Yusuf Alpaslan Özdemir

Yusuf Alpaslan Özdemir

Como’nun suyundan Roma’nın taşına estetik, iktidar ve insan üzerine bir seyahat

Argeon Tur’un son şeklini verdiği, Oğuzhan Abdullah Uluyol-Oktay Keskin- Fatma Yılmaz öncülüğünde ve rehberliğinde gerçekleşen, başta Selçuklu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi öğretmenleri olmak üzere şehrimizde diğer okullardaki öğretmenlerin ve yakınlarının katıldığı bir haftalık İtalya turu tam anlamıyla dolu dolu geçti. Ne de olsa tebdili mekânda ferahlık vardır; mekân ha uzak olmuş, yahut yakın; ne fark eder?

Como, Milano, Bologna, Verona, Floransa, Pisa, Roma, Vatikan, Pompei, Napoli duraklarında gerek yapıların ihtişamı, gerekse insanlığın ortak evrensel zenginlikleri tam anlamıyla hepimizi büyüledi diye düşünüyorum.

Gezinin detaylarına geçmeden önce ön hazırlık babından İtalya hakkında etraflıca ve çok yönlü, özlü bilgi vermekte fayda var ilk tahlilde.

whatsapp-image-2026-01-27-at-09-51-37.jpeg

İtalya, neresi, nasıl bir ülke?

İtalya bugün yaklaşık 58,879 milyonluk nüfusuyla, Avrupa’nın “kalabalık ama yaşlanan” büyük ülkelerinden biri. Yüzölçümü yaklaşık 302.070 km². Bu, haritada küçük görünen ama kuzeyde Alp kuşağından güneyde Akdeniz’in en uzun sahillerinden birine uzanan, iklimi ve hayat ritmi değişken bir ülke demek.

Para birimi euro. Euro banknot ve madeni paraları 1 Ocak 2002’de günlük hayata girdi; yani bugün gördüğünüz her fiyat etiketinin arkasında o büyük değişimin izi var.

Ekonomide “en”leri çok. Nominal GSYH’si IMF’nin Ekim 2025 Dünya Ekonomik Görünüm setinde 2025 için yaklaşık 2.544 milyar dolar düzeyinde veriliyor. Satın alma gücü paritesine göre GSYH’si yaklaşık 3,82 trilyon “uluslararası dolar”; yani içeride üretilen refahın hacmi başka türlü görünür. Dünya Bankası, 2024 için GSYH’yi 2,38 trilyon dolar; kişi başına geliri de 40.385 dolar civarında gösteriyor.

whatsapp-image-2026-01-27-at-09-50-11.jpeg

İtalya’nın gücü, devasa tekellerden çok, zanaatkârlıkla mühendisliği buluşturan üretim kültüründen geliyor; ihracatta makine-teçhizat, ilaç ve otomotiv gibi kalemler başı çekmektedir.

Eğitim tarafında ise hem umut veren hem düşündüren bir tablo var: 2024’te 25–34 yaş grubunda yükseköğretim mezuniyeti %31,6’ya çıkmış; artıyor, lâkin hâlâ Avrupa ortalamasının gerisinde kalıyor. Buna rağmen ülke, üniversite fikrinin beşiğine benzeyen bir tarih taşır: Bologna Üniversitesi “1088” vurgusuyla anılır; kendini Batı dünyasının en eski üniversitesi olarak takdim eder ve bu iddia, İtalya’nın ilim geleneğini sembolleştirir.

Bugünün “en parlak” vitrinlerinden biri de Milano’daki Politecnico di Milano’dur; QS sıralamasında 2026’da 98’inci sıraya çıkmasını bizzat kurum “tarihî bir dönemeç” diye duyurdu.

whatsapp-image-2026-01-27-at-09-50-25.jpeg

Kültür ve sanat dendi mi sayıların dili yetmez ama yine de bir gerçek var: İtalya, modern Avrupa’nın omurgasında kurucu bir ağırlık taşır; 1957’de Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kurucu üyelerindendir ve NATO’nun da kurucu ülkeleri arasındadır. Tarihi ise “en eskiye dayanan” katmanlardan örülür: Roma mirası, Ortaçağ kent cumhuriyetleri, Rönesans’ın estetik devrimi, ardından ulus-devletin 1861’deki birleşmesi… Bu yüzden İtalya’yı anlatırken sadece bir ülkeyi değil, Avrupa fikrinin hafızasını da anlatmış olursunuz; rakamlar da bunu doğrular, sokaklar da.

