Yusuf Alpaslan Özdemir

Yusuf Alpaslan Özdemir

Özbahçe, Ebabil, Şarkdemir ve başka şeyler…

Ekonomik güçlükler ve öncelik tercihleri içinde kitap basmaya kalkmak, hele hele şiir kitabı yayınlamak belki de kelimelerle tarif edilemeyecek soylu bir çaba. Bu minvalde şiirimize uzun zamandır büyük katkılarda bulunan Ebabil ile şiir türünü emanet ettiği Osman Özbahçe, hiç şüphem yok ki şiir tarihimize adlarını altın harflerle yazdırdılar.

Ebabil iklim kuran yayınevlerimizdendir, abartmıyorum, hep böyleydi. Gürültünün arttığı, şiirin yavaş yavaş vitrine dönüştüğü zamanlarda şiiri hep ve hâlâ ciddi, ağırbaşlı, düşünceyle bağı olan bir iş gibi ileriye taşıdı. Başkentimizin o sessiz ama inatçı karakterini uzun süre ayakta tuttu, koca bir ülkeye ses oldu.

Ebabil’in her şeyi ve Ebabil’i Ebabil yapan Osman Özbahçe ise; şiiri sadece duygu işi görmeyen, şiirin fikri, ahlâkı, omurgası olduğuna inanan bir şair ve eleştirmen.

Özbahçe sertti hep. Fazla sertti hatta. Fakat o sertliğin altında edebiyatı, özelde gözbebeği şiiri ciddiye alan gerçek bir dert vardı. Şiir ortamının birbirini pohpohlayan gevşekliğine pek yüz vermedi. Herkesin kolayca şair ilan edildiği yerde şiirin çıtasını yukarıda tutmaya çalıştı, ziyadesiyle başardığı da herkesin malûmu.

Teoride kalmayayım; çok da eskiye gitmeye gerek kalmadan, Buzdokuz’un piyasadaki 30. sayısındaki iki ayrı Özbahçe şiirinden alıntılarla somutlaştırayım bu ‘sert’liği:

‘Sürü’den:

“almak istedikleri ne varsa/demokrasi kelimesiyle siliyorlar/insanlar artık tivıtırda yaşıyor/yapay zekâyla sohbet ediyor/birbirine karşı/borsada savaşıyor…

“olay bireysel hakikat arayışlarını aştı/doğayla bütünleşmek/tarzı bir iş/şiire yeter mi/dipnot ver kaynak göster olmazsa uydur/kimse gerçeğe ulaşamıyor…

‘İyileşen Yaralar İçinde’den:

Kimse yükselemiyor herkes inişte/konu şiir değil adamlar kadınlar/ülkeler değil/kimse yükselemiyor/ herkes inişte- benim durumum kritik…

“benim durumum kritik/dünyayı sessize aldım/felsefi derinlik siyasi kararlık/ilgilenmiyorum artık böyle şeylerle… içimde beni gösteren kelime sana selâm/ bütün kelimeleri kaplayan kelime/sözlükler diller devletler ortadan kalkmış/ bir tek o kalmış kelime/ sana selam…

whatsapp-image-2026-05-18-at-19-08-24.jpeg

Bu alıntılar şairin sert tavrını gösterir demek sadece; haksızlık olmaz mı? Yanı sıra yol gösterme, ilkelilik, tavır alış…; hangi birini sayayım.

Derginin aynı sayısında iki şiiri dışında Özbahçe’nin Haşim’e dair yeni kitabının önsöz kısmı da yer alıyor. Biyografisi ve sanatı hakkında yazılacak edibin hakkında yazılanları araştırıp etmeden doğru kabul edip, yığını yükseltirken kendi yazdıkları ve o zamanlarda yazılanlara bakmamaya itirazı yerindedir Osman Özbahçe’nin. Çok iddialı olacağı zaten belliydi kitabın, lâyıkıyla okumasını bitirince kitaba yaraşır müstakil bir yazım da “Yüzyılları Birleştiren Şair Ahmet Haşim” hakkında olacak elbette. Kim, nasıl ne şekilde anlatılır, hüküm verilir, neler göz önünde bulundurulur, neler bulundurulmaz, ne neye göre nasıl yorumlanır vd. ve daha pek çok yeni eleştirel yaklaşım öğreneceğimi hissediyorum; ‘eleştiri işte böyle yapılır’ın ayak sesleri bir kez daha yaklaşıyor sanki; bu kez sesler daha güçlü geliyor gibi… Ve dahi ‘Çirkinin Estetiği’ kısmı, bu gerçeğin işaret fişeği görünüyor. Birileri de duydu mu; ‘estetik öyle değerlendirilmez, böyle anlaşılmalıydı’ nidalarını, o yazıyı nasıl yayınlarsın itirazını!..

