Yusuf Alpaslan Özdemir

Yusuf Alpaslan Özdemir

Türk Şiirinin son 20 yılında deneysel arayışlar, kanon iddiaları ve ‘Topolojik Eleştiri’ Teorisi

Bu hareketlerin temelinde üç tutum olduğunu söyleyebiliriz; Geleneği dönüştürerek sürdürmeyi hedefleyen reformist yaklaşımı, geleneği reddetmeyen ama onu yıkıcı bir okumaya tabi eleştirel mirasçılık ve "büyük şiir"in ancak kökten bir yenilikle mümkün olduğunu, gelenekten kopuşu savunan anlayış.

BUZDOKUZ

Diğer ikisine göre daha radikal bir tutum geliştiren, gelenekten kopuşu savunan ‘Buzdokuz’, 2010’ların sonunda, Türk şiirindeki “kanonik yorgunluk”a tepki olarak Hayriye Ünal’ın eleştirel öncülüğünde Burak Ş. Çelik, Atakan Yavuz, Hasan Bozdaş, Emre Söylemez, Yusuf Koşar gibi isimlerin bir araya gelmesiyle şiirin “sıfırdan” inşa edilmesi gerektiğini savunan bir hareket olarak belirdi. Dergi, ilk sayılarında “Şiir öldü, biz diriltiyoruz” gibi provokatif ifadelerle dikkat çekti. Kuramsal tutarlılık, deneysel cesaret, eleştirel tavırla büyük destek bulan ‘Buzdokuz’, ilerleyen zamanlarda okurla yeterince bağ kuramayınca aşırı içe kapalı bir dil geliştirdi.

Burak Ş. Çelik’in Almanya’dan ülkemize taşıdığı görece uç şiir yeniliklerine dergi içi anlaşmazlıklar da eklenince işler tersine döndü. Sıfırlamak mı, Reform mu? Şiirimizdeki “Deneysel Arayışlar ve Kanon olma” iddiaları, taşların yerine oturmasına ivme kazandırdı. Geleneksel şiirin yerine konulmak istenen yeni şiir deneylerinin/anlayışlarının anlamsız kelime, sembol kullanımları vd. aşırı uçlara savrulması, ne yapılmaya çalışıldığının kamuoyuna izah edil(e)memesi, başka kültürlere ait olguların taşındığı kültürde karşılığının olup olmadığının göz önünde bulundurulmaması geleneksel şiirin zaferi ile sonuçlandı.

siir.jpeg

ŞİİR HAREKETLERİ

Şiir hareketlerini gelenekle bağlarını da göz önünde bulundurarak ana hatlarıyla incelemek isabetli olacaktır.

1.Görsel Şiir: Yazının sınırlarını zorlayarak; metni görselleştirerek anlamı şekil, renk ve düzenle yeniden kurma amacı taşıyan, kökeni 1950’lerdeki İlhan Berk denemelerine dayanan şiir. Dijital araçlarla daha müdahaleci olmaya çalışılan görsel şiirlerle okuru pasif okuyucu olmaktan çıkarıp aktif katılımcı yapma gayesi güdüldü, lâkin şiirin dil derinliğini gölgelemesi gibi yol kazaları yaşandı. Atlılar ve Karagöz gibi unutulmaz dergilerin kadrosunda kalıcı işlere imza atan Serkan Işın ve yol arkadaşları yanında Suzan Sarı, Derya Vural, Deniz Tuncel, Barış Özgür, Barış Çetinkol, Zafer Yalçınpınar çeşitli görsel şiirlere imza attılar.

2. Kekeme Şiir: Kelimelerin tekrar, kesinti ve sapmalarla dilin otoritesini kırdığı, yani dilin ritminin bozulduğu bir anlayış olan ‘kekeme şiir’i, Cemal Süreya’nın "Üvercinka"daki sapmalarını hatırlarsak, ‘İkinci Yeni’nin devamı saymamız mümkündür. Dilin normlarını sorgulayarak şiiri bir eyleme dönüştürme çabaları yer yer anlaşılmazlık tuzağına düştü. ‘Bir Erdem Olarak Kekeme Türk Şiiri’ adlı önemli bir çalışmaya imza atan Enis Akın, kendisiyle yapılan bir söyleşide kekemeliği teknikten ziyade bir gerekçe olarak ele aldığını vurgulayarak; “…kastettiğim kekemelik, dile ilişkin bir yıkanma imkânı olarak önemli, diğeri sadece bir sahtelik imkânı daha olurdu. ‘Hayat karşısında kekeme olma’ bazen bir şiire gitmenin gerekçesi olabilir elbette ama her şiiri açıklamasının mümkün olduğunu zannetmiyorum.” der (Cuma Duymaz, https://karayaziedebiyat.wordpress.com).