whatsapp-image-2026-01-27-at-09-50-35.jpeg

İtalya’yı İtalya yapan isimler

Peki İtalya’yı İtalya yapan, çeşitli alanlarda göze çarpan en muteber isimler kimler diye aklınıza gelebilir, buyurunuz o zaman…

Dante Alighieri, İlahi Komedya ile modern İtalyancanın ve Avrupa edebiyatının kurucu metnini yazdı. Petrarca, hümanizmin ve modern lirizmin erken büyük sesi oldu. Boccaccio, Decameron ile anlatı geleneğini yeniledi, bireyin gündelik hayatını edebiyata taşıdı. Machiavelli, Prens ile siyaset biliminin gerçekçi ve sert dilini kurdu. Giacomo Leopardi, modern insanın varoluş acısını erken ve derin biçimde yazdı. Italo Calvino, postmodern anlatının en yaratıcı kurucularından biri sayılır. Umberto Eco, hem roman hem göstergebilim alanında dünya çapında referans isim oldu. Primo Levi, Auschwitz deneyimini etik ve edebî bir vicdan metnine dönüştürdü.

whatsapp-image-2026-01-27-at-09-50-44.jpeg

Leonardo da Vinci, sanat, mühendislik ve anatomi arasında bir deha köprüsü kurdu. Michelangelo, Rönesans’ın insan anlayışını heykel ve freskte zirveye taşıdı. Raphael, ideal güzelliğin ve kompozisyon dengesinin sembolü oldu. Caravaggio, ışık-gölge devrimiyle modern resmin önünü açtı. Bernini, Barok heykelin teatral ve hareketli dilini kurdu.

Galileo Galilei, modern bilimin deneysel yöntemini kuran figürlerden biridir. Alessandro Volta, elektrik pilini icat ederek modern elektroniğin yolunu açtı. Enrico Fermi, nükleer fiziğin kurucu isimlerinden biri oldu ve Nobel aldı. Lazzaro Spallanzani, biyolojide deneysel yöntemin öncülerindendir.

Giuseppe Verdi, ulusal kimliği besleyen operalarla İtalyan ruhunun sesi oldu. Giacomo Puccini, operayı modern duygusal yoğunluğa taşıdı. Antonio Vivaldi, barok müziğin en parlak bestecilerinden biri kabul edilir.

Giuseppe Garibaldi, İtalya’nın siyasi birliğinin askeri mimarıdır. Camillo Benso di Cavour, diplomasi ve siyasetle birleşmenin stratejik beyni oldu. Vittorio Emanuele II, birleşik İtalya’nın ilk kralıdır. Benito Mussolini, faşizmin kurucusu olarak modern Avrupa tarihinin en karanlık figürlerinden biridir.

whatsapp-image-2026-01-27-at-09-51-05.jpeg

Julius Caesar ve Augustus, Roma İmparatorluğu’nun kurucu siyasal mimarlarıdır ve Batı siyasi düşüncesinin temel referanslarıdır. Marcus Aurelius, stoacı felsefeyi imparatorluk deneyimiyle birleştiren filozof-imparatordur.

Federico Fellini, sinemada rüya, bellek ve bilinçaltını estetik bir dil hâline getirdi. Roberto Rossellini ve Vittorio De Sica, Yeni Gerçekçilik akımını kurarak dünya sinemasını etkiledi. Sophia Loren, İtalyan sinemasının küresel ikonudur.

Gianni Versace ve Giorgio Armani, modern moda endüstrisinin küresel estetik kodlarını belirledi. Enzo Ferrari, otomobili mühendislikten mitolojiye dönüştüren figürdür.

