Yusuf Alpaslan Özdemir
Hayatın sessiz ağırlığı
Akif Hasan Kaya, 1977 Balıkesir doğumlu mahir bir yazar. Hikâye ve denemeleri Aşkar, Post Öykü, Muhayyel, İtibar, Yediiklim, Ğ, Hece Öykü dergilerinde yayımlanmış. İlk kitabı Islak Kibritler ile 2012’de Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Hikâyecisi ödülüne layık görülmüş. Bazı kitapları Arnavutça’ya çevrilmiş. Post Öykü Ocak-şubat 2026 tarihli 68.sayısındaki “Dilimizde Bir Tat”adlı hikâyesi, büyük laflarla değil, küçük ayrıntılarla kurulmuş bir metin. Gürültüsü yok. Yüksek perdeden konuşmuyor. Bu yüzden okurun içine daha kolay sızar. Kaya’nın hikâyeciliğinde sık rastlanan bir tavırdır bu: Hayatı bağırarak değil, fısıldayarak anlatmak.
“Dilimizde Bir Tat”, bir çocuğun anlatımıyla ilerliyor. Bu bilinçli bir tercih. Çocuk anlatıcı, dünyayı kavramlarla değil, duyularla kuruyor. Koku, tat, yorgunluk, açlık… Soyut fikirler yok. Yorum yok. Yargı hiç yok, fakat his vardır. Kaya’nın en güçlü tarafı da budur: Anlamı açıklamaz, sezdirir. Okur, hikâyeyi aklıyla değil, bedeniyle okur.
Üslûp sade. Cümleler kısa. Gündelik Türkçe. Süs yok. Mecaz yok denecek kadar az. Buna rağmen metin kuru değildir. Çünkü ayrıntılar canlıdır. Mangal kokusu. Yol. Çadır. Tarla. Gazete. Dondurma dolabı. Bunlar dekor değil; hikâyenin kolonlarıdır. Kaya, “göstererek anlatma” ilkesine sadıktır. Bu, modern Türk hikâyesinin temel çizgisidir haddizatında.
Bu dil ve anlatım biçimi, edebî olarak birkaç önemli damarla akrabadır. Önce Sait Faik gelir akla. Gündeliğin içindeki insani kırılmaları küçük ayrıntılardan yakalama biçimi. Ama Kaya, Sait Faik’in şiirselliğine yaslanmaz. Daha kuru, daha serttir. Orhan Kemal’in insanı merkeze alan gerçekçiliğine daha yakındır. Faklirliği romantikleştirmez. Ama Orhan Kemal’deki uzun anlatı akışı da yoktur. Akif Hasan Kaya daha sıkı, daha yoğun bir kurgu kurar.
Bir başka yakınlık Mustafa Kutlu’nun erken dönem hikâyelerindedir. Sade dil, taşra mekânları, gündelik hayatın içinden gelen ahlaki sorular… Ancak Kaya, Kutlu’daki metafizik genişliğe açılmaz. Onun dünyası daha dünyevîdir. Daha çıplaktır. Modern hikâye çizgisiyle de alâkalıdır: minimal anlatım, az sözle çok şey söyleme, dramatik final yerine sarsıcı bir duraklama anı inşa etme.
Hikâyenin yapı unsurlarına gelirsek… Karakter sayısı azdır: Anlatıcı çocuk, abi, anne-baba arka planda, bir de haberdeki işçi. Ama bu azlık bir eksiklik değildir. Aksine, metni sıkılaştırır. Akif Hasan Kaya, çocuk karakteri iyi kurmuştur. Konuşma biçimi inandırıcıdır. Düşünce değil, his aktarır. Abi karakteri daha ketumdur; “otur” diyen, hevesi bastıran, hayata erken alışmış bir figürdür. Anne-baba siliktir ama bilinçli olarak. Bu, hikâyenin merkezine çocuk duyarlılığını yerleştirir.
Mekân geçicidir. Tarla, yol, çadır, kasaba kıyısı… Hiçbiri “yerleşik” değildir. Bu, hikâyenin ruhuna da uygundur. Çünkü bu hikâye kök salmış bir hayattan değil, tutunmaya çalışan bir hayattan söz eder. Zaman dar bir kesittir. Bir gün. Bir akşam. Bir gece. Bir haber. Bu sıkıştırılmış zaman, finaldeki kırılmayı daha sert kılar.
Vaka örgüsü sade ama etkilidir. Önce bir beklenti kurulur: koku. Sonra bu koku üzerinden konuşmalar. Ardından rüya. Sonra gazete haberi. En sonda bedensel bir tepki: kusma. Yani yapı, duygusal bir yükselişle başlar, ahlaki bir çöküşle biter. Bu, klâsik kısa hikâye kurgusuna tam oturur. Başlangıç/gelişme/sonuç çizgisi nettir. Ama sonuç, “ders veren” bir sonuç değildir. Bir ağırlık bırakır. Okuru rahatlatmaz.
