Yusuf Alpaslan Özdemir

Yusuf Alpaslan Özdemir

Söylenmeyen sözün gürültüsünde üçlü roman muhasebesi

Bir roman düşünün. Bir akşam yemeği kadar kısa bir zamana sığan. Bir ömür kadar ağır bir yük taşıyan. Evet, Şermin Yaşar’ın Söyleme Bilmesinler’i böyle bir yerden açılıyor. Sofra kuruluyor. Söz dolaşıyor. Suskunluk büyüyor. Aile dediğimiz şeyin, çoğu zaman “yakınlık” değil “yan yana kalma” olduğunu yüzümüze vuruyor.

Bu üçlü söyleşide Yusuf Alpaslan Özdemir, Atakan Atabeyoğlu ve Yekta Özdem, romanın o dar gününe giriyor. Ethem’in iç sesiyle eve adım atıyoruz. Emin’in düzen kılığına bürünmüş yorgunluğunu da görüyoruz. Ekrem’in kenardan sızan pragmatizmini de. Nurten’in susmayı bir korunma biçimine çeviren irfanını da. Kazım Baba’nın sakladıkça ağırlaşan sırrını da. Mürüvvet Anne’nin “hakkımı helal etmem” gölgesiyle kurduğu iktidarı da. Ve bütün bunların üstünde asılı duran tek cümleyi: “Yeter bildiklerimiz be Ethem!… Söyleme bilmeyeyim…”

Bu söyleşi, romanı yalnızca “ne oldu” diye okumuyor, “olunca insan neye döner?” diye de okuyor. Sırra, aileye, imana, kaçışa, vicdana bakıyor. Sonra okuru kendi evinin sesleriyle baş başa bırakıyor.

Buyurunuz…

YUSUF ALPASLAN ÖZDEMİR (Y.A.Ö): Belli zamanlarda seçtiğimiz bir kitabı konuşmak üzere bir araya geleceğiz. Çekirdek kadroda Tecessüs’e omuz verenler olarak ben, Atakan Atabeyoğlu ve Yekta Özdem var ama ara ara kitaba ve konuştuğumuz konuya göre belli isimler de aramıza katılacak. Çağımızda hepimizi şaşırtan olaylar art arda geliyor, neredeyse şaşırmak kavramı lûgatimizden çıkacak. Çinlilerin bedduasından mülhem, ilginç zamanlar diye bir şey kaldı mı, kaldıysa ne kaldı, merak ediyorum doğrusu. En çok yalnızlıktan, Samimi bağlardan, toplumu ayakta tutan temel dinamik aile kurumunun çözülüşünden şikâyetçiyiz hepimiz. Tam bir sevgisizlik ve belirsizlik çağına denk geldik diyebilirim. Bu duygu ve düşünceler içinde Şermin Yaşar’ın “Söyleme Bilmesinler” adlı romanını konuşacağız bugün. Romanda da geçiyor; kitabın ismi Samime Sanay’ın şarkısına bir gönderme. Gönderme yerinde. Şarkının sözleriyle vakanın gidişatında benzerlikler var. Ama motamot bir paralellik de aranmamalı.

Romanın omurgası çok yalın bir zamana yaslanıyor. Bir gün. Evet, bir gün. Hatta neredeyse bir akşam ve onu takip eden bir sabah.

whatsapp-image-2026-02-09-at-10-32-22.jpeg

YEKTA ÖZDEM (Y.Ö): Tam da bu yüzden sarsıcı ‘Söyleme Bilmesinler’. Zaman kısa. Yük büyük. Dar bir günün içine bir ömür sıkışıyor.

Y.A.Ö: Sık görüşen” ama “sahiden tanış/a/mayan” bir aile var ortada. Aynı sofraya oturuyorlar. Aynı cümleleri yıllardır tekrarlıyorlar. Yine de kimsenin kimseye temas ettiği yok. Ethem’in en başta kurduğu şu cümle önemli: “İnsan, babasından her şeyi bekler; fakat ‘ihanet ve intihar’ gibi iki şey yine de insanın aklını darmadağın eder.”

ATAKAN ATABEYOĞLU (A.A): Ethem’i romanın taşıyıcı damarı gibi görüyorum. Çünkü okurun gözü de kulağı da onun iç sesine bağlanıyor.