Bu isimler bir arada düşünüldüğünde, İtalya’nın sadece bir ülke değil, Batı medeniyetinin temel kurucu laboratuvarlarından biri olduğu açıkça görülmekte.

whatsapp-image-2026-01-27-at-09-51-15.jpeg

Como Gölü

19–25 Ocak 2026 arasında “Milano başlar Roma biter” diyerek yola çıktık. İstanbul’dan sabah uçağıyla indik. Daha ilk gün Como’da gölün o cilâlı sükûneti karşıladı bizi. Su, sanki dağların aynasıydı. Kıyıda bir an durup nefes aldığınızda, jet sosyetenin “yazlık” dediği şeyin aslında bir hayat üslûbu olduğunu görüyorsunuz.

Como’nun başka bir yüzü daha var. İpeğin sesi. Yüzyıllardır Kuzey İtalya’nın bu hattında ipek dokumacılığı bir kültür gibi yaşıyor; vitrinlerin parıltısı biraz da bu eski zanaattan geliyor.

Como Gölü, Kuzey İtalya’da Alp eteklerinde yer alan ve ülkenin en derin gölü sayılan etkileyici bir su aynasıdır. Maksimum derinliği yaklaşık 425 metredir. Buzul kökenli; yani son buzul çağlarının oyduğu bir doğa mucizesidir. Y biçimli kıvrımlı yapısı, gölü sıradan bir manzara değil, bir estetik kompozisyon mesabesinde gösterir.

Roma döneminden beri bir “sayfiye ve inziva mekânı” olarak bilinir bu göl. Yaşlı Plinius’un (Yaşlı Pliny) burada doğmuş olması, gölün antik Roma entelektüel hayatındaki yerini sembolleştirir. Orta Çağ’da Lombard soylularının, Rönesans’ta tüccar ve bankerlerin yazlık merkezidir. Modern çağda ise aristokratlar, sanatçılar ve küresel elit için bir statü mekânına dönüşmüştür; George Clooney gibi isimlerin burada villa sahibi olması bu algıyı pekiştirmiştir.

Como’nun güzelliği yalnız suyun berraklığında değil, su ile dağ, villa ile bahçe, doğa ile mimari arasındaki kusursuz dengededir. Bellagio, Varenna ve Menaggio gibi kasabalar, İtalyan estetik anlayışının kartpostal hâlidir. Tarih boyunca ipek üretimiyle ün kazanmış, “ipek başkenti” diye anılmıştır; bu da gölü sadece romantik değil, ekonomik ve kültürel bir merkez yapar.

Como Gölü, İtalya’da doğanın aristokrat bir zarafetle insan hayatına karıştığı nadir mekânlardan biridir. Sessizliği, derinliği ve tarih katmanlarıyla bir manzaradan çok, bir yaşam felsefesi gibi durur.

whatsapp-image-2026-01-27-at-09-51-24.jpeg

Milano

Sonra Milano… Sert, şık, süratli. Duomo’nun önüne çıkınca bütün o “modern şehir” iddiası bir an susuyor. Çünkü taşın hafızası ağır basıyor. La Scala’nın kapısından geçerken de aynı şeyi hissediyorsunuz; 1778’de açılmış bu opera mabedinde, şehrin kalbi sanatla atıyor. Şehrin sokaklarında gezerken, taşların arasından hâlâ bir “aşk efsanesi” sızıyor. Bir de Arena var: Roma’dan kalma o dev amfitiyatro… Hem geçmişin gürültüsü, hem bugünün alkışı. Verona’nın tarihî merkezinin UNESCO listesinde oluşu da boşuna değil; şehir, katman katman bir zaman kuyusu.

Batı’nın en eski üniversitesi

Üçüncü gün Bologna’ya uzandık. Burada insanın aklına hemen “üniversite” düşüyor. Çünkü 1088’e dayandırılan Bologna Üniversitesi, Batı dünyasının en eski üniversitesi diye anılıyor. Şehir sanki kitap kokuyor. Kemerli sokaklar, uzun koridorlar. Öğrencilik hâli…

Rönesans’ın başkenti

Dördüncü gün Floransa. Rönesans’ın başkenti deniyor ya, gerçekten de öyle.

