Yekta Özdem
Şiir eleştirisinde ideolojinin kördüğümü
Orhan Kahyaoğlu’nun Yapı Kredi Yayınları’ndan, ‘1960-1980 Arası Modern Şiir’ alt başlığıyla yeni bir kitabı çıktı: Poetik Çıkmaz. Başlangıcı ve bitişiyle darbeleri imleyen, hakkında az çalışılmış bir dönemin şiiri ve şairleri, siyasi gerilimler neticesinde hep ikinci plâna itilmiş poetika meseleleri çerçevesinde değerlendirilmiş kitapta.
En baştan titiz bir editörlük sürecinden geçmediği her hâlinden belli olan, yazım ve üslûp sorunlarıyla bezeli bir çalışmayla karşı karşıya olduğumuzu söylemeliyim. Okura karşı sorumluluklarını ve yayıncılık ilkelerini ıskalamaya alışık olduğumuz, nicelik bakımından çok kitap yayınlayan ama nitelik zaviyesinde yerlerde sürünen kimi sağ eser/yayınevleri karşısında; solun, gerek yazar gerekse yayınevi kanadında daha titiz davrandığını düşünürdük. Hâl böyleyken değerlendirmeye tabi tutacağımız Poetik Çıkmaz’da, inanılmaz dil ve üslûp sorunlarıyla muhatap oluyoruz, yazık ki.
Kendi adıma, Yapı Kredi gibi titiz, kurumsal bir marka yayınevinin bu hataları görmeyeceğini, düzeltmeden yayımlayacağını tahmin etmiyorum. Aklıma gelen tek şey, 66 yaşındaki yazarın kitabına müdahale ettirmemesi oldu. 1981 doğumlu, Marmara Üniversitesi Radyo TV Sinema mezunu, çeşitli dergi ve gazetelerde muhabirlik ve editörlük yapmış Serenad Demirhan’ın künyede düzeltmen olarak yer almasına hadi ses çıkarmayayım, gençliğine vereyim; ama Murat Yalçın gibi duayen addedebileceğimiz bir edebiyat insanının editör olarak böyle bir dil ve üslûba nasıl onay verdiğini açıklamaya gücüm yetmedi.
Burada da aklıma bir şeyler geliyor: Dogmalar, ideolojik körlük kim ve ne şekilde olursa olsun özgürlüğünden ediyor, tutsak alıyor; böyle olunca böyle birine hakikati anlatmanın, onu ikna etmenin, Ebu Cehil’i kibirden vazgeçirmek kadar netameli, hatta imkânsız, olduğunu iliklerime kadar hissettim.
Kahyaoğlu ile devam edeyim. Gereksiz kelime kullanımları; başta “bir” ve “bu” zamirleri, ‘hiç’ zarfı olmak üzere, “ol-” fiilinin yerli yersiz kullanımları, öztürkçecilik kaygısından mütevellit ucube kelimelerin tercih edilişi… Sunuşta, kitabın hacminden dolayı bazı meseleleri çıkarmak zorunda kaldığına üzüldüğünü söyleyen yazarın, aslında el atacağı çok alan varmış diye düşünmedim değil doğrusu. İnsan yaşlanınca biraz fazla huysuzlanıyor, söz dinlemiyor, buna fırsat vermiyor sanırım. Hangi birini örnek vereyim:
“Şiirlerdeki gerilim ve çatışkılı duygular…”
“Bu nokta önümüzdeki bölümlerde açımlanacaktır.”
“Bu dönem, sürmekte olan destanlarına yine devam etmektedir.”
“Şiirlerinde resmî tarihle olan bağından hiç vazgeçmez.”
“…şiirleri ayakta tutan hep yapı ve üsluptaki ustalığıdır.”
“Ortak paydası halkçı-ulusalcı yönseme olan şairlerle…”
“Bu yaşanan trajedilerin şiirle olan organik bağı hiç yok olmaz…”
“Buna rağmen dil ve üslûba gösterdiği özen kitaplarda hep ağırlığını koyar.”
“Yazılan her toplumcu şiiri…”
“İslam uygarlığının dirilişi için…”
“İkinci Yeni şairlerinin 60’larla birlikte ustalaşmalarıyla birlikte…”
“Sol ve laik bir duyarlığa sahip biri olarak nesnel bir eleştiri yapmaya çalıştım.”
Orhan Kahyaoğlu’nun “Türkçe şiir”, “Türkçe edebiyat”, “Türkiye toplumu”, “dinsel şiir” kavramlarını tercih edişi, durduğu ideolojik kanadı imleyen işaretlerdir.