Y.A.Ö: Ethem’in anlatımıyla aileyi, haftalık yemek düzenini, kardeşler arası görünmez hiyerarşiyi ve evin asıl gölgesini görerek giriyoruz içeri. O gölge “baba”, Kazım Baba. Yaşlı. Ağrılı. Bastonsuz yürüyemeyen. Ama evin havasını hâlâ tek başına değiştirebilen biri. Ethem’in zihni kaçma fikrine çalışıyor hep. Bir gün sofradan kalkıp gitmek. Bir sabah bir daha dönmemek. “Ben kendimi bu aileden hissetmiyorum” demek. Fakat bunu yapacak iradesi de yok. Kendi ifadesiyle beden, ruhun betonu gibi.

Y.Ö: Ve tam o noktada Emin giriyor devreye. Büyük oğul ve düzeni temsil eden Emin.

A.A: Emin’i şöyle okudum ben. Ailenin “büyük oğlu.” Öğretmenlikten emekli. Emlakçılığa tutunuyor. Daha önemlisi, annesinin gözbebeği. Bunun bedelini de ömrünce ödüyor. Emin üzerinden evliliğin içindeki çürümenin kalın bir fotoğrafını görürüz. Hülya ile evliliği aşktan değil. Alışkanlık da değil. Bir tür mecburiyet. Namaza başlıyor; “inançtan” değil; evden kaçmanın bir yolu gibi. Hülya’dan bunaldığı bir gece “namaza gidiyorum” diye çıkıp gerçekten camiye sığınıyor. Sonra o sığınak bahaneye dönüşüyor. Cumalar, tövbeler, “hidayet” hikâyesi… Emin’in dili kendini aklıyor, yanı sıra hayatına katlanma mekanizması kuruyor.

Şimdi bir sahne hayal edelim. O akşam sofra kuruluyor. Kardeşler ve eşler bir arada, yani ailenin tamamı. Herkesin dili, içi ayrı ayrı. Konuşmalar sıradan gibi akıyor. Ama Şermin Yaşar dışarıdan “aile muhabbeti” diye görünen şeyin altında, yıllardır bastırılmış sırlar örgüsü olduğunu adım adım hissettiriyor. Zaten kitabın arka kapağı da bunu açıkça söylemiyor mu: “Herkese söz hakkı veriliyor ve her sesle birlikte “Aslında ne oldu, nasıl oldu?” sorusu derinleşiyor.”

Y.A.Ö: Sonra anlatının içine bir başka hikâye karışıyor. Evlâtlık meselesi üzerinden anlatılan, kulaktan kulağa gezen bir olay. “Kadının iki aylık bebeği var” veya doktorun “siz zaten üç aylık hamilesiniz” demesi gibi ayrıntılarla, masum dedikodu kılığında çok keskin bir yere dokunuluyor.

Y.Ö: O an şu oluyor. Dedikodu, evin asıl sırrını tetikliyor. Baba uyuklarken bir anda uyanıyor, evin ortasına şiddetle düşüyor; Hülya’nın üstüne yürüyor. Herkes donakalıyor. Baba: “Neden anlattın!” diye bağırıyor, ardından asıl cümleyi kusuyor: “Nurten biliyorsa Ethem de biliyor.”

Y.A.Ö: Burada romanın düğümü görünür artık. Demek ki Nurten sadece Ethem’in eşi değil; ailenin sakladığı şey/ler/in de merkezinde duruyor. Hülya’nın “yanlış anladın” savunması boşuna değil. Çünkü yanlış anlaşılacak bir şey yok. Baba bir şeyi gerçekten saklamış. Ve o saklı şey, birilerini yıllardır içten içe zehirlemiş. Ethem’in verdiği bilgi de gerilimin üstüne tavan gibi kapanıyor: “Babam cumartesi sabahı üç kutu ilaç içmiş.”

Y.Ö: Yani bu akşam yemeği, felaketin eşiğindeki son geniş sahne gibi. Hastalık ihtimali, vicdan azabı, bastırılmış öfke, kıskançlık, anne-baba gölgesi, kardeş rekabeti… Hepsi aynı odanın içine sığışıyor.

A.A: Romanın finaline tuhaf bir ferahlık hakim. Yalnız, tam bir “çözülme” değil, daha ziyade yorgun bir barışma. Ethem evin seslerini dinliyor. Nurten’in sesini ilk kez fark ediyor. Sonra arabaya çıkıyorlar. Şarkıyı açıyorlar. Yusuf, senin girişte bahsettiğin şarkıya geldik.