3. Neo- epik şiir: Hakan Arslanbenzer, Hakan Şarkdemir ve Murat Menteş'in ‘Şehrengiz’ dergisinde ortaklıkları ve adlandırmasıyla ismini alır. Arslanbenzer’in aynı isimli kitabında temel çatısının detaylıca ortaya konulduğu bu şiiri, aslında Ezra Pound, T. S. Eliot gibi Batılı şairlerin öncülük ettiği modern epik şiirin İkinci Yeni'den sonra tekrar diriltilmesi çabası olarak da nitelendirmek mümkündür. Kendi içinde bir nesir sayabileceğimiz neo-epik şiirlerde ‘Yeni Destanlar’la modern dünyanın kaosu anlatılmış ve Nazım Hikmet’in memleket epiği yeniden yorumlanmıştır. Kekeme şiirde konuşlanan bazı şairlerin toplumsal hafızayı mitolojiyle harmanlarken didaktikliğe kaymaları eleştirilir.

4. Dijital şiir:Algorithmalar, AI(Yapay Zekâ) ve interaktif metinlerle şiiri dijital bir deneyime dönüştüren bu anlayışı, Dadaizm’in devamı görebiliriz. Şiirin maddesizleşmesini ve demokratikleşmesini sağlamaya çalışmaları olumluyken, teknolojinin, şiirin insani boyutunu silikleştirebilme ihtimalini arızalı görmememiz için hiçbir neden yok. Dijital şiir ve performans odaklı metinlerle gelecek on yılın şiiri, okunandan çok deneyimlenen bir forma evrilebilir kanaati taşıdığımı da belirtmek isterim; yanı sıra Osman Özbahçe’nin “Dogma”dan sonra ‘Kalbinden Uzaklaş’ta geldiği şiir anlayışı bence şairlerdeki devinimin boyutunu göstermesi hususiyetiyle kuşatıcı bir örnek olsa gerek. Tüm bu arayış ve kanon iddiaları hasılası benim zihnimde şöyle yer ediyor: Her milletin kendine özgü beğeni ve değer yargıları vardır. Milletinin kültürüne ve sosyolojisine uyup uymadığına bakmadan, ‘ben yaptım oldu’ dogmasıyla hareket edilerek ortaya konulan dayanaksız işler öncelikle ait olduğu oluşumu ve yan yollarını çıkmaza götürür. Birikimi tamamen yok sayarak şiirde yeni bir anlayış ve kanon iddiası taşımak tek boyutlu ele alınacak, altından kolaylıkla kalkılacak bir iş, devrim hiç değildir. Şiirdeki arızaları giderip, çağa uydurmanın, reforme etmenin en sağlıklı ve sahici tutum olduğunu düşünüyorum. Şairin sadece şiir yazan pasif bir sanatçı değil, toplum meselelerine de duyarlı ve ışık tutması gereken önemli bir aydın olma işlevinin anlaşılmasını ve sahip çıkılmasını ise takdir ediyorum. Bu minvalde Atakan Yavuz, Hakan Şarkdemir, Eray Sarıçam, Osman Özbahçe gibi isimlerin haklarının teslim edilmesi düşüncesinde saf tuttuğumu söylemem icap eder.

ELEŞTİRİNİN YENİ YASALARI

Yeni Bir Eleştiri Teorisi Arayışlar/deneyler/denemelerin yerli yerinde esaslar dahilinde gerçekleştiğinde edebiyata devinim, yenilik ve heyecan getirdiği kanaatimi tekrarlarken yeni bir eleştiri teorisinin vücut bulduğu müjdesini de şiir dostlarıyla paylaşmaktan bahtiyar olduğunu imlemeliyim.