“Sol ve laik bir duyarlığa sahip biri olarak nesnel bir eleştiri yapmaya çalıştım.” dediği İslâmcı, milliyetçi-mukaddesatçı şiir bölümü, keşke o da Murat Belge gibi görmezden gelseydi diyeceğimiz türden hezeyanlarla dolu. 319 sayfalık kitapta bu bölüm 30 sayfa; hadi çeşitli yerlerde kısa kısa bahsedilip geçilen satırları da ekleyelim, 40 sayfa olsun: sol ve laik şairin karşı mahalleye ayırdığı toplam yer bu kadar. Asıl sorun bu değil ama. Sol, seküler, laik, Kemalist şairlere neredeyse toz kondurmayan Kahyaoğlu; bu bölümde Necip Fazıl’ı ortalama bir şair, Karakoç’u dil ve yapı meselelerini tam halledememiş biri olarak görürken, İsmet Özel’e ayırdığı birkaç satırlık paragrafta yaşayan en büyük Türk şairini neredeyse şair yerine bile koymaz.
Bu bölümde, ayıp olmasın diye öylesine över gibi yaptığı şairler arasında Arif Ay’ı alkışlar; Öztürkçeye sıcak baktığı için. Yanında durduğu uydurmaca dilin zenginliklerini ise baştaki yanlışlar listesinde verdiğim kelimelerden anlayabilirsiniz: “çatışkılı”, “açımlamak”, “sönümlenmiş”, “yönseme”…
Kitap boyunca laik, sosyalist ve Kemalist zihniyetin destanını yazan, Nâzım Hikmet gibi bayraktar şairleri öven Kahyaoğlu; iş milliyetçi-mukaddesatçı kesime gelince, bu değerlerden bahsetmeyi kusur ve şiiri zayıflatan bir unsur olarak görür. Nâzım’dan etkilenmeyi şart ve doğru kabul ederken, Necip Fazıl’ın etkisinde kalmayı kabahat sayar.
Laik, Kemalist ve sosyalistsen doğru yapıyorsun, doğru yoldasın, üst düzey şiir yazıyorsun; fakat İslâm’ı önceleyen bir anlayış ve tutum belirliyorsan, bu minvalde şiir yazanların etkisinde kalıyorsan, iyi bir şair olabilecekken treni kaçırmış bir yandaş oluyorsun.
Ne kadar adaletli, nesnel, liyakatli bir şair-eleştirmenle karşı karşıya olduğumuzun farkındasınız değil mi? Kendisi kitabın sonundaki sonsözünde bundan emin!
Orhan Kahyaoğlu, ait olduğu değerler dünyasını, millet duygusunu, laik ve sosyalist bakışın numunelerini sadece hissettirmekle kalmıyor; mesela 295. sayfada zihniyet ve karakterinin yapı taşlarını doğrudan dile getiriyor. Bu satırları iktibas etmeye lüzum görmüyorum; meraklısı ilgili bölümleri ve çok daha fazlasını kitapta görebilir.
Çalışmasında, emeğini yerle yeksan eden bu ideolojik duruşu görmezden gelecek olursak, Kahyaoğlu’nun özellikle dergiler boyutunda ciddi araştırmalar yaptığını, dönemin atmosferini dergiler üzerinden başarıyla yansıttığını kabul etmemiz gerekir. Burada da sol ve laik dergilerle milliyetçi-mukaddesatçı dergilere, şairler boyutundaki gibi baktığını söylememe gerek yok sanırım.
Hatta Cahit Zarifoğlu ve Sezai Karakoç’un Soyut gibi kimi sol-sosyalist dergilerde şiir ve yazılar yayımladığı bilgisini vermesi, etkileme ve yanıltma çabasından başka bir şey değildir; aynı durum İsmet Özel’in Halkın Dostları macerası için de geçerlidir.
Pek çok kitap değerlendirmemde ikaz ettiğim gibi, arka kapak yazılarına, şaşaalı tanıtımlara itibar etmeseniz iyi olur. Türk şiiri konusunda esaslı bir altyapıya sahipseniz; doğru yerde durmayı ve analiz etme melekelerine sahipseniz, kimi meselelerde -özellikle ulaşılması güç dergi alıntılarında- Poetik Çıkmaz’dan istifade etmeniz mümkündür. Bunun haricinde, bilindik sol-sosyalist-laik bakış açısının arızalı, yanlı ve haksız hezeyanlarını öne çıkaran; ideoloji diktesini yerine getirmeye çalışan; çoğunlukla yazık edilmiş bir araştırma ve anlama mesaisinden fazlasını bulamayacaksınız.