Y.A.Ö: Tesadüf değil: “Söyleme Bilmesinler.” Ethem içindeki son kırıntıları da dökmek istiyor. “Sana bir şey daha söyleyeceğim” diyor. Nurten elini sıkıyor, bir annenin çocuğunu susturması gibi.

A.A: Ve roman şu cümleyle kapanıyor: “Yeter bildiklerimiz be Ethem… Söyleme bilmeyeyim…”

Y.Ö: Finalin psikolojisi çok kıymetli. Kurgu, “her sırrı açıklayıp rahatlatan” bir yere koşmuyor. Aksine şunu söylemekte: Bazen bilmek iyileştirmez. Bazen bilmek, sadece yeni bir yara açar ve bazen insan, gerçeği değil “taşıyabileceği kadar gerçeği” ister.

Y.A.Ö: Kahramanları biraz daha netleştirmek vakayı iyi anlamak adına ziyadesiyle güzel olacak.

A.A: Haklısın. Ethem’den başlayalım. Çünkü onun kırığı, evin kırığıyla aynı yerden sızıyor. Ethem, romanın en çıplak acısını taşıyan kişi bence. Ortanca oğul. Ailenin içinde ne sevilen ne de söz sahibi olabilmiş. İçinden hep kaçmak geçse de kaçamıyor. Kendi hayatına dışarıdan bakıyor sanki. Karısına koca gibi, çocuklarına baba gibi hissetmediğini söylüyor. Hatta kendine bile kendisi gibi hissetmiyor.

A.A: Ethem’in kişiliği donuk bir öfke ile sessiz bir suçluluğun karışımı. Sözle değil, iç konuşmayla yaşıyor. Zihni sürekli hesap yapıyor. “Babam ölse kurtulurum” diyecek kadar karanlık düşünüyor. Sonra bundan hemen utanıyor. Bu gelgit, onun insan tarafı. Çünkü Ethem kötü biri değil; yalnızca içi yıllarca ihmal edilmiş biri. Finalde Nurten’in sesini fark etmesi bir “uyanma” anıdır. Hayatı ilk kez kendi kulağıyla duymaya başlıyor.

Y.A.Ö: Emin’e geçeyim. Emin, ailede “başarı” diye kutsanan şeyin canlı örneği. Öğretmen. Okumuş. Annenin gururu. Ama o gururun içinde boğulmuş. Kendine ait bir tercih geliştirememiş. Bunu kendi duasında itiraf eder gibi söylüyor. Annesi onu bırakmamış. Hayatına karışmış. “Hakkımı helal etmem” tehdidiyle yön vermiş.

A.A: Şu “hakkımı helâl etmem” cümlesi… Anne de baba da bunu tepe tepe kullanıyor. Kapıları da bununla açıyor, istediklerini de çoğu kez bununla alıyorlar.

Y.Ö: Emin’in zihniyetinde iki damar mevcut: Kontrol ve meşrulaştırma. Kontrol edemezse çöker. Meşrulaştırmazsa dayanamaz. Hülya ile evliliği bunun en sert örneği. Hülya’ya bakışı acımasız. Küçümseyici. Tiksinen.

A.A: Emin’in haklı olduğu yer de, haksız olduğu yer de var. Haklı; sevmediği hayatın içine itilmiş. Haksız; bunu başkasını ezerek telâfi ediyor. Üstelik gönlünün Çiğdem’de kaldığını söyleyerek kendini temize çekiyor.

Y.A.Ö: Çiğdem, Emin’in “kaçırılmış hayat” simgesi. Bir insanın içindeki “ben aslında başka türlü yaşayabilirdim” cümlesinin adı.

A.A: Emin’in yaklaşımı ve tahminleri karşısında Çiğdem’in hakiki hisleri önemli; erkekleri daha bir dikkatli düşünmeye, aldanmamaya çağırıyor sanki.

Y.Ö: Bir de Ekrem’e bakalım Atakan, senin son yorumunu bir köşede tutarak. Kardeşlerin en küçüğü. Aile gerilimini “görüp susma” refleksiyle taşımış gibi. Ethem’in öfkesine, Emin’in ukalalığına, babanın şiddetine doğrudan çarpışarak değil; aradan sıyrılarak cevap veriyor. Sevgi’yle “kız kaçırma” gibi görünen hamle, aslında ailenin dayattığı rotayı kırma çabası. Ekrem’in dünyasında sevgi, bir tutunma biçimidir de. Ethem’in içi yanık. Emin’in içi küskün. Ekrem’in içi daha uyanık. Daha pragmatik. Ama bu da onu masum yapmaz, haddizatında yapmamalı zaten.

