Yusuf Alpaslan Özdemir

Yusuf Alpaslan Özdemir

Hakikatin değil kanaatin izinde: Cinayetin gölgesinde saf tutmak

Polisiye romanlar, her dönem okurlardan yoğun ilgi görmüştür. Ödüllü yazar Hikmet Hükümenoğlu’nun kimilerince başlı başına polisiye saydığı ilk romanı ‘Sonra Gözler Görür’, daha ilk sayfalarda cinayetin izini sür/dür/meye başlayan, cinayeti vesileye çevirip zihni, hayat tarzını, ideolojik yükü, insan ilişkilerindeki çatlağı masaya yatıran bir metin.

Hikmet Hükümenoğlu’nun 2024 tarihli Sonra Gözler Görür’ü hayali Kuzey Ege şehri Yenikent’te geçen, gazeteci Ezgi Sezgin’in bir cinayetin peşine düştüğü, belediye seçimi, yerel güç odakları, sınıf farkı, aşk, aldatma, medya, savcılık, emniyet, siyaset, akademi gibi alanları iç içe geçiren hacimli bir polisiye mesabesinde.

&&&

Hikmet Hükümenoğlu’nun edebî yürüyüşüne baktığımızda Sonra Gözler Görür’ün bir boşluktan doğmadığı açıktır. Kar Kuyusu’ndan 04:00’a, Körburun’dan Atmaca’ya, Harika Bir Hayat’a karanlık, gerilim, türler arası geçiş, hayali ya da yarı hayali mekân kurma isteği, bireysel hikâyeyi toplumsal atmosferle sürtüştürme arzusu sürekli öne çıkar. Körburun’un kuşaklar boyunca biriktirdiği tortu, 04:00’ın gerilimli belirsizliği, Atmaca’nın öfke ve güncel siyasetle kurduğu sıkı temas, Harika Bir Hayat’ın dönem atmosferine yaslanan kurgusu, Sonra Gözler Görür’de başka adlar ve araçlarla yeniden beliriyor.

Hükümenoğlu’nun okuru sayfada tutma becerisi de yeni değildir; zamanla oynama, merakı canlı tutma, karakterlerin içine toplumsal iklimi yerleştirme gücünün öne çıkışı romanlarının temel hususiyetidir. Sonra Gözler Görür de bu bakımdan sürpriz bir kırılma sunmuyor; bilindik Hükümenoğlu meselelerinin polisiyeye iyice yanaştırılmış yeni halkası gibi okunmalıdır.

whatsapp-image-2026-03-09-at-18-11-25-1.jpeg

&&&

Olay örgüsü sürükleyici, üslûp akıcı. Çocukluğunu Yenikent’te geçirmiş, İstanbul’da parlak bir gazetecilik geçmişi olan, dini vakıf ve bakan dosyalarıyla ünlenmiş Ezgi Sezgin işsiz kalınca oğlu Batu’yla doğduğu kente dönüyor ve yerel bir gazetede çalışmaya başlıyor. Varlıklı ve nüfuzlu Zehra Gören’in ailesini ve öldürülen Zümrüt’ü çevreleyen çemberin içine giriyor; emniyet müdürü Orhan, akademisyen Mert, belediye başkanlığına adaylığını koyan Zehra Gören’in oğlu Cem Gören, yerel siyaset ve kasabanın boğucu yakınlığı soruşturmayı genişletiyor. Geniş roman kadrosu merak üretmeye elverişli.

Yenikent’in kuruluş hikâyesi, fabrika kenti oluşu, üniversiteyle dönüşmesi, küçük yer sıkışmışlığını taşıması da romana kullanışlı bir arka plân veriyor. Nitekim Hükümenoğlu, Yenikent’i Körburun’dan sonraki ikinci hayali mekânı olarak tasarladığını, küçük şehirde herkesin birbirini tanımasının ve politik uzantıların polisiyeye doğal biçimde sızmasının özellikle ilgisini çektiğini açıkça söylüyor kendisiyle yapılan söyleşilerde.