Floransa, Rönesans’ın doğduğu ve dünya tarihinin estetik yönünü kökten değiştirdiği şehir. Orta Çağ karanlığından insan merkezli düşünceye geçiş burada görünür bir şehir dokusuna dönüşmüş. Medici ailesinin himayesi, sanatçıya ve düşünceye verilen maddi ve entelektüel destek, Rönesans’ı soyut bir fikir olmaktan çıkarıp somut bir uygarlık hamlesine çevirmiş. Brunelleschi’nin kubbesi, Leonardo’nun çok yönlü dehası, Michelangelo’nun insan bedenine verdiği ilâhî mânâ, Botticelli’nin mitolojiyle estetiği buluşturan tabloları hep bu şehirde şekillenmiştir.

Floransa, Rönesans’ta sanat yanında, bireyin, aklın ve dünyevi hayatın meşruiyet kazandığı büyük zihinsel kırılmanın laboratuvarıdır. Bu yüzden Floransa’yı gezmek, bir şehirden çok modern insanın doğuş sahnesini yürüyerek okumaktır diyebiliriz.

Santa Maria del Fiore’nin kubbesi, sadece bir mimarlık mucizesi değil; insan iradesinin taşa çevrilmiş hâli. 1296’da başlayan katedral, 1436’da Brunelleschi’nin kubbesiyle tamamlanmış.

Ponte Vecchio’da ise dükkânların ışığı Arno’nun suyu üstünde titriyor. Orası bir köprüden çok “yaşayan çarşı.” 1345’ten beri ayakta oluşu, şehrin direncini anlatıyor.

Pisa Kulesi

Pisa’ya geçince yüzünüzde istemsiz bir tebessüm beliriyor. Eğik kuleyi görünce, insanın “kusur” sandığı şeyin nasıl bir simgeye dönüşebildiğini anlıyor insan.

Pisa Kulesi, İtalya’nın Pisa kentinde 12. yüzyılda yapımına başlanan bir çan kulesi, haddizatında bir “hata”nın anıtıdır.

Yumuşak ve bataklığa yakın zemine ağır bir yapı oturtulunca kule daha inşaat sırasında eğilmeye başlamış. Yapımı yaklaşık iki yüzyıl sürer; bu gecikmeler, kulenin tamamen çökmesini de engeller.

Eğik oluşu onu bir mühendislik kusurundan küresel bir simgeye dönüştürmüş. Orta Çağ insanının teknik sınırlarını, modern çağın ise hatayı estetiğe dönüştürme gücünü anlatır. Romanesk mimarinin zarif bir örneğidir; beyaz mermer sütunlar, kemerler ve kat kat galerilerle bir müzik yapısı gibi yükselir.

Bugün Pisa Kulesi, İtalya’nın en tanınan sembollerinden biridir. İnsanlara şu basit ama derin dersi verir: Kusur bazen kader değil, bir medeniyet imzasıdır.

Biz de kuleyi devrilmekten son anda kurtaran kahraman edasıyla bol efektli fotoğraflar çekmeyi ihmal etmedik.

Roma

Roma’ya vardığımızda ise şehir, adeta “dünyanın merkezi” diye fısıldadı. Roma, insanı antik dönemden Rönesans’a uzanan bir zaman yürüyüşüne çıkarıyor: Colosseum, Forum, İspanyol Merdivenleri, Trevi. Her köşe, bir sahne…

Colosseum, Roma’nın kalbi gibi durur. M.S. 80’de açılmış dev bir amfitiyatro. Gladyatör dövüşleri, halk gösterileri, hatta sahte deniz savaşları burada yapılmış. Roma gücünün hem gösterisi hem propagandası yani. Taşın, kalabalığın ve iktidarın nasıl bir sahneye dönüştüğünü ne de güzel anlatır ihtişamlı bu mekân.

Forum Romanum, antik Roma’nın meydanı, parlamentosu, mahkemesi ve pazarıdır. Cumhuriyet ve imparatorluk siyaseti burada yürümüş. Tapınaklar, bazilikalar, zafer takları burada yükselmiş. Roma hukukunun, siyasetinin ve kamusal hayatının beyni sayılır. Bugün yürürken, Batı medeniyetinin kamusal düzen fikrinin doğduğu zeminde dolaşırsınız.