Y.A.Ö: Romanın kritik karakterlerinden Nurten’e gelince.... Herkesin dilinde. Kimsenin tam anlayamadığı bir yerde duruyor. Ethem’le aralarında sohbet olmadığını Ethem açıkça söylüyor. Nurten’in dünyası daha çok dua, işaret, sezgi ve suskunlukla kurulmuş. Ethem onu “aşırı” buluyor. Ama romanın sonuna doğru Ethem’in algısı kırılıyor. Nurten’in sesini, varlığını fark ediyor. Nurten’in finaldeki “Söyleme bilmeyeyim” cümlesi, onun karakterinin özeti gibi: Nurten gerçeği inkâr eden biri değil. Gerçeğin insanı yakabileceğini bilen biri. O yüzden susmayı bir zayıflık değil, bir korunma biçimi gibi yaşıyor. Ayrıca babanın ağzından çıkan cümle bize şunu da fısıldıyor: Nurten bu ailenin sakladığı şeyin tam içinde. “Nurten biliyorsa…” Bu, Nurten’in sadece eş değil, bir sır taşıyıcısı olduğunu gösteriyor.

A.A: Diğer kadın karakter Hülya, kolay hedef olacak şekilde kurulmuş gibi görünüyor. Çünkü Emin’in gözünden çok sert bir ışık altında. Lâkin, Hülya’yı sadece “kötü eş” diye okursak metin fakirleşir, aman dikkat! Hülya aynı zamanda bu ailenin erkekleri tarafından sürekli yargılanan, suçlanan, fakat evin yükünü de çeken kadın figürlerinden biri. Baba ona saldırdığında ilk refleksi “Ben anlatmadım” diye kendini savunmak oluyor.

Y.Ö: Bu bile Hülya’nın evdeki konumunu anlatıyor: Suçlanmaya alışmış. Yanlış anlaşılmaya alışmış. Kendini açıklamak zorunda olmaya alışmış. Emin’in “namaz bahanesiyle kaçışı” da Hülya’nın ev içi baskısının bir sonucu.

Y.A.Ö: Kazım Baba, romanın trajik merkezlerinden. Bedeni yaşlı. Ama zihni hâlâ iktidar kuruyor. En önemlisi, bir sır ile yaşıyor. Bu sır, onu şiddete de sürüklüyor, kendini yok etme fikrine de. “Nurten biliyorsa…” cümlesi babanın korkusunu ele veriyor.

A.A: Bu korku, vicdan azabına benziyor. Çünkü hedef “ayıp” değil sadece. “Ortaya çıkma” değil sadece. Bir de hesap var. Babanın “üç kutu ilaç” meselesi, bu hesabın altında ezildiğini düşündürüyor.

Y.Ö: Baba otoriter de. Zalimleşebilen. Ama aynı zamanda yenilen, çözülen, korkan biri. Yaşlılıkla birlikte iktidarın elden gittiğini hissediyor. Ve o gidince geriye sadece yaptıkları kalacak diye ürkmüş.

Y.A.Ö: Mürüvvet Anne, evin görünmeyen düzen kurucusu. Emin’in dilinde çok net: onu zorla öğretmen yapmış, Hülya’yla evlendirmiş, “hakkımı helal etmem” gibi manevi şantajlarla yön vermiş. İyi niyetli bir figür değil. Daha çok, çocuklarının hayatını kendi korkularına göre dizen biri. “Okusun, garanti işi olsun, yanımda olsun” arzusu, bir çocuğu yetişkinliğe hazırlamaz; çocuğu yetişkinlikten mahrum bırakır. Emin’in bugünkü yalnızlığı biraz da bu.

A.A: Çiğdem’in “tam anlatılmaması” iyi bir tercih, Şermin Hanım’I tebrik ediyorum bu tercihinden. Çünkü eksiklik büyüyor. Çiğdem, bir karakterden çok bir ihtimal. “Başka bir hayat mümkündü” ihtimali.

Y.Ö: Salih ve Ayşe, Ethem’in çocukları. Ethem onları sevdiğini söylese de sevgi gösteremediğini de itiraf ediyor nitekim.