&&&

Az evvel ‘gevşeklik’ kelimesini boşuna kullanmadım. Özbahçe ve Ebabil’inin önemi de burada zaten. Şiiri piyasa malzemesi yapmadan, yayıncılığı arkadaş toplantısına çevirmeden, Türk şiirinin hâlâ konuşulacak, tartışılacak, kavga edilecek kadar önemli bir mesele olduğunu hatırlattılar. Bugün geriye dönüp bakınca, kanon dikteleri, yeni teknik ve deneyler keşmekeşini hatırlayıp şiirin tamamen gürültüye teslim olmamasında böyle kararlı, ilkeli ve inatçı insanların ve yayınevlerinin ciddi payı olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Ebabil’in etrafında oluşan atmosferde Hakan Şarkdemir’in yeri ayrıdır zaten, biliriz. Osman Özbahçe daha çok şiirin sinir uçlarına dokunan, kavga eden, şiiri sürekli yoklayan tarafıysa, Şarkdemir daha içe kapanık, daha karanlık, daha deneysel bir yerden yürüyeniydi; şiiri açıklamaya değil, biraz da bozup yeniden kurmaya çalışan şairlerden…

Şarkdemir’in şiirinde çocukluk var meselâ; ama nostaljik bir çocukluk değil. Masalla kâbus arasında gidip gelen, yer yer mitleşen bir çocukluk. Şiirinin devamında dil daha parçalı, daha ironik, daha sert bir hâl alır. Bazen şiiri yazmıyor da söküp tekrar takıyormuş gibidir sanki. Okurunu rahat ettirmeyi seven bir şair değil zaten. Hatta zaman zaman anlaşılmamak pahasına kendi şiirinin peşine düşen bir tarafı var diyebiliriz.

Bir de şu önemli: Hakan Şarkdemir’de sahici bir arayış hissi var. Şiiri vitrin için kullananlardan değil. Şiirin içinde gerçekten bir şey arayan, o yüzden de sürekli biçim değiştiren şairlerden. Modern şiir, epik şiir, parodi, deneysel şiir… Hepsine bulaşıyor bulaşmasına da bunu moda olsun diye yapmıyor. Şiirin sınırlarını yoklamayı seviyor. Bu yüzden kimi okur için fazla kapalı, fazla çetrefilli gelir. Aslında haklı tarafları da yok değil bu eleştirilerin. Son kertede, şiiri kolay tüketilecek bir nesneye çevirmemesi bugün ayrıca kıymetli görünüyor.

Kişilik olarak da şiirine benziyor biraz. Sessiz, mesafeli, kolay açılmayan ama içine girdikçe başka katmanları anlaşılan biri gibi anlatıyor onu tanıyanlar. Şiirinde de bu yok mu zaten; başta sert duran dizelerin altında kırılganlık, ironi, öfke ve garip bir hüzün dolaşmıyor mu?.

Osman Özbahçe, Serkan Işın ve Hakan Şarkdemir’in birlikte çıkardıkları Karagöz dergisinden de çok iyi biliyoruz ki onlar şiiri sadece şiir yayımlanan alan olarak görmediler; şiirin nasıl düşünülmesi gerektiği üzerine de kafa yordular.

Hakan Şarkdemir’in Türk şiirinde daha sessiz amma velâkin derin iz bırakan şairlerden biri olduğu daha iyi anlaşılıyor. Çok görünmedi belki, çok parla-tıl-madı; fakat kendi şiir evrenini kurmayı başardı. Bu da az şey değildir.

Plastik Şehirlerde Açan Karahindiba

Hakan Şarkdemir’in Ebabil etiketiyle çıkan yeni şiir kitabı ‘Küçük Karahindibanın Şarkısı’ndaki şiirleri de süslü görünmek için yazılmamış. Yaralı bir zihnin, bunalmış bir çağın, sıkışmış bir insanın içinden geliyor.

