bölümün dikkatini bulanıklaştırır.

Bu bölümde beni asıl asıl rahatsız eden; Arslanoğlu’nun dindarlığa tepeden saldıran seküler dili eleştirirken, sonunda ateizmden Marksizme, Freudculuktan parti sadakatine kadar uzanan geniş sahayı din benzeri çerçeveye yerleştirmesiydi. Bu, dine açılmış saldırıyı boşa çıkaran akıllı hamle gibi duruyorsa da, her şeyin ‘din’leştiği yerde dinin kendine özgü sesinin kayboluşu gibi bir başka sorun zuhur ediyor. Neticede inanç, vahiy, ibadet, teslimiyet, takva, günah, ahiret, dua, kulluk gibi sahici dinî kavramlar psikolojik işlev başlığı altında erimeye başlıyor.

Düştüğüm şerhlere karşın bölümdeki yazılar, dindar okurun da ciddiyetle yüzleşmesi gereken sorular barındırmıyor değil esasında: İnsan niçin inanır? İnanç hangi korkuları, hangi ihtiyaçları, hangi umutları taşır? Ritüel hangi psikolojik ve toplumsal işlevleri görür? Dindarlık hangi şartlarda ahlâkı besler, hangi şartlarda kör bağlılığa döner? İktidar dini nasıl kullanır? Dine öfke duyan seküler çevreler kendi kör inançlarını nasıl üretir?

Arslanoğlu, bu soruları geciktirmeden masaya yatırıyor ama cevapları çoğu yerde tek anahtarla açmak istiyor. İnsan karmaşıktır, din de öyle. Evrimsel psikoloji, bilişsel kalıplar, grup davranışı, toplumsal baskı, siyasal araçsallaştırma… tablonun içindedir. Lâkin tablonun tamamı bunlardan ibaret sayılınca son tahlilde insan da din de eksilecektir.

Sonuç olarak ‘İnsan Bu’ adlı mühim eserinin ilk bölümünde Kaan Arslanoğlu, dine düşman kaba modernleşmeci dili yerden yere vururken önemli bir gedik açıyor; inancı yok sayan aklın toplumu okuyamadığını yer yer başarıyla gösteriyor. Fakat aynı Arslanoğlu, dini daha derinden anlama eşiğine gelmişken onu çoğu yerde biyolojik-kognitif düzeneğin içine fazla sıkı kapatıyor. Bu yüzden kitap hem kışkırtıcı hem eksik, hem cesur hem aceleci, hem ufuk açıcı hem daraltıcı bir tat bırakıyor ağızlarda.

EK: Altı çizili satırlar

“Laik, hatta ateit yapıda örgütlenmeler dahi dinsel kalıplar üstünde şekillenir, bunu bilmeseler de. (…) Komünist orak-çekiç simgesi Hristiyan haçının bir türevidir. Hitler’in Nazi haçı eski Türk Oz inancının işareti. Gel de Carl Gustave Jung’un kolektif bilinçaltı ve arketip kavramlarına inanma!” (s.33)

“Bütün ideolojilere, ‘izm’lere kör bağlılık, din kapsamına girer.” (s.35)

“… ama Pinker’e (ünlü evrim psikologlarından Steven Pinker-Y.A.Ö) göre mizah duygumuz veya müzik, bize doğal seçilimde bir avantaj-üstünlük sağlamaz. Din de böyledir. Evrensel aklın bir yan ürünüdür Pinker’e göre. Onun bu yan ürün görüşüne katılmıyorum.” (s.37)

“Büyük bir çoğunluk bir dine inanıyor; ama gerçekte neye inandığını sezse de bilmiyor. O dine inanmayanları küçümsüyor, onları aşağılıyor veya iyi bir insansa onlara acıyor. (…) Tüm gerici faşist iktidarlar çoğunluğa ait bir dini kendi iktidar ve baskı aracı olarak kullanıyor. İnsanların önemlibir bölümü o çok sevgiye değer dinlerinin bu şekilde adaletsiz bir düzenin parçası haline geldiğini göremiyor, görse de bunu kabullenemiyor.” (s.39)

“Biri eşcinsel doğmuş diye ona saygı gösteriyorsun ki göstermek lâzım, öteki dindar doğmuş diye niye saygısızlık ediyorsun?” (s.39)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yusuf Alpaslan Özdemir Arşivi

Ne yapmalı?

01 Nisan 2026 Çarşamba 09:59

Dergi okul olunca edebiyat büyür

18 Mart 2026 Çarşamba 14:55

Okumayı hayata iade eden adam

18 Şubat 2026 Çarşamba 13:13