Hayriye Ünal’ın kaleminden çıkan ‘Eleştirinin Yeni Yasaları’ şiirden ziyade eleştiriyi odağa alan bir çalışma; aynı zamanda şiiri anlamaya değil, şiir hakkında nasıl düşünüleceğini yeniden kurmaya davet eden bir çağrı mesabesinde. Bu davetin özünde şiiri yalnızca şiir olarak değil; düşünce, sezgi, etik, ideoloji ve estetik olarak yeniden düşünen bir teklif yatıyor. Ünal, ülkemizdeki şiir eleştirisinin dağınık tablosunu, “tecrübenin hantallığına karşı acemiliğin heyecanını” görerek savunuyor ve usta münekkidin değil, cesur acemi eleştirmenin; güvenli şairin değil, kendi şiirini eleştirebilen şairin yanında saf tutuyor. Yazarın, ‘dedeleri pistten alalım’ şeklindeki ironisi bu cihetle keskin bir ironi barındırıyor. ‘Eleştirinin Yeni Yasaları’nın yeni bir eleştiri teorisi önermesi yanında eksikliğini her geçen gün daha çok hissettiğimiz esaslı eleştiri ve eleştirmenin temel özelliklerini cesur ifadelerle dillendirmesi adını anmamız gereken takdire şayan bir çabadır. ‘Konu şiir olunca herkesin eleştirmen kesilmesi de, güdümlü eleştiri de kabul edilir şeyler değildir’ diyen Hayriye Ünal’ın ideal münekkidin vasıflarını zamanın ruhunu okuma, geçmişle gelecek arasında köprü kurma, hem analiz hem de sezgisel bir derinliğe sahip olma şeklinde özetleyebiliriz, ki bunlar da eleştirmeni sıradan bir yorumcudan çok, kültürel hafızanın taşıyıcısı ve geleceğin habercisi yapacaktır.

TOPOLOJİK ELEŞTİRİ

Merak ve heyecanımı tetikleyen yeni teoriye gelince…

‘Topolojik eleştiri’ teorisinin temellerini 2007 yılında çoksesli şiir hipoteziyle atmış Hayriye Ünal; şiirin sadece metin düzeyinde değil, poetik uzayda da değerlendirilmesini hedefleyen bir anlayışı benimsemiş.

Topolojik eleştiri, üç temel bileşene/analize dayanıyor: Şairin şiirinde yinelenen imgeler, metaforlar, izleksel yapıların haritasının çıkarılmasıyla oluşan konum analizi, şairin poetik bütünlüğünün ölçüldüğü, bir şiir evreninin içsel tutarlılığının sorgulandığı kompaktlık analizi ve son olarak da şairin poetik uzayda iz bırakıp bırakmadığı, çağdaşları ve ardılları üzerindeki etkisinin tespitinden müteşekkil etki analizi. Ünal bu yaklaşımı, edebiyat tarihinin geleneksel dönemlendirmelerine ve güdümlü tarihyazımına karşı bir alternatif olarak geliştirdiğinin altını çizerken okurun, şiirin burada yalnızca biçimle değil, etik, estetik ve sezgisel bir bütünlükle kavranabileceği sonucunu çıkarmasını bekliyor. Haddizatında topolojik eleştiri teorisi daha sade ve anlaşılır bir dille anlatılabilir miydi diye kendi kendime sormadım değil.