İspanyol Merdivenleri, 18. yüzyılda (1723–1725) yapılmış bir barok şehir sahnesidir. İspanya elçiliği ile Trinità dei Monti Kilisesi’ni bağlar. Roma’nın aristokrat ve estetik yüzünü simgeler. İnsanların oturduğu, konuştuğu, zamanı seyirlik bir şey gibi yaşadığı bir şehir tiyatrosudur.

Trevi Çeşmesi, suyun ve dileğin mabedi gibidir. Antik Aqua Vergine su kemerinin son noktasıdır. Bugünkü barok hali 18. yüzyılda tamamlanır. Roma’ya dönme dileğiyle para atma geleneği modern bir ritüeldir ama kökü antik su kültüne uzanır. Roma’nın taş, su ve mitolojiyle kurduğu büyülü ilişkiyi anlatır.

Bu dört mekân, Roma’nın yalnız bir şehir değil, sahne, hukuk, ritüel ve estetik üzerinden kurulmuş bir medeniyet olduğunu gösterir.

Roma’nın tarihî merkezinin UNESCO listesine 1980’de girdiğini bilmek, gördüğümüz ihtişamın sadece duygu değil, tescilli bir kültür mirası olduğunu da hissettiriyor.

Dünyanın kararlar merkezi

Vatikan’a, dünyanın en küçük devleti denmesi boşuna değil. 1929’daki Lateran Antlaşmasıyla bugünkü statüsüne kavuşmuş bu yer, San Pietro Meydanı’nda insanı hem kalabalıkla hem sükûtla sınar. Papa’nın halkı selamlâdığı o balkon, sadece bir protokol noktası değil; yüzyılların inanç dilidir de.

Biraz daha detaylandıralım… Vatikan, 1929 Lateran Antlaşması ile kurulan, dünyanın en küçük ama etkisi en büyük devletlerinden biri. Roma’nın içinde, 0,44 km²’lik bir alan. Ama 1,3 milyar Katolik için ruhani merkez. Papa burada yaşar. Papa, Katolik dünyasının dini lideri, aynı zamanda devlet başkanıdır.

Vatikan, bir şehirden çok bir karar merkezidir. Katolik Kilisesi’nin doktrinleri, ahlâk anlayışı, toplumsal meselelerdeki tutumu burada belirlenir. Vatikan Curia’sı, yani kilisenin bürokrasisi, küresel bir diplomasi ve düşünce ağı gibi çalışır. Konsiller, papalık belgeleri, enciklikler burada hazırlanır ve dünyaya yön verir. Kardinaller, Papa seçiminde Sistina Şapeli’nde toplanır. Kapalı kapılar ardındaki bu seçim, dünya medyasının izlediği küresel bir olaydır.

Vatikan’ın kalbi Aziz Petrus Bazilikasıdır. Katolikliğin en kutsal mekânlarından biridir. Kubbesi Michelangelo’nun imzasını taşır. Sistina Şapeli’nde Michelangelo’nun freskleri vardır. Vatikan Müzeleri, dünyanın en zengin sanat koleksiyonlarından biridir. Bu küçük alan, Batı sanat tarihinin özeti gibidir.

Vatikan, diplomatik olarak da çok aktiftir. 180’den fazla ülkeyle diplomatik ilişki yürütür. Türkiye ile ilişkiler 1960’ta resmen kuruldu. Türkiye’nin Vatikan Büyükelçiliği vardır. Papalar Türkiye’yi ziyaret etti, Türk Cumhurbaşkanları Vatikan’a gitti. Dinler arası diyalog ve Orta Doğu meseleleri sık sık gündemdedir.

Vatikan’ın önemi sadece dinî değildir. Küresel etik, savaş, barış, göç, yoksulluk, çevre gibi konularda dünya çapında sembolik bir otoritedir. Bir Papa konuştuğunda, devlet başkanları, akademisyenler ve medya kulak kesilir.

Vatikan, coğrafi olarak küçücük, tarihsel ve simgesel olarak ise devasa bir merkezdir. Taş duvarlarının içinde, yalnızca bir kilise değil, Batı dünyasının vicdan, iktidar ve sembol dili şekillenir.