Kitabı okurken bazen bir şiir kitabı değil de gecenin üçünde açık unutulmuş bir bilgisayar ekranı okuyor hissine kapılmadım değil. Bildirim sesleri, sosyal medya hesapları, plastikler, reklâm cümleleri, algoritmalar, otobüsler, marketler, limonlar, kemikler, sirenler… Şairimiz, çağın çöpünü şiirin içine taşıyor. Bunu yaparken ‘bakın modern hayat ne kötü!’ diye parmak sallamıyor ama. Daha bir içeriden, bu çöpün içinde yaşayan biri gibi konuşuyor.

Şairin sürekli bozulmuşluk hissiyle yazması da özellikle dikkat çeken bir hususiyet, kitapta. İnsan bozulmuş, dil bozulmuş, şehir bozulmuş, aşk bozulmuş, hatta özgürlük fikri bile reklâm kampanyasına dönmüş: “Dergiler kötü kokar şairler kötü kokar” dizesi boşuna açmıyor kitabın kapısını. Sadece dergilere sataşmadığını da anlıyor dikkatli okur, burada kültür ortamına da öfke duyuyor. Samimiyetini kaybetmiş şiire, poz kesen entelektüelliğe, gösterişli ama ruhsuz laflara saldırıyor. “Güzellik kendini geçinemez” derken de bugünün insanını tarif ediyor aslında. Herkes görünür, herkes konuşur, herkes paylaşır halde; lâkin kimsenin içi taşmıyor.

Hakan Şarkdemir’in şiirlerinde sürekli bir sıkışma var. İnsan sanki betonla ekran arasında eziliyor. “Otobüsler kötü kokar kotu kokar polyester” mısraı misal, belki de tek başına kitabın ruhunu anlatıyor. Çok fiziksel bir koku bu. Gerçek. Terli. Şehirli. Yapay. Aynı şiirde geçen “Profilin profile profili” ifadesi de çağın kimlik krizini iki tokatta çarpıyor insanı. İnsan artık kendi değil. Kendisinin sunumu. Sunumunun filtresi. Filtrenin algoritması. Şair bunu akademik laflarla anlatmıyor. Sokak diliyle, kırık imgelerle, bazen bilinç akışıyla söylüyor. O yüzden şiirler zaman zaman sarhoş gibi ilerliyor. Bir görüntüden başka bir görüntüye sıçrayıveriyor. Bu dağınıklık çağın zihinsel dağınıklığına dönüşüyor neticede.

Kitabın en güçlü damarlarından bir diğeri ise memleket hissi. Hamaset olmadan ama. “Bu ülke artık beni terk etmeyeceksin” derken sevgiyle nefretin birbirine dolaştığına şahitlik ediyoruz. Şair ülkesine kızıyor, boğuluyor, kaçmak istiyor, sonra dönüp yine onun içinde kalıyor. Sayfaları çevirdikçe sürekli bir kaçamama hissine eşlik ediyoruz. “Kömürden haritalardan silinse de” diye başlayan bölümde insanın memleketle kurduğu o tuhaf kader bağı çıkıyor ortaya. Şarkdemir’in memleketi sloganlarla kurulmuş bir ülkeden çok, yorgun bir ülke. Plastiklerle dolu. Küsmüş. Yorulmuş. Ama hâlâ içinde çocukluk kırıntıları taşıyan bir ülke.

Kadın imgesi de dikkat çekiyor. Şarkdemir, kadınları romantik bir sis içinde anlatmıyor. Daha kırık, daha ulaşılmaz, daha hayalet gibi kullanıyor. “Kadınlarını okurken imkânsız büyüteçler” dizesi çok önemli. Çünkü burada kadın artık sadece aşk nesnesi değil. Anlaşılmazlık, uzaklık, kayıp anlamına geliyor. Şairin aşk şiirleri bile huzurlu değil. Hep bir gecikme sözkonusu. Hep yetişememe hissi. “Nerede hanımelleri nerede yaseminler” diye sorarken yalnızca bir sevgiliyi değil, kaybolmuş bir hayat duygusunu arıyor.

