Yusuf Alpaslan Özdemir
Okumaya tahammülün azaldığı çağda edebiyatı yeniden kurmak
Cumhuriyet’le birlikte edebiyat bizde “sadece edebiyat” olmaktan çıktı; memleketin nabzına takılan bir alet gibi çalışmaya başladı. Bir yanda yeni devletin kurucu dili, öbür yanda o dilin taşıdığı hafıza… ‘Yeni insan’ fikri ne kadar siyasîyse, edebiyatın cümlesi de o kadar siyasîydi; çünkü bizde edebiyat çoğu zaman bir “hayat tarzı” tartışmasının en rafine kıyafetidir: millî olanla evrensel olanın, halkla seçkinin, mukaddesatla sekülerliğin, devlet fikriyle sivil vicdanın sürtüştüğü yer.
İlk yıllarda şiir, hikâye, roman; bir yandan “yeniyi öğretmek”, bir yandan “eskiyle bağ kopmasın” diye gerilimin üzerinde yürüdü. Anadolu’nun edebiyata gerçek anlamda girişi de bu dönemin en belirgin işidir: taşra artık dekor olmaktan çıkıp, meselenin kendisine evrilmiştir.
Bu yıllarda “mahfil” denince akla en çok dergiler gelir; edebî akımların, üslûp kavgalarının, kuşakların mayası çoğu kez dergi sayfalarında tutulur. O yüzden “Varlık” gibi uzun ömürlü merkezlerin, edebiyatın sürekliliğinde ciddi payı vardır; Varlık’ın kendi tarihçesi dahi derginin kültür hayatında “toplumsal sorumluluk” iddiasıyla yürüdüğünü vurgulamaktadır.
Sonra 40’lar gelir, şiir bir deprem yaşar: Garip, şiiri gündelik konuşmanın sokağına indirir; şairaneliğe, süslü söyleyişe, “yüksek edaya” itiraz eder. Ardından 50’lerin ortası, başka bir büyük kırılma: İkinci Yeni bu kez dili yoğunlaştırır; imgeyi büyütür, sözü kolay anlaşılır olmaktan çıkarıp derinleştirir. Bu iki hamleden biri şiiri kolaylaştırırken, diğeri zorlaştırır gibi görünse de, aslında aynı soruyu sorar: “Bu toplumun şiiri nasıl bir dille konuşmalı?” Bizim şiirimiz, bu soruyu sormadan büyümedi.
Roman ve hikâyede ise aynı yıllar toplumun yarasına bakmanın öne çıktığı yıllardır. Toplumcu gerçekçi damar, edebiyata bir vicdan işi yükler: yoksulluk, emek, eşitsizlik, adaletsizlik, köy-şehir çatışması… Edebiyatın “süs” değil “tanıklık” olduğuna dair güçlü bir iddia. Bu iddianın karşısında, dili önceleyen şiirin “slogan mı, şiir mi?” tartışması büyür. Bir yanda “topluma borç” ahlâkı, öbür yanda “dile borç” ahlâkı; ikisi de kendince haklıdır, ikisi de bu edebiyatın hamuruna tuz basmıştır.
70’ler ve 80’ler ise edebiyatın “nasıl anlattığı”yla daha sert uğraştığı dönemlerdir. 1980 darbesinin gölgesi, metinlere sadece tema olarak da, biçim olarak da siner: susturulmuşluk, parçalanmışlık, kimlik gerilimi, şehirleşme, göç…
Modernist ve postmodern teknikle roman, daha deneysel bir tarafa açılır. Bu yıllarda mahfillerin rengi de çoğalır: yalnızca estetik kümeler değil, dünya görüşü etrafında kurulan çevreler belirginleşir; muhafazakâr/İslâmî dergi çizgilerle sol damarların yayın dalları, merkez dergilerle yan yana akar.
Bu hızlı turu 2000’lere bağlayacak olursak, öncesinde edebiyatı hem “kimlik meselesi” hem de dil meselesi olarak yaşadık. Ve 2000’lerde bu iki mesele, üçüncü bir büyük güç tarafından sıkıştırılmaya başladı: pazar ve hız.
2000 sonrası edebiyatın hikâyesi, iki kelimeyle anlatılabilir: çoğalma ve piyasalaşma. Bir yandan türler çoğaldı; polisiyeden tarihî romana, fantastikten distopyaya, şehirli melankoliden taşra modernizmine kadar geniş bir yelpaze görünür hâle geldi. Öbür yandan yayıncılık büyüdü, çok satanlar listesi bir tür ‘edebiyat hava durumu’na dönüştü, sosyal medya paylaşımları pazarlamanın yeni sahası oldu; kitap, rafın değil algoritmanın gözüne girmeye başladı.
Roman sadece edebiyatın değil, kamusal tartışmaların da taşıyıcısı oldu.
Bu dönemin sembolik eşiği de malûm: Orhan Pamuk’un Nobel’i. 2006’da Nobel Edebiyat Ödülü’nün Pamuk’a verilmesi, Türk Edebiyatının dünya ölçeğinde görünürlüğü açısından bir dönüm noktası olarak görüldü; İsveç Akademisi’nin açıklamasında “kültürlerin çatışma sembolleriyle ilgili” çalışmalara vurgu yapıldı. Bu olayın edebiyatımızdaki etkisi sadece “gurur” meselesi değildi; bir tartışma kapısını da açık tuttu: “Dünya bizi hangi hikâyemizle görüyor?” Biz hangi hikâyemizi büyütmek istiyoruz? Bu noktada, can alıcı bir soru devreye girer: Edebiyatta millî ve mukaddes olan, hamasetle mi taşınır, estetikle mi? Dürüst cevap şudur: Hamasıyla coşarsınız fakat estetikle kalırsınız. Memleketi sevmek yetmez; o sevgiyi taşıyacak cümlenin, sahici bir karakterin, incelmiş bir dilin olması gerekir. Edebiyatımızın güçlü damarları, çoğu zaman aidiyetle eleştiriyi aynı bünyede taşıyan damarlardır; kör övgü de kör yergi de metni küçültür.