Maradona

Son günlerde Napoli’ye indik. Şehrin enerjisi bambaşka; Castel Nuovo, San Carlo Tiyatrosu çevresi, geniş meydanlar. Hayat daha yüksek sesle akıyor. Napoli tarihî merkezinin UNESCO mirası oluşu, bu karmaşanın aslında yüzyıllardır süren bir şehir ruhu olduğunu söylüyor. Maradona’yla özdeşleşen mahallede her yer rengârenk, cıvıl cıvıl.

Kül ve lav altında bir şehir

Ve Pompei… Napoli yakınında, Vezüv Yanardağı’nın eteklerinde kurulmuş bir Roma şehri. M.S. 79 yılında Vezüv patlayınca şehir kül ve lav altında kalmış; insanlar, evler, sokaklar bir anda donmuş gibi gömülmüş. Kimbilir, bir ceza belki de; meraklısına buranın hikâyesini araştırmalarını öneririm.

Amma velâkin, bu felaket, insanlık için büyük bir arkeoloji mucizesine dönüşmüş. Çünkü şehir adeta “zaman kapsülü” gibi korunmuş.

18. yüzyılda kazılar başlayınca Roma günlük hayatı ilk kez bu kadar somut ve ayrıntılı biçimde ortaya çıktı; ev planları, duvar resimleri, fırınlar, hamamlar, dükkânlar, hatta grafitiler bulundu.

Pompei’nin en çarpıcı hususiyeti, insanların beden boşluklarının alçıyla doldurulmasıdır. Böylece felaket anındaki insan duruşları birebir görülebilir. Bu yöntem, arkeolojide çığır açan bir tekniktir.

Pompei, antik şehirlerin nasıl yaşadığını en gerçekçi biçimde gösteren ilk büyük kazı alanlarından biridir. Bu yüzden modern arkeolojinin doğuşunda simgesel bir yer sayılır. Günlük hayat arkeolojisi kavramı burada somutlaştı.

Bugün Pompei, Roma medeniyetinin sadece imparatorlar ve savaşlardan ibaret olmadığını; sıradan insanların ekmek, aşk, eğlence ve korku ile yaşadığını en çıplak haliyle anlatan bir insanlık hafızasıdır.

İtalyan mutfağı ve mimarisi

İtalya mutfağı, sadeliğin zarafete dönüştüğü bir kültürdür. Az malzeme kullanır. Ama malzeme kutsaldır. Domates, zeytinyağı, fesleğen, peynir ve un temel taşlardır. Pizza Napoli’de sokak yemeğidir ama dünyada bir ritüeldir. Makarna bir yemek değil, kimliktir; her bölgenin şekli, sosu ve hikâyesi farklıdır. Risotto kuzeyin, deniz ürünleri güneyin ruhunu taşır. Espresso ve cappuccino bir içecek değil, gündelik hayatın ritmidir. Yemek masası İtalya’da sadece karın doyurma değil, sosyalleşme ve hafıza üretme mekânıdır.

İtalyan mimarisi ise zamanın katmanlarını üst üste koyar. Roma mimarisi kemeri, kubbeyi ve beton tekniğini dünyaya öğretti. Orta Çağ’da katedraller ve şehir surları yükseldi. Rönesans’ta insan ölçeği, oran ve simetri kutsallaştı; Brunelleschi’nin kubbesi bir mühendislik manifestosudur. Barok dönemde hareket, ışık ve dramatik etki öne çıktı; Bernini’nin eserleri bir sahne gibidir. Modern İtalya’da ise tarihi doku korunur, yeni yapılar onunla konuşur. Bu yüzden İtalya’da bir sokak, aynı anda antik çağ, Rönesans ve modern zamanın mimari hafızasını taşır.

İtalya’da neleri göz önünde bulundurmalı, dikkat etmeliyiz?

Biz gittik, geldik, doyasıya bir hafta gezdik, dolaştık, ülkeyi adeta soluduk. Dolayısıyla belli tecrübeler edindik. Gitmeyi düşünenlere bunları sıralamak boynumuzun borcu olsa gerek.