&&&

Kitabın başlı başına bir polisiye sayılamayacağını ve sayılmaması gerektiğini söylemiştim. Nitekim Sonra Gözler Görür’ün asıl tartışmalı tarafı, katilin kim olduğu sorusundan çok anlatının hangi ahlâk ve siyasî bakış tarafından yönetildiği noktasında belirmektedir. Hükümenoğlu, söyleşilerinde politikanın son yirmi yılda gündelik hayatın tam ortasına yerleştiğini, cinayet soruşturmalarında polisin ve savcının politik kimliğinin devreye girmesini yok saymanın şuursuzca olacağını söylüyor. Bu, romanın niyetini berraklaştırıyor. Yazar bu romanda, siyaseti arka fon gibi kullanmıyor, siyaseti olay örgüsüne yön veren asli irade haline getiriyor. İtirazlarım da buradan yükseliyor. Sonra Gözler Görür’de toplumsal ve siyasî zemin, karakterleri derinleştiren damar olmaktan çıkıp onları hizaya sokan bir ideolojik dağıtım mekanizmasına dönüşüyor. Kimin daha anlayışlı, kimin daha kaba, kimin daha güvenilir, kimin daha yoz, kimin daha itibarsız görüneceği çoğu yerde romanın iç mantığıyla değil, yazarın saf tuttuğu dünya görüşüyle belirlenmiş hissi uyandırıyor. Bu yüzden Ezgi Sezgin meselesi romanın merkezindeki en ciddi problem olarak belirmiştir. Hükümenoğlu, Ezgi’yi gazetecilik ilkelerine bağlı, mesleki bakımdan nostaljik, cesur, kırılgan, prensipli bir kadın olarak kurduğunu anlatıyor. Kâğıt üstünde ilgi çekici çerçeve bu. Oysaki, Ezgi’nin çevresindeki erkekleri küçümseyen, çoğu zaman üst perdeden konuşan, öfkesini hakikatin ölçüsü gibi taşıyan, kendi kabalığını haklılık halesiyle örten bir figüre kaydığı görülüyor.

Roman, kadın karaktere alan açmakla yetinmiyor, erkekleri sistemli biçimde aşağı çekerek o alanı kuruyor. Bu tavrın izleri tek tük değil, dağınık değil, geçici bir gerilim dozu hiç değil; anlatının tonuna işlemiş bir tercih… Nitekim şu satırlar, romanın genel bakışını da ele veren cümlelerden biri olarak göze çarpmaktadır:

“Bir şey diyeyim mi? Toplumdan nefret ediyorum. İşinize gelince kadınların koruyucu meleği kesiliyorsunuz, büyük büyük lâflar edip caka satıyorsunuz ama duyduklarınız hoşunuza gitmezse hemen yan çiziyorsunuz.”

Bu cümle kendi başına karakter çizimi sayılsa sorun azalırdı; romanın iklimine yayıldığında, eleştirel yoğunluğu olan bir ses olmaktan çıkıp buyurgan bir temsil siyasetine dönüşüyor.

Erkek karakterlerin verilişinde hissettiğimiz hoyratlık da aynı yerden beslenmektedir. Savcıdan polise, okul çevresinden bürokrasiye kadar mevki sahibi yahut sözü geçen erkeklerin çoğu ya küçültücü bir tonla veriliyor ya da ahlâken kuşkulu alanlara itiliyor: “’’Nerede bu müdür?’ diye sormuştu başsavcı hazretleri. Tipi sıçana benziyordu ama Hasan görür görmez adamın yılan olduğunu anlamıştı.”

Burada mesele sert bir betimlemeden ziyade, sertliğin yönünün neredeyse hiç şaşmamasıdır. Hükümenoğlu, okura tarafları önceden ayrılmış bir duygusal mahkeme imkânı sunuyor. Böyle olunca karakter değil temsil kalıyor, insan değil pozisyon beliriyor, romanın nefesi daralıyor.