‘Eleştirinin Yeni Yasaları’nın diğer bölümleri, topolojik eleştiri teorisini anlama yanında uygulamaya dönük pratiklere ve ilhamlara kapı araladığı için bahsetmeyi zaruri görüyorum. “Poetik uzay, kompaktlık, ehliyet, topolojik deformasyon, etki göçü, durağan yer işaretleri” gibi şiir eleştirisine yeni terim tekliflerinin teklif edildiği bölümdeki yazılarda kavramların yalnızca teoride değil, şiirsel düşünmenin dilini oluşturduğunu anlıyoruz. Burada eleştirinin kavramlar üzerinden yeniden inşa edilmesi gerektiği savunulurken, ‘kavram’ artık yalnızca felsefî ya da teknik bir araç değil, bir eleştirmenin poetik zihnini ifşa eden bir aynaya dönüşüyor. Bu yaklaşımın getirisini şöyle hesaplamış Hayriye Ünal; “Eleştirmen şiire dışarıdan değil, içinden; onun kendi evrenine ait bir dil kurarak yaklaşmasını sağlar. Böylece her kavram bir bakış açısı, bir yön tayini, bir poetik pusula haline gelir.” “Heterodokslular” başlıklı şiir ve eleştiri alanında ana akımların dışında kalan fakat asıl açılımları tetikleyen kişiliklerin ve şiirsel bakışların ele alındığı bölümdeki yazılar sadece dışlanmış değil, aynı zamanda poetik cesaretin, eleştirel direnişin ve yenilikçi bakışın kaynağı olarak görülmeli. Bu bağlamda yazar, eleştiriyi merkezî doğrulara değil, çoğulluğa açan bir etkinlik olarak kurguluyor: “Edebiyat tarihi bu tür figürlerle ilerlemiştir; onlar hem poetik hem eleştirel enerjinin taşıyıcılarıdır.” Hayriye Ünal’ın “Başkasının Sınırlarında Şair”iyle okunduğunda daha bütünlüklü anlaşılacağına inandığım ve farklı kuşaklardan eleştirmenlerin poetik konumları, eleştiri dilleri ve düşünsel yaklaşımları bağlamında değerlendirildiği, her ismin bir yönü, yöntemi, üslûbu temsil ettiği ‘Eleştirenler: Türkiye Şiir Eleştirisine Panoramik Bir Bakış’ başlıklı bölümde önemli olan, bu kişilerin eleştiriyi nasıl bir poetik ve entelektüel eyleme dönüştürdüğüdür. Bilgilendirici ve eğlendirici bir oyun Kitaptaki şair ve eleştirmen tahlilleri, sahih eleştirinin şartları bende günümüz şair, eleştirmen ve şair-eleştirmenlerinden hangilerinin pistten ineceği veya pistte kalacağı, gelecek vadeden genç şair ve eleştirmenlerin kimler olabileceği minvalinde hoş bir meraka/oyuna ilham oldu. Bu oyunun bilgilendirici ve eğlendirici boyutlarını şahit göstererek okurlara da tavsiye ediyorum. Şiiri sadece anlamaya değil, şiir hakkında nasıl düşüneceğini yeniden öğrenmeye de davet eden; duru bir zihne imkân sağlama gayretiyle, entelektüel bir disiplinle, poetik bir sezgiyle yazılan ‘Eleştirinin Yeni Yasaları’nı ve arayış ve iddialarla düşündüğümüzde şiiri “okuma sanatı” olmaktan çıkarıp “düşünme sanatı”na dönüştürme imkânına sahibiz, cevapları avucumuzun içine alıvermeye de: Şiir nasıl okunur ve anlaşılır, eleştiri nasıl yapılır, iyi bir eleştirmen okuru nerelere götürür?.. Çünkü soruların hepsi buralarda soruluyor da, cevaplanıyor da…

&&&

Hayriye Ünal’ın bir şiirini tahlil ederek konuya bir bütünlük kazandırmış olacağım. Buyurunuz…

“BEN DATA”

Eleştiriye daha da ağırlık vereceğini muştulayan Buzdokuz’un yeni sayısındaki Hayriye Ünal’ın kaleminden çıkan ‘Ben Data’ adlı şiirde şairin tek bir temaya yaslanmadığını, ama tüm temaları tek bir merkezde topladığını bir kez daha görüyoruz: Çağdaş insanın veri, hız, teknoloji, korku ve utanç ekseninde parçalanmış varoluşu…

Hayriye Ünal, günümüz şiirinde sıkça rastlanan “teknolojiyi adlandırma” kolaycılığına düşmüyor. Dijital çağın kavramlarını süs değil, insanın zihinsel ve ahlaki çözülüşünü görünür kılan birer yara izi şeklinde kullanıyor. ‘Ben Data’, güçlü bir anlatı akışı taşıyor; fragmanlardan kurulu fakat dağınık değil, bilerek çatlatılmış bir bütünlük hissi veriyor. Şiirin merkezinde “ben” var ama bu “ben” bireysel özneden ziyade, kolektif bir bilinç, hatta kolektif bir suç ortaklığı.