İtalya’da para harcarken euro kullanırsınız. Kart yaygındır ama küçük şehirlerde ve kafelerde nakit işe yarar. Turistik merkezlerde fiyatlar yüksektir. Menüde “coperto” veya servis ücreti olabilir; bu normaldir. Bahşiş zorunlu değildir ama memnun kalırsanız küçük bir miktar bırakılır. Pizza ve makarna misal; yerine göre 5 dolarla 20 dolar arasında değişiyor; ultra lüks yerleri hesaba katmadan.

Hırsızlık konusu ciddidir. Özellikle Roma, Milano, Floransa ve Napoli’de kalabalık alanlarda yankesiciler aktiftir. Çantayı öne alın. Cüzdanı arka cepte taşımayın. Metro, tren istasyonları ve Trevi, Colosseum çevresi risklidir. Sahte yardım tekliflerine ve imza kampanyalarına yaklaşmayın. Grubumuzdan bir arkadaşın başına gelen ve hepimizi üzen bir hırsızlık olayı neticesinde bu konuda çok ciddi ikazda bulunmalıyız.

Ulaşıma gelince; tren en pratik yoldur. Trenitalia ve Italo hızlıdır. Bilet almadan trene binmeyin. Bölgesel trenlerde bileti peronda “validate” edin; aksi hâlde ceza kesilir. Şehir içinde metro, tramvay ve otobüs güvenilir ve ekonomiktir. Taksi pahalı, Uber sınırlıdır.

Gezmede plânsız hareket etmemelisiniz. Müzeler ve büyük yapılar için online bilet alın. Vatikan Müzeleri, Colosseum ve Uffizi’de sıra çok uzar. Öğle saatlerinde küçük dükkânlar kapanabilir; bu normaldir. Pazar günleri birçok yer kapalıdır.

Zaman konusunda rahat olun. İtalya’da işler yavaş akar. Akşam yemekleri geç başlar. Restoranlar 19.00’dan önce tam açılmaz. Kahve kültürü hızlıdır; espresso ayakta içilir. Cappuccino öğleden sonra turist işaretidir; yerel halk sabah içer.

Giyim ve davranışta dengeli olun. Kiliselerde omuz ve diz kapalı olmalıdır. Yüksek ses ve aceleci tavır hoş karşılanmaz. Basit İtalyanca selamlaşmalar saygı kazandırır.

En önemlisi, İtalya’yı bir açık hava müzesi gibi görün. Her sokak tarih taşır. Acele etmeyin. Bakın. Dinleyin. Şehrin ritmine uyun.

Özdemir’in altını çizdikleri…

İtalya gezisinde bulunanlardan biri de sayfamız yazarlarından Yusuf Alpaslan Özdemir idi. Birkaç yurtdışı seyahatinin hasılasını İtalya gezisiyle harmanlayarak bazı değerlendirmelerde bulundu Özdemir; “Ülkemiz elbette yer altı ve yer üstü zenginlikleri, kadim geçmişi, değerleri ve kültürüyle büyük bir coğrafya. Bu zenginliğin başta ticaret, ekonomi, toplumsal yaşamda yapılan hatalarla nasıl zedelendiğini, daha anlamlı kazanımlardan mahrum bırakıldığımızı yurt dışı gezilerimden daha net öğreniyorum.

Tarım cenneti ülkemizde gıdadaki kalitesizlik, hile ve fahiş fiyat politikasının iç acıtan yanını en somut yurt dışında hissediyorum. Özellikle lokantalarda, marketlerde ülkemizde maruz bırakıldığımız alt düzey ekmek, meyve lezzeti, hijyen ve sağlığı nelere maruz kaldığımızın işaret fişekleri. Her lezzet tadımında neredeyse başta yaşadığım şehir, memleketim Konya’nın ticaret, sanyi, esnaf muktedirleri aklımdan hiç çıkmadı. En basitinden misal, bu fırıncılar odası başkanı yurtdışı gezilerinde ekmeğin kalitesine bakıyor mu, etkileniyor mu, bizim kendimize sorduğumuz soruları kendine ve fırıncılara soruyor mu, ikaz ve öneriler oluyor mu? Cevabını siz kendi kişisel deneyimlerinizden kolayca bulabilirsiniz.