Annelik ve aile cephesinde de benzer bir kırılma sözkonusudur. Hükümenoğlu, Ezgi ile Batu ilişkisinden kendisiyle yapılan kimi söyleşilerinde keyifle söz ediyor; hatta yazım sürecinde Batu’nun beklediğinden daha katmanlı hale geldiğini belirtiyor. Söyleşileri ve romanı bu çizgiden okuyanlar için ilişki dinamik, çağdaş, yer yer eğlenceli görünebilir. Ama gerçekler böyle mi hakikaten, yahut şöyle ifade edeyim; ülkemizde aile kurumu sahiden de böyle midir?

Anne-oğul arasında, özellikle Batu’nun “cins”liğinden mütevellit mesafe, hitabın soğukluğu, “anne” sözünün geri çekilişi, çocuğun anneyi adıyla çağırmasının doğurduğu yabancılaşma, bu memleketin aile duyarlığı içinde sıradan bir modernleşme detayı diye geçiştirilemez; sadece gündelik konuşma değişmiyor, yakınlığın dili de çözülmektedir. Roman, bunu hayatın doğal akışı gibi gösteriyor. Oysa tam bu noktada ciddi bir kültürel kırılma dikkatimizi çekmektedir. Aile bağına ilişkin bu soğutulmuş dil, romanın genel yönelişiyle birleşince, yalnızca bireysel tercih değil, daha geniş bir değer yitimini estetize eden tercih gibi beliriveriyor.

Kadın karakterlerin özel hayatı konusunda romanın kurduğu serbestlik dili de aynı tartışmayı büyütüyor. Ezgi ile Mercan’ın evlilik sürerken başka ilişkiler içinde dolaşmaları, ilişkilerin duygusal ve bedensel sınırlarının gevşek anlatılması, bu tercihlerin ahlâkî sorun olarak değil neredeyse kendiliğinden meşru bir alan gibi sunulması, üstelik buna eşlik eden erkek küçültmesi, ciddi bir çifte standardı görünür kılmaktadır.

Kadının özgürlüğü adına kurulan düzlem, erkeğin itibarsızlaştırılmasıyla tahkim edilirse sahici bir denge aramak zorlaşır. Sonra Gözler Görür bu dengeyi kurmuyor, daha doğrusu denge aramıyor. Kadınların kabalığı, öfkesi, taşkınlığı, çoklu ilişkileri, ahlâk gerilimi üretmek yerine çoğu yerde mazur görülürken, erkeklerin kusurları ise büyüteçle öne çıkarılıyor. Böylece roman, insan tabiatını araştıran bir anlatı olmaktan uzaklaşıp ideolojik sempatilerin dağıtıldığı bir sahaya dönüşüyor.

Hükümenoğlu’nun bu işlerin hiç de yabancısı olmadığını anlamak için önceki kitaplarıyla bağ kurmak icap eder. Farz-ı mahal; “Atmaca” adlı romanında, yakın tarihi, öfkeyi, siyasal kutuplaşmayı ve toplumsal kırılmayı geniş bir perspektifle romanlaştırdığını hatırlayalım. Sonra Gözler Görür’de de aynı tavır sürmekte; hatta geçtiğimiz haftalarda yayımlanan ve hakkında bir yazı hazırlamaya başladığım “Bu Dünyada Yaşamak”, yazarın Yenikent’i “adalet”, “gerçek”, “güven krizi”, “travma” ve kamusal çürüme çevresinde büyütmek istediğini açıkça göstermektedir. Anlayacağınız Sonra Gözler Görür, daha büyük bir yönelimin ilk halkasıdır.

Hükümenoğlu, Yenikent’i memleketin minyatür maketi gibi kurduğunu söylerken dürüst davranıyor. Sorun da burada başlıyor zaten: Minyatür memleket kuruluyor, ardından o maketin içine yalnızca belirli bir siyasal hassasiyetin ışığı düşürülüyor, geri kalan yüzler loşta bırakılıyor. Böyle olunca roman hakikati çoğaltmayıp, hakikatin yerine kanaat yerleştiriyor.