“Ben datadır” yargısı, çağdaş insanın kendini sayıya indirgemesi yanında insanın kendi rızasıyla nesneleşmesini de dilendiriyor. Şiir, bu rızanın altını özellikle çiziyor; insanlar sadece izlenmiyor, kendilerini teşhir ediyor, unutulmak ile görünür olmak arasında gidip gelen bir arzunun içinde debelenip duruyorlar. Nihilizmle direniş arasında bilinçli bir dikkat çekme de var şiirde.Ünal, bunu tematik düzeyde de, dilin kendisinde de kuruyor. Bir yandan bilimsel terimler, dijital çağın teknik sözlüğü, hukuki ve bürokratik ifadeler; diğer yanda mezar, yara, tomurcuk, çiçek, su, nefes gibi kadim ve bedensel imgeler var ki, bu karşıtlık şiirin temel gerilimini oluşturuyor. Bilgi çoğalsa da bilgelik artmaz; veri yayılsa da anlam seyrelir; herkes konuşsa da kimse gerçekten anlatmaz. “Bilgi herkesin olacaktı, bilgi herkesin oldu” mısraı, modern çağın en sert ironi cümlelerinden biri ve şiirin düşünce omurgasını taşıyor. Hayriye Hanım burada bilginin değersizleşmesini işaret ediyor Bilginin musluklardan akması, kar yerine yağması, balonlar gibi patlaması; hepsi bilginin artık insanı besleyen değil, onu sağırlaştıran bir gürültüye dönüşmesini anlatıyor. Herhalde bilginin demokratikleşmesi anlaşılmamıştır.

‘Ben Data’nın imge dünyası ise son derece katmanlı. Mezarlar, arşivler, kilitli dosyalar, açılması gereken kapılar; bunların karşısında cloud, SSD, bluetooth, algoritma, versiyonlar arşivi gibi imgeler var. Bu imgeler, hafızanın nereye taşındığına dair ahlaki bir sorudur da. Bulutta saklanan kemikler, dijital mezarlıklar, veri hâline gelmiş acılar şiirin en sarsıcı metaforları arasında.

Hayriye Ünal, modern insanın travmayla baş etme biçimini de sert eleştiyor: Anlatılmayan şey buharlaşır, unutulan şey suç ortaklığına dönüşür. #metoo göndermesi bu noktada bastırılmış anlatıların geri dönüşü olarak yer alıyor. Sessizlik bir suç alanı hâline gelmiştir. Şiirin dili bilinçli biçimde kesik. Osman Özbahçe’nin ‘Dogma’sı canlandı gözümde bir an. Cümleler rapor diline yaklaşıyor, bazen de iç seslerle kırılıyor, ya da ironik parantezlerle kendini bozuyor. Bu bozulma çağın zihin dağınıklığının biçim olarak karşılıyor. Hayriye Hanım, okuru rahatlatmak istemiyor, aksine okurun dikkatini sürekli diri tutuyor, konforunu bozuyor. Şiirin yer yer kendi yazılma sürecine dair iç sesler barındırması, metni metin olmaktan çıkarıp bir bilinç kaydına dönüştürüyor. Teknoloji burada kutsanmıyor, şeytanlaştırlmıyor da; daha ziyade insanın zayıflıklarını büyüten bir ayna olarak duruyor. Sonuçta bu şiir, çağdaş Türk şiirinde nadir rastlanan bir açıklık ve cesaretle, insanın bugünkü hâlini kayda geçirmektedir. Ağıttan ziyade ikaz ediyor; manifestodan ziyade etik bir çağrıda bulunuyor. Şiir, “her şey açılmalı” derken sorumlulukla yüzleşmeyi talep edendir. Umudu romantik bir gelecek vaadinde değil, hâlâ sorular sorabilen bir bilinçte arar.

Şiirin gücü buradadır: okuru veri çağının içinden konuşarak, insan kalmanın imkânını yeniden düşünmeye zorlar.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yusuf Alpaslan Özdemir Arşivi

Hayatın sessiz ağırlığı

14 Ocak 2026 Çarşamba 09:10

Aidiyetsizliğin edebiyatı olur mu?

24 Aralık 2025 Çarşamba 14:18

Düşünce tarihleri

12 Kasım 2025 Çarşamba 15:16

Şehir ve belirsiz duvarları

13 Temmuz 2025 Pazar 15:19