Dünyaca ünlü markaların ürünlerini de ülkemizde ne denli pahalıya aldığımızı iliklerime kadar hissettim İtalya’da da. Euronun değeri, lira ile mukayesesi, maaş farkları ile yaşam standartları, fiyat politikası bana çok garip geldi.

Yanı sıra boykot ürünlerini tercih etme, et ve ürünleri başta helal kesim konusunda bırakın yabancı ülkelerin insanlarını, ülkemiz insanının da pek de önemsemediğini üzülerek müşahede ettim; istisnalar kaideyi bozmaz.

Vatikan’daki dünya yönetiminin merkezi, Papalığın merkezindeki ihtişam, şaşaa yanında Vatikan’ın ve İtalya’nın geneline yansıyan yoksulluk izleri beni epeyce düşündürdü. Vatikan da, papalık da, Hristiyanlık ve Yahudilik de insanların duygularını nasıl kullanacağını, sömüreceğini, paraya çevireceğini iyi biliyor doğrusu.

İtalya’da çalışanların mesafeli ve soğuk, kuralcı davranışlarının ülkemizdeki samimiyeti arattığını da eklemem icap eder bu arada. Kim bilir belki doğru olabilir bu, şu bakımdan, işlerini düzgün yapıyorlar, mesafe gözetiyorlar. Düşük ücrete çalışan isteksiz, mecalsiz, ya asık suratlı yahut haddinden fazla lakayt ülkemiz ara hizmet elemanları aklıma gelmedi değil.

İtalya’nın kahvaltı, yemek kültürü de diğer gittiğim ülkeler gibi Türkiye’mizi arattı. Oteller de öyle. Evet, turla ve fiyat/performans odaklı geliyorsunuz, düşük kalibrede otellere/restoranlara maruz kalıyorsunuz, tamam ama bazı noktalarda ‘bu kadar da değil!’ dememek imkân dahilinde değil.”

Kim ne hissetti?

Grubumuzda herkesin İtalya’ya dair aynı duyguları taşıması, hissetmesi, çıkarımları elbette farklı farklı. Kısa kısa yer vererek yazımı nihayete erdireyim…

“Colosseum’da iktidarın sahneye dönüşmüş hâlini, Forum’da hukukun doğduğu zemini, Floransa’da modern insanın inşa edildiği laboratuvarı, Pompei’de bir medeniyetin bir günde donmuş trajedisini gördük. İtalya, benim için sadece ve sadece gezilecek bir coğrafya değil; tefekkür edilecek bir uygarlık...”

“Vatikan’ın küçücük duvarları içinde küresel vicdanın ve siyasetin nasıl şekillendiğini, Roma sokaklarında tarihin nasıl günlük hayata karıştığını, Milano vitrinlerinde estetiğin nasıl ekonomiye dönüştüğünü yerinde müşahede ettim.”

“Bu gezi bana sadece Avrupa’yı değil, kendimizi de düşündürdü. Ekonomiden gıda kalitesine, şehir estetiğinden kurumsal disipline kadar birçok alanda ‘biz nerede duruyoruz’ sorusunu içime kazıdı.”

“İtalya bir turistik rota değil; insanın estetik, iktidar, inanç ve tarih karşısında kendini yeniden tarttığı büyük bir medeniyet mektebidir.”

&&&

Hasılı ve’l-kelâm; Como’nun su aynasından Roma’nın taş aynasına uzandık. Her şehir bir başka ders verdi. Her durak, bizde başka bir hatıra bıraktı.

Ve dönerken ben de hayat arkadaşımınki gibi şunu düşündüm: İtalya, sadece “görülmüş yerler” değil; insanın içindeki merakı, estetik duygusunu ve tarih şuurunu diri tutan bir büyük mektep.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yusuf Alpaslan Özdemir Arşivi

Hayatın sessiz ağırlığı

14 Ocak 2026 Çarşamba 09:10

Aidiyetsizliğin edebiyatı olur mu?

24 Aralık 2025 Çarşamba 14:18

Düşünce tarihleri

12 Kasım 2025 Çarşamba 15:16