Polisiye cephesine dönersek, Sonra Gözler Görür’ün bu alanda çarpıcı bir yenilik getirdiğini söylemek oldukça güç. Şüpheliler sıralanıyor, okurun kuşkusu zaman zaman farklı yöne çekiliyor, yerel güç ağları soruşturmayı bulandırıyor, finalde uzak ihtimal öne alınıyor. Bu yapı işlevsiz sayılmaz, sürükleyicilik de sağlanıyor fakat anlatının motoru çoğu yerde cinayet muamması olmuyor, muamma üzerine bindirilmiş dünya görüşü ağırlık kazanıyor.

&&&

Hükümenoğlu “önce kendimi heyecanlandırmam gerekir” diyor. Okuru diri tutan ritmi kurduğu da açık. Yine de bu romanın sonunda akılda kalan şey katilin izinden çok, yazarın kimi sevip kimi sevmediği, kime konuşma hakkı tanıyıp kimi baştan sakat bıraktığı oluyor. Polisiye başarı bir miktar var, lâkin iyi polisiye sadece gizemi uzatan roman değildir; insanı, tutkuyu, korkuyu, iktidarı, suçu, vicdanı birbirine çarptıran romandır. Sonra Gözler Görür bu çarpışmayı tam gerçekleştiremiyor; çoğu yerde hükmünü baştan vermiş bir anlatıcı dünyasına yaslanıyor.

&&&

Bazı yayınevlerinin kitaplarında haddinden fazla gördüğümüz, okuyucuya saygı duyan bir anlayışın ürünü görülemeyecek yazım yanlışları ve tutarsızlığı, anlatım bozuklukları bu kitapta çok küçük birkaç nazar boncuğu dışında görülmüyor: “az sayıdaki şirketler… (s.105), “Bu rezaletin sorumlusunun sizsiniz Orhan Efendi.” (s.240-241)

Batu’nun annesine söylediği; “Benim bir yere uğramam lâzım, eğer burada kalacaksan dönüşte seni toplar eve bırakırım.” cümlesindeki ‘topla-’ fiili de ilginç , daha ötesi garip geldi bana. Dil zenginliği mi, yanlış kelime tercihi mi bilemedim; siz ne düşünürsünüz bu konuda?

&&&

Son kertede Sonra Gözler Görür, Hikmet Hükümenoğlu’nun kurgu kurma becerisini, mekân yaratma iştahını, merak duygusunu ayakta tutma refleksini taşıyan bir roman. Bu yüzden bütünüyle savrulmuş bir roman sayılmaz. Yine de güçlü ve ödüllü bir kalemden çıkan, geniş imkânlarla kurulan, hacmi ve iddiası yüksek romanda, ideolojik tarafgirlik estetik sezginin önüne geçtiğinden kayıp büyüyor.

Kadınları parlatırken erkekleri topluca hırpalayan bakış, muhalif siyasal refleksi neredeyse ahlâk ölçüsüne çeviren üslûp, aile dilindeki soğumayı doğal hayat belirtisi diye dolaşıma sokan tercih, gayrimeşru ilişkileri neredeyse sorgusuz bir serbestlik alanı mesabesinde sunan atmosfer, romanı sadece tartışmalı kılmadığı gibi, yer yer edebî ölçüsünden de eksiltiyor.

Adı, “Sonra Gözler Görür”. Ne var ki romanın hissettirdiği, kimi meselelerde gözün açılması değil, bakışın baştan seçilmiş bir istikamete zorlanması. Cinayet çözülüyor, düğümler açılıyor, sayfalar kapanıyor. Okurun zihninde ise asıl şu soru asılı kalıyor: Burada hakikat mi konuştu, yoksa hakikatin yerine geçirilmiş bir kültürel ve siyasî tercih mi? İşte romanın en can alıcı, en rahatsız edici, en tartışmaya değer yanı tam da burada duruyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yusuf Alpaslan Özdemir Arşivi

Okumayı hayata iade eden adam

18 Şubat 2026 Çarşamba 13:13

Hayatın sessiz ağırlığı

14 Ocak 2026 Çarşamba 09:10

Aidiyetsizliğin edebiyatı olur mu?

24 Aralık 2025 Çarşamba 14:18