Y.A.Ö: Bu iki çocuk romanda çok konuşmuyor. Sessizlikleri çok şey söylüyor yalnız: Bu evde duygu aktarımı zayıf. Baba oğula, oğul çocuğa… Zincir bir yerde kopmuş. Çocukların babanın yokluğuna “sevinebileceğini” düşünmesi… Ethem’in kendine acımasız dürüstlüğü. Ve romanın “aile bağı” fikrine getirdiği en sert itirazlardan biri.

Y.A.Ö: Şimdi “asıl sır” meselesine gelelim. Çünkü burası, bütün konuşmayı toplayan gerçek birdüğüm.

A.A: Asıl sır tek cümleyle sade duruyor ama romanın damarına kan veren şey bu. Bu ailenin “anne-baba-üç oğul” diye görünen çekirdeği baştan beri tam değil. Babanın yıllarca taşıdığı büyük yalan şu: Ethem, Mürüvvet’in çocuğu değil. Emin’in zihninde bu gerçek “bizim bütün hayatımız yalan mıydı?” diye çınlıyor. “Ethem’le benim annem ayrıymış, Ethem başka bir kadının çocuğuymuş” cümlesi bunu ne etkili gösteriyor.

Y.Ö: O zaman şu soru geliyor. Sır açığa çıkınca herkesin çocukluğu da açılıyor mu?

A.A: Evet. Hemen her kırık yer buraya bağlanıyor. Mürüvvet’in Ethem’e öfkesi, Ethem’in evde kendini misafir gibi hissetmesi, Emin’in anneden sevgi dilenerek büyümesi, babanın suskunluğu… Hepsi aynı düğümün farklı ipleri. Sır, sadece biyolojik bir hakikat değil. Ailenin sevme biçimini, adaletini, günahını, utanma refleksini belirleyen bir merkez.

Y.A.Ö: “Her birinin yalanı”na gelelim. Bunları sohbetin tadını kaçırmadan dillendirmeye dikkat edelim ama.

A.A: Emin’in yalanı “ben düzgünü temsil ediyorum” yalanı. Evde de hayatta da kendine bir rol biçiyor. Aklı başında. Ölçülü. Sözünün eri. Hatta cumayı bile bir gerekçeye dönüştürüyor. “Cumaya gidiyorum” diyerek insanları topluyor. Sonra kendisi itiraf ediyor: “Cumaya gittiğim falan yok benim aslında… Bu namaz işini her şeye bahane eder oldum.” Bunun altında koskoca bir psikoloji vardır iyi okursak. Emin, kontrolü kaybetmekten korkuyor. İçindeki öfkeyi ve utancı “düzen” kılığına sokuyor. Dindarlık, bir iman meselesi olmaktan çok, bir “kendini ayakta tutma aparatı”na dönüşüyor.

Y.Ö: Ethem’in yalanı daha acıklı; “Ben bu evin adamıyım” gibi yaşıyor. Ama içi başka.

Y.A.Ö: Bunu başkalarını kandırmak için değil, kendini hayatta tutmak için... O da rol yapıyor anlayacağınız. Sabrı rol. Susması rol. Aile sofralarında oturması rol. İçinde ise bitmeyen bir kırgınlık var. Finalde Nurten’e sarılıp “olurum” dediği an… işte o annesizlik yarası bir anlığına kapanıveriyor.

A.A: Babanın yalanı “söylenmezse yok olur” yalanı. Bu yalanın altında korku var, kibir var. Korku: aile dağılacak. Kibir: ben kurdum, ben sürdürürüm. Vicdan konuşarak arınmıyor. İçeride büyüyor. Romanda intiharın gölgesi bu yüzden ağır.

Y.Ö: Mürüvvet’in yalanı da “ben anne oldum” yalanı galiba.

A.A: Evet. Sevgi vermeyi bilmeyen bir anne resmi var. Emin’in sözü çarpıcı: “annemin elinde bir tek Emin abim kalmış, hiç değilse o benim olsun diye sıkmış da sıkmış annem Emin’in gırtlağını.” Ortada şefkatten çok, sahiplenme var.

Y.A.Ö: Nurten’in yalanı “ben hep dayanırım” yalanı. Ama bu bir zayıflık değil sadece. Bu, hayatta kalma biçimi. Nurten acıyı da günahı da “kader” diye çerçeveleyerek katlanabilir hâle getirmiş.

