Yusuf Alpaslan Özdemir
Gölgede konuşan bir tanık: Memet Fuat’la son söyleşi
Üniversite bitime tezim Memet Fuat hakkındaydı ve sanırım hâlâ akademide ilk tez olarak biricikliğini koruyor.
Bu yıl şubat ayı bir başka önemli, Fuat’ın doğumunun 100. yılındayız. Bu büyük eleştirmeni ben de gerek Tecessüs’te, gerekse diğer mecralarda çeşitli yönleriyle ele alacağım,
İsmini ilk kez kez evimize yakın kütüphanede hemen her gün gidip tüm gazeteleri okuduğum, ki hâlâ bir gazete okuruyumdur, Cumhuriyet’te köşesinin ismiyle dikkatimi çekti. O anın halet-i ruhiyesi midir nedir, köşesinin adı beni etkiledi, okudum. Keşke hangi yazı olduğunu hatırlayabilseydim. Sonra Adam Sanat, Adam Öykü vd. ne bulduysam okudum. Üniversite son sınıfta tez konum belliydi, aldım da. Çalışmaya başladım. Tam o sıralarda çıktı Gölgede Kalan Yıllar. Solunum cihazına bağlıydı, teze yardım amacıyla aradığımda. Telefondaki ses beni çok şaşırttı, çok genç ve dinçti. Vaziyetini anlattı, Turgay Fişekçi’yi işaret etti, her türlü destek hususunda. Sesini son duyuşummuş.
Bu yıl şubat ayında yapay zekâyı Memet Fuat yaptım ve hayali bir söyleşi icra ettik. Özeti aşağıda. Buyurun o halde...
&&&
Altunizade’ye doğru çıkarken yol yavaşlamıştı, İstanbul burada aceleyi bırakır da ondan. Sokaklar dar değildir fakat insanın içini genişletmez. Evler sessizdir. Kapıların önünde bir bekleyiş vardır. Sanki herkes biraz sonra bir şey hatırlayacaktır da ona hazırlanıyordur.
Memet Fuat’ın evi de bu sessizliğin içindedir. Dışarıdan bakınca sıradan bir İstanbul evi. İçeri girince zaman ağırlaşır. Koridorda, odalarda, her yerde kitaplar… Fotoğraflar, belgeler, eski dergi kapakları. Ama ev bir arşiv gibi değil. Daha çok, uzun süre konuşulmamış bir hayatın saklandığı bir yer gibidir.
Odaya girdiğimde Memet Fuat yataktaydı. Solunum cihazına bağlı. Konuşmak kolay değil, rahatsız etme endişesi de var bende. Gözleri açık, bakışı berrak. Bedenin yavaşladığı ama zihnin hâlâ çalıştığı bir eşikte durmakta, kim bilebilir?
Bu eşik, Gölgede Kalan Yıllar’ın da eşiğidir aslında.

Söze ben başlamıyorum. O başlıyor; “Anı yazmak,” diyor, “geçmişi kurtarmak değildir. Geçmiş kurtarılmaz. Anı yazmak, insanın kendine karşı dürüst olmaya çalışmasıdır.”
Bu cümle, kitabın anahtarı sanki; çünkü Gölgede Kalan Yıllar hatırattan ibaret değildir yalnızca. Hafızanın nasıl çalıştığını, insanın kendini nasıl kandırdığını ve buna rağmen nasıl yazmaya devam ettiğini gösteren kutlu bir metindir. Kitap boyunca kesinlik yok, ereddüt var, durup düşünme var, geriye çekilme vardır.
Ona hafızayı neden bu kadar güvensiz bir zemin olarak gördüğünü sordum.
“Hafıza,” diyor, “insanın kendini koruma aracıdır. Gerçeği olduğu gibi saklamaz. İşine geldiği gibi saklar. Ben bunu saklamak istemedim. Okura ‘ben böyle hatırlıyorum’ demekle yetindim.”
Bu yüzden kitapta olaylardan çok, olayların bıraktığı izler var. Büyük tarih anlatıları yok. Küçük hayat kırılmaları var. Erenköy, Çamlıca, Altunizade. Aile içi suskunluklar. Yarım kalmış cümleler. Bir annenin, Piraye’nin gölgesi…
Piraye bu kitabın merkezindedir, sadece “efsane anne” sanılmamalı; yorulmuş, incinmiş, zaman zaman sertleşmiş bir insan olarak. Piraye anlatılırken acı sergilenmez. Acı, metnin arkasındadır.
“Acıyı yazmak zordur,” diyor. “Çünkü çok yazarsanız ucuzlar. Hiç yazmazsanız yalan olur. Ben acının kendisini değil, acının bıraktığı sessizliği yazmak istedim.”
Bu sessizlik, kitabın dili olur. Gölgede Kalan Yıllar bağırmaz. Yargı dağıtmaz. Okuru yönlendirmez. Onu metnin içine çağırır ve yalnız bırakır.
Söyleşi ilerledikçe Nâzım Hikmet meselesi kaçınılmaz olur. Kitap, Nâzım’ı merkeze almaz ama Nâzım’ın adı, metnin her yerinde hissedilir. Bir baba figürü olarak değil yalnızca. Bir gölge olarak.
“Bir isimle yaşamak,” diyor, “insanın hayatını biçimlendirir. Hele o isim edebiyatta bir mit hâline gelmişse. İnsan ya o miti savunmak zorunda kalır ya da ondan kaçmak ister. Ben ikisini de yapmadım. Ben yaşadığımı anlattım.”
Bu tavır, kitabın en önemli yanı şüphesiz. Gölgede Kalan Yıllar, ne bir kutsamanın ne de bir hesaplaşmanın adıdır. Bir tanıklıktır. Ama mutlak doğrular iddia etmeyen bir tanıklık.
Kitapta yer alan fotoğraflar da bu yüzden önemlidir. Fotoğraflar anlatıyı doğrulamaz. Onu daha da problemli hâle getirir.
“Fotoğraf,” diyor, “kanıt değildir. Fotoğraf, hafızayı daha da şüpheli kılar. Çünkü insan fotoğrafa bakıp ‘demek böyleydi’ der. Oysa fotoğraf yalnızca bir anı gösterir. Öncesi yoktur. Sonrası yoktur.”
Bu sözler, kitabın yapısını da açıklar. Metin ilerledikçe farke edilecek şudur: Bu kitap, geçmişi anlatmak için değil, geçmişin anlatılamazlığını göstermek için yazılmıştır.
Söyleşinin sonunda ona şunu soruyorum: Bu kitabı yazdıktan sonra geçmişle ilişkiniz değişti mi?
Solunum cihazının sesi odada duyuluyor. Bir süre bekliyor. Sonra konuşuyor.
“Geçmiş değişmez,” diyor. “Ama insanın ona bakma biçimi değişir. Ben bu kitabı yazarak geçmişi temize çekmedim. Onunla yüzleşmedim de. Sadece aynı masaya oturmayı kabul ettim.”
Altunizade’den ayrılırken hava kararmıştı. Sokaklar daha da sessiz. Evlerin ışıkları yanıyor. Gölgede Kalan Yıllar, bir kitap olarak geride kalmaz, insanla birlikte yürür. Çünkü bu kitap, hatırlananların değil, hatırlanırken bozulanların kitabıdır.
Ve belki de bu yüzden hâlâ önemlidir.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.