2000’lerden bugüne gelelim: Kutuplaşmalar bitmedi; sadece biçim değiştirdi. “Dindar-lâik”, “Muhafazakâr-Kemalist”, “millî-küresel”, “kutsala saygı-kutsalla alay” gibi gerilimler, artık çoğu zaman kaba sloganla değil; karakter seçimleriyle, hayat ayrıntılarıyla metne sızıyor. Aynı romanda bile iki Türkiye bir arada yaşıyor: biri mahalle, biri plaza; biri aidiyete tutunan, biri kaçışa yaslanan.
Edebiyat burada çok acayip bir vazife görüyor: Herkesin birbirine bağırdığı bir ülkede, insanları, en azından romanın sayfaları arasında, aynı masaya oturtuyor. Bir romanda “öteki” dediğiniz kişi birden “bir insan” oluyor.
Bugün edebiyat konuşurken hep “okunmuyor” diye başlıyoruz? Çünkü asıl dert, kitap sayısı değil; dikkat. Eskiden sansür konuşurduk, ideolojik baskı konuşurduk; şimdi telefon konuşuyoruz. Dikkat dağınıklığı artık edebiyatın doğrudan rakibi. Sonsuz kaydırma, bildirim ekonomisi, klip düşüncesi… Öyle bir iklim ki roman bile “dizi temposu”na öykünmeye başlıyor; şiir ise “alıntılanabilir tek dize”ye sıkışıyor.
Akademik çalışmalar da dijitalleşmenin okuma tercihlerini ve alışkanlıklarını etkilediğini gösteriyor; “odak” meselesi sadece hissiyat değil, araştırma konusu.
Unutmadan eklemek gerek; vasat, kendini pazarlamayı çoğu zaman nitelikten hızlı öğrenir. Sonuçta edebiyat kamusu ikiye ayrılır: bir yanda ciddi metnin yavaş ve sessiz emeği, öbür yanda parlak ambalajın hızlı dolaşımı. Okurun suçu mu bu? Kısmen. Piyasanın suçu mu? Kısmen. Ama daha bir önemlisi, cümleye sabrımız azaldı. Cümleye sabır azalınca düşünceye sabır azalıyor; düşünceye sabır azalınca her mesele “slogan”a dönüyor.
Gazetede, televizyonda, sosyal medyada bir dakikada karar veriyoruz. Çatışma burada.
Gidişatın çaresi “gençler okumuyor” diye söylenmek olmamalı; okuma işini yeniden hayat disiplini hâline getirmek, üstelik bunun vaaz tonu olmadan yapmalı.
Okumayı büyüten şey, “çok kitap” değil; “düzenli temas.” Her gün on sayfa, bir ay sonra üç yüz sayfa eder. Ama asıl mesele nicelik değil; seçki. Bir insanın ayda bir güçlü roman, arada iyi bir deneme, şiirle kısa ama düzenli bir temas kurması; zihni hem besler hem terbiye eder. Bu, milliyetçi-mukaddesatçı bir çizgi için ayrıca önemlidir: Çünkü değer dediğiniz şey, sadece doğru tarafta durmakla taşınmıyor; onu taşıyacak dil ve düşünce kuvveti gerekiyor. Dil zayıflayınca, hakikat bile bağırışa dönüşüyor.
Bir de şunu hesaba katmalıyız: 2000’lerde mahfil dediğimiz şey de değişti. Eskiden mahfil, bir mekândı; şimdi çoğu zaman bir ağ. Ama hâlâ “okul” olan yerler var: dergiler, iyi editörlerin kurduğu diziler, hakiki eleştirinin yapıldığı mecralar.
Dergi, bir yazarı büyütür; eleştiri, bir okuru büyütür. Eleştirinin yokluğunda popülerlik hakem olur; popülerlik hakem olunca da edebiyat, edebiyat olmaktan çıkar, vitrin malına döner. Burada da okura iş düşmektedir “Çok satıyor” diye değil; “iyi yazıyor mu?” diye sormak. Basit bir soru ama çok şeyi değiştirir.
Yavaş yavaş toparlayalım. Bu memleketin ruhunu hangi dil taşıyacak? Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu soru “yeni insan”a dönüktü; 50’lerde dilin imkânlarına, 60’larda vicdana, 80’lerde hafızanın kırıklarına, 2000’lerde kimliğin çoğulluğuna… Bugünse aynı soru dikkat çağında yeniden soruluyor: Dilimizi gürültüye mi vereceğiz, yoksa yeniden kuracak mıyız?
Roman aceleyi sevmez, şiir aceleyi hiç sevmez. Uzun metne sabır göstermek, uzun düşünceye sabır göstermektir. Uzun düşünce kaybolursa, geriye slogan kalır; slogan kalırsa, geriye kavga kalır. Bu yüzden okumanın meselesi kültür değil yalnız; istikamet meselesidir. Ve bazen bir milleti bir yasa değil, bir cümle toparlar: Sahici bir cümle.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.