A.A: Sevgi’nin yalanı “benim hikâyem normal” yalanı. Ve o yalanı bile seçemiyor. Çünkü Emin, öfkenin en koyu anında “sen evlatlıksın” diye pat diye söylüyor. Bu, gerçeğin dahi silaha dönüştüğü bir yer.

Y.Ö: Ekrem’in yalanıysa sessiz: “Ben kenarda kalırım!” Dışarıdan hafif görünse de, içerideki yükü başka türlü taşıyor.

Y.A.Ö: Finalin kilidini açabiliriz o halde. Romanın başında kapağa da konan cümle bir hedef koyar: “Yalansızız artık. Hâlâ birkaç sırrımız var. Ama yalansızız.” Finalde büyük yalan açığa çıkıyor. Ama her şey söylenmiyor. Nurten’in Ethem’in elini, bir annenin çocuğunu susturur gibi tutması boşuna değil. Ve kapanış: “Yeter bildiklerimiz be Ethem… Söyleme bilmeyeyim…”

Y.Ö: İşte orada roman, konuşmayı da susmayı da aynı anda savunuyor sanki. Bazen bilmek, iyileştirmiyor.

Y.A.Ö: Seküler izlere de kısaca uğrayalım. Çünkü romanda çoğu yerde iman gibi değil; bir araç gibi duran “din” var.

A.A: Seküler izleri “din yok” diye aramayalım. Din var, hem de görünür. Ama işlev kazanıyor. “Namaza gidiyorum” cümlesi, evden kaçmanın parolasına dönüşebiliyor.

Y.Ö: Bu da günümüz ailesinin en tanıdık yarası. Dışarıdan düzen, içeride yorgunluk. Konuştuğumuz gibi yaşamadığımız gibi, yaşadığımız gibi de konuşamıyoruz da.

Y.A.Ö: Sohbet düşündüğümden de uzun sürdü. Ama romanın hakkı da biraz bu galiba. Yine de bir nokta eksik kaldı. Romanın dili, anlatımı, üslûbu… Çağdaş roman ilkelerine uyup uymaması… Edebi niteliği… Kelime tercihleri… Bunları konuşmadan bugünü kapatmış sayılmayız.

Y.Ö: Ben kısa gireyim. Dil, okuru ürkütmüyor. Gösteriş yapmıyor. Çok “yüksek” bir edebiyat dili kurmuyor. Ama gündelik olanın içine batmış bir sızı taşıyor. Bence romanın gücü de burada. Kısa cümleler. Net hareketler. Hızlı sahne değişimleri. Özellikle sofra sahnelerinde bu tempo işe yarıyor. Okur, kalabalık bir evin içine giriyor gibi okuyor.

A.A: Katılıyorum.Biz de sanki bu kısa cümlelerden etkilendik, ne kadar çok kısa cümlelerle ifade ettik farkında mısınız bunun? Neyse… Anlatımın en belirgin tarafı şu: Çok sesli bir yapı var. Karakterlere söz veriyor. Her birinin iç sesiyle evi dolaştırıyor. Bu, çağdaş romana gayet uygun bir tercih. Tek bir “hakikat anlatıcısı” yok. Hakikat parçalı. Hatırlama parçalı. Vicdan parçalı. Bu, romanın meselesiyle de uyumlu.

Y.A.Ö: Evet, çok seslilik meselesi romanda güçlü. Ama şunu da söyleyeyim. Bu teknik her zaman risk taşır. Çünkü çok ses, bazen sesleri benzeştirebilir. Yine de genel olarak Şermin Yaşar’ın karakterleri birbirinden ayırma çabası belirgin. Özellikle Ethem’in iç sesi ile Emin’in iç sesi arasında fark var. Ethem daha kırık, daha yorgun. Emin daha savunmacı, daha “haklı çıkma” telaşında.

Y.Ö: Kelime tercihleri de buna göre değişiyor zaten. Ethem’in dili daha içe dönük. Emin’in dili daha iddialı. Bazen didaktik bile. Kimi yerde bu didaktik ton okuru biraz itebilir. Çünkü roman, okura “şunu anla” demeye yaklaşınca büyüsü zayıflıyor.

A.A: Burada artı-eksi birlikte duruyor. Artı şu: Roman, okurun elinden tutuyor. Anlaşılır. Akıcı. Zaman zaman mizahla da nefes aldırıyor. Eksi şu: Bazı duygu cümleleri, okura “hissettirerek” değil “söyleyerek” geçiyor. Yani ima yerine beyan ağır basabiliyor. Bu da edebi yoğunluğu yer yer düşürebilir.