Kitaptaki imgelerin önemli kısmı çürüme etrafında toplanmış. Kemik, plastik, çürük, küf, siren, market, limon, paket, ekran… Bunlar rastgele seçilmiş nesneler değil. Şair bilinçli olarak estetik olmayan nesneleri şiire sokuyor. Çünkü bugünün hayatı zaten estetik değil ki! Şiirin içine ‘market, profil, tweet, epilepsi, polyester” dahil edilmesi bu yüzden mühim. Şarkdemir modern hayatın diliyle kavga ediyor ama o dili kullanmadan da yapamıyor. ‘Küçük Karahindibanın Şarkısı’nın gerilimi biraz da buralarda oluşuyor.

Bazı şiirlerde ciddi bir ritim gücü olduğunu da söylemem icap eder. Özellikle tekrarlar iyi düşünülmüş, ivme kazandırıyor. “Kendimi tekrar etmem / Bastırdığım için” ya da “Yanıldım” diye ilerleyen şiirler ses olarak insanın içine oturuyor.

Şarkdemir bazen mânâdan çok atmosfer kuruyor. O atmosfer tuttuğu zaman şiir büyüyor. “Boşluğa gömülürken gamzeleri / Çölde unutulmuş ulu akşelerin” gibi mısralarda sahiden iyi bir şiir karanlığı oluşuyor.

Fakat ‘Küçük Karahindibanın Şarkısı’ndaki şiirlere kusursuz da diyemeyiz. Yer yer genç şair hastalığına düşüyor. İmge çoğaldıkça şiirin yükseleceğini sanıyor bazen. Bazı yerlerde şiir değil de not defteri taşmış hissi oluşuyor. Özellikle art arda gelen kavram yığılmaları şiirin nefesini kesiyor. “Simülakra”, “protokol”, “algoritma”, “profil”, “kolonyalistler” gibi kelimeler bazı şiirlerde doğal akarken bazılarında gösterme isteği gibi, zorlama, duruyor. Şairin zihni devinim halinde, çok hızlı çalışıyor. Her şeyi aynı anda söylemek istiyor. Bu yüzden bazı şiirler tamamlanmış değil de zihinsel patlama gibi kalmış. İlginç olansa kitabın karakterinin de biraz burada oluşması. Bu şiirler zaten düzenli bir dünyanın şiiri değil çünkü.

Şarkdemir’in en başarılı tarafı bence sahicilik. Bir ‘şiir yapma’ dalaveresi hissetmiyor. Hırçınlık gerçek. Bunalımlar gerçek. Arayış gerçek. Özellikle “Kimim ben / Neleri fethettim / Terk ettiğim kim” dizeleri kitabın merkezine taht kuruyor. Kim olduğunu bulamayan bir insanın çağla, şehirle, inançla, aşkla ve kendisiyle boğuşması şiirlerin omurgasında anlayacağınız

Hasılı ve’l-kelâm ‘Küçük Karahindibanın Şarkısı’ sakin okur istemiyor. Okurun da şiirin içine girip biraz kirlenmesini istiyor. Evet bazen rahatsız ediyor, dağılıyor. Arada da kendi ayağına takılıyor. Fakat yaşayan bir kitap bu.

Bugünün boğucu ruh hâlini süslü laflara kaçmadan yakalayan şiir kitabı artık çok az çıkıyor. Hakan Şarkdemir o karanlık havayı yakalamış. Özellikle genç kuşak şiirin plastikleştiği bir yerde bu kadar terli, huzursuz ve dürüst bir ses değerli duruyor.

Şair, O vd. demeye çalıştım ara sıra kendimi tutarak; şairin kimliği bir yazıda bu kadar çok geçer mi diye aklınızdan geçirmişsinizdir belki. Ne yapayım soyadı da sevilmeyecek, anılmayacak gibi değil yahu: Şarkdemir… Sadece Şarkdemir mi? ‘Karahindiba’ da ne güzel bir isimdir; kitabın adını da çok anmamak için epey bir çaba sarf ettim.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yusuf Alpaslan Özdemir Arşivi

Ne yapmalı?

01 Nisan 2026 Çarşamba 09:59

Dergi okul olunca edebiyat büyür

18 Mart 2026 Çarşamba 14:55