Dil ve anlatım açısından metnin en güçlü yönü, başlığın içerikle kurduğu ilişkidir. “Dilimizde Bir Tat” ifadesi, okuru masum bir beklentiye sokar. Oysa, hikâye ilerledikçe bu “tat” bozulur. Sonda artık ağızda kalan şey lezzet değil, mide bulantısıdır. Bu, edebî bir ustalıktır. Başlık, hikâyenin anlamını tersyüz eden bir anahtar hâline gelir.
Akif Hasan Kaya’nın öykücülüğünü genel olarak düşündüğümüzde bu metin onun çizgisine uygundur. Kaya, hikâyeyi fikir anlatmak için değil, insan hâlini göstermek için yazar. Dili süslemez. Karakterlerini slogan taşıyıcısına dönüştürmez. Anlatının önüne geçmez. Bu yüzden metinleri “yüksek sesle” değil, içten içe etkiler. Modern Türk hikâyesinde onu kıymetli kılan da budur: İnsanı merkeze alan, ama insanı romantikleştirmeyen bir anlatım.
Hikâyenin geri plânında önemli bir yer tutan Kürt Meselesi detayını iyi anlamak namına anlatıyı dikkatle okumak zaruridir. Metin, bugün artık bir “sorun” olarak yaşanmayan, aksine pek çok Kürt şehrinin turizmle, ticaretle, kültürel canlılıkla öne çıktığı bir Türkiye gerçeğine karşı yazılmış bir ağıt değildir. Ne isyan vardır, ne de dışlayıcı bir dil. Hikâye, kimliği bağırarak kurmaz. Politik slogan üretmez. Daha çok insanın hayata bakışındaki eksiklikleri, kırılmaları anlatır.
Madalyonun diğer yüzüne bakalım şimdi. Bugün Doğu şehirleri turist çekiyor. İnsanlar Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da tatil yapıyor. Kürtler gündelik hayatta daha görünür. Daha rahat. Bunu inkâr etmek haksızlık olur. Kürt meselesini hâlâ “bitmemiş bir trajedi” gibi sunanların çoğu, meseleyi canlı tutarak kendine alan açmak isteyen art niyetli ve de tekin olmayan çevrelerdir.
Ülkemizde artık bir “imaj” meselesi de vardır. Kürtlerin de bu imajın düzelmesinde elbette sorumluluğu vardır. Türkiye’nin turistik bölgelerinde zaman zaman ortaya çıkan otopark çeteleri, mekân baskıları, küçük mafyalaşmalar… Buralarda çalışan Doğulu grupların yarattığı rahatsızlık, bütün bir topluluğun haksız yere etiketlenmesine yol açabilmektedir. Bu, açık konuşulması gereken bir durumdur. Sadece devletten ya da merkezden değil, toplumun kendisinden de bir özeleştiri gerekir.
Bu bağlamda “Dilimizde Bir Tat”, bugünün Türkiye’sine karşı bir ağıt değil; daha çok insanın iç dünyasına dönük bir hikâyedir. Yoksulluk vardır ama ideolojik bir yoksulluk değildir. Kimlik meselesi vardır ama bayraklaştırılmaz. Kaya, meseleyi siyaset sahnesinde değil, insanın midesinde, ağzında, rüyasında anlatır. Bu, edebî olarak daha derin bir tercihtir.
Yine de metnin eleştirilecek yanları yok mu? Var. En başta, yan karakterlerin silikliği yer yer aşırıya kaçar. Anne-baba figürleri neredeyse fon gibidir. Bu, bilinçli bir tercih olsa da, hikâyenin duygusal alanını daraltır. Haberdeki işçi figürü de yalnızca bir “olay nesnesi” olarak kalmıştır. Onun insanî yüzünü göremeyiz. Bu da finalin etkisini bir parça soyutlaştırıyor. Okur sarsılır ama kişisel bir bağ kurmakta zorlanır. Kaya’nın kimi hikâyelerinde görülen bu mesafe, kimi zaman derinlik kazandırırken bazen de karakter etini inceltebilir.
Buna rağmen “Dilimizde Bir Tat”, hem biçim hem dil hem de kurgu bakımından sağlam bir hikâyedir. Kısa cümlelerle büyük bir ağırlık taşır. Abartmaz. Öğretmez. Ama insanı rahatsız eder. İyi edebiyatın yapması gerekeni yapar: Okuru konforundan vazgeçirir.
Bu hikâyede kalansa, sadece bir koku değildir. Bir tat da değildir. Hayata bakarken dilimize sinen, ama adını koymakta zorlandığımız o ağırlıktır. Akif Hasan Kaya, bunu göstererek anlatır. Büyük sözlerle değil. Küçük ama sahici cümlelerle.
Dilimizde kalan tat değil, hayatın sessiz ağırlığıdır…
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.