Y.A.Ö: Ben de aynı yerden bakıyorum. Romanın edebi niteliğini artıran en güçlü taraf, “sır” temasını yalnız olay olarak değil, duygu olarak da taşıması. Sır, evin içindeki havayı değiştiriyor. İnsanların birbirine bakışını değiştiriyor. Konuşmanın tonunu değiştiriyor. Bu iyi. Çünkü roman dediğin sadece “ne oldu” sorusuna cevap vermez. “Olunca insan neye dönüştü” sorusunu da açar. Burada o dönüşüm var.

Y.Ö: Çağdaş roman ilkeleri açısından şunu da ekleyeyim. Roman, tek bir büyük olayın peşinden koşup kahramanı oraya doğru sürüklemiyor. Daha çok bir “durum romanı” gibi. Bir akşam yemeği. Bir ev. Bir sofra. Bir odanın içindeki gerilim. Bu minimal alanın içine psikoloji yerleştiriyor. Bu, çağdaş anlatıda çok kullanılan bir yöntem.

A.A: Hatta modern şehirli hayatın ritmi de var. Kaçışlar. Bahaneler. İki yüzlülükler. Dilin bir “maskeye” dönüşmesi… Bu yüzden roman, bugünün ailesine de değiyor. Zaten bizim sohbeti uzatan şey de bu oldu. Her sahnede “biz bunu yaşadık” hissi var.

Y.A.Ö: Üslûp tarafında bir artı daha söyleyeyim. Roman, okuru yormayan bir sadelik kuruyor. Ama bu sadelik kuru değil. Yer yer duygusal. Yer yer kırıcı. Yer yer de ironik. Bu değişkenlik, metni diri tutuyor.

Y.Ö: Eksiyi de söyleyelim o zaman. Bazı yerlerde “kestirme etki” arayışı hissedilebiliyor. Yani okuru sarsacak cümleler özellikle parlatılmış gibi durabiliyor. Bu, romanın genel doğallığını yer yer zedeleyebilir. Ama tamamen değil. Daha çok bazı sayfalarda.

A.A: Bir de teknik olarak şu var. Çok sesli kurguda denge önemli. Bazı karakterlerin sesi daha güçlü çıkıyor. Bazılarınınki daha silik kalıyor. Bu, bilinçli bir tercih de olabilir. Ama okur, bazı yan karakterlerde “biraz daha etlenmesini” bekleyebilir.

Y.A.Ö: Toparlayayım. “Söyleme Bilmesinler” çağdaş romanın birçok ilkesine yakın duruyor. Çok seslilik var. İç ses var. Kısa zaman dilimine yoğunluk bindirme var. Gündelik hayatı psikolojik bir gerilime dönüştürme var. Akıcılık var. Dili anlaşılır. Bu, büyük artı. Edebi tarafı ise tam burada ölçülüyor: Sır, yalnız bilgi değil; ruh hâli olarak da taşınıyor mu? Bence taşıyor. Ama yer yer beyanın imayı bastırdığı anlar da yok değil.

Y.Ö: Yine de romanın en güçlü cümlesi, bütün bu tartışmayı tek hareketle kapatıyor gibi: “Yeter bildiklerimiz…” Çünkü modern insanın da, modern ailenin de cümlesi bu. Fazla hakikat, bazen fazladan yara.

A.A: Ve romanın yaptığı şey, o yarayı bir “hikâye” olmaktan çıkarıp bir “ev hâli”ne çevirmek. Bu edebi bir başarıdır.

Y.A.Ö: O halde bugünkü sohbeti burada hitama erdirelim. Şunu diyerek bitireyim. Bazı romanlar okunur. Bazıları yaşanır. Bu roman, okurken insanın boğazına düğüm bıraktığı için kıymetli. Ne de olsa düğüm, konuşmadan çok susmadan oluşuyor. Ve biz, en çok o suskunluğun içinden geçiyoruz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yusuf Alpaslan Özdemir Arşivi

Hayatın sessiz ağırlığı

14 Ocak 2026 Çarşamba 09:10

Aidiyetsizliğin edebiyatı olur mu?

24 Aralık 2025 Çarşamba 14:18

Düşünce tarihleri

12 Kasım 2025 Çarşamba 15:16