Sözlerimi şöyle bağlayayım ve açık konuşayım: Sağ kesimin çok kitap yayımlayan, büyüklerinden kabul edilen Hece dergisi art arda Adnan Özyalçıner ve Enis Batur söyleşileri yayımlıyor; kapanan Dergâh’ın Ali Ayçil’li döneminden Gülhan Tuba Çelik gibi isimleri misafir ediyor; Karl Marx özel sayısı yapıyor. Çelebi dergisi Onat Kutlar özel sayısı hazırlıyor. Aylık kitap dergisi Sabitfikir, sağ kesimden çok solun yayınlarına ağırlık veriyor.
Şöyle bir manzara izlenimim var ve buna itiraz ediyorum: Hikâyeciliğimizde eleştirmenlik diktesi dayattığını düşündüğüm “Necip Tosun sağa göstermediği müsamahayı sol yazarlara gösteriyor” (Mehmet Erdoğan-Kopernik), birkaç hikâyecinin oluşturduğu çetenin edebiyatımıza aksi istikamette yön verme gayretinde bulunduğunu, yayınevlerinin yüz üstü bırakılıp finans ayağı güçlü yayınevlerinde kümelendiklerini düşünüyorum. Murat Belge ve diğer sözde anlı şanlı yazarların, Türk denilmesinden rahatsız olduğunu ve İngiliz anılmaktan mutlu olacağını açık açık dile getiren Semih Gümüş gibi bizim sağın da övgülere boğduğu sol kalemler görüyorum. Türk diyemeyen, milliyetçiliği ırkçılık sayan, İslâm diyemedikleri için din diyen ve ölesiye nefret eden, halkı küçük kendilerini dev aynasında gören bir azgın azınlıkla, cellatlarla karşı karşıyalar ama kafalarını uzatıyorlar, alın kellemizi, içinize alın yeter ki diye sırnaşıyorlar. Yetinmiyorlar, uzak duracakları insanları da, onların kuyruğunda yol alanları da içlerine dahil ediyorlar. Yeri geliyor bu yüzden kadim dergilerimiz maddî nedenler bahanesi, daha doğru deyişle yalanıyla tarihe gömülüyor.
Bu kitapta İkinci Yeni’den uzun uzun bahsediliyor. Konunun başlıca uzmanlarından, otoritelerinden Osman Özbahçe’den zerre miskal yararlanmıyor yazar, hakeza Alaattin Karaca’yı da aklına getirmiyor. Art niyetli kimi kötülerin kullanıp bozuk para gibi harcadığı üç gençten devrimci diye söz ediyor, sayfalarca onlardan bahsediyor ama Türk şiirinin yüz akları Necip Fazıllar, İsmet Özeller birkaç sayfa yahut paragrafta yer bulabiliyorlar. Yazarın kendince harcadığını sandığı, yerden yere vurduğu isimler arasında Mehmet Kaplan da var ki, ülkemizde metin tahlilinin esaslarını ortaya koyan büyük bir değeri yeterince bilgisi olmamakla, üslûp bilmemekle suçlaması aslında kitabın da yazarın da durduğu yeri göstermeye yeter de artar bile…
Cellâdına Aşık Olmak
Sağ kesimin kalemleri ve yayınları ne yaparsa yapsın, sol camia onları görmüyor, görmüyor, görmeyecek de. Bu sarsılmaz hakikate karşın kimileri hâlâ çabalıyor; fakat bir düşünseler: Sezai Karakoç’u, İsmet Özel’i görmeyen adamlar seni ve sanatını görür mü?
Beyhude arzu ve mücedelede yaranma ve yamanma çabasının da önüne geçmiş hazin başka başka durumlar da yaşanmıyor değil. Solun bir kalemini ya da eserini eleştirdiğinizde, yahut “sola yanlış yerden bakıyorsun” dediğinizde; sağ görünümlü bazı maskeli süvariler topyekûn müritleriyle karşı saldırıya geçiyorlar. Sizi; dikkat çekmeye çalışan bir şaşkın, kitabı olmayan bir çokbilmiş, kıskanç bir amatör olarak yaftalıyorlar.
Mesele uzar; bu kadarı kâfi. Celladına âşık şaşkınlardan doğruyu görmelerini beklemek… Yazı ishaline uğramanın, yayın yığınına tuğla taşımanın, tekrarın tekrarıyla görünür olma hastalığının öldürücülüğünü anlatmaya çalışmak… Herkesle iyi olmanın, hele bir eleştirmen için bunun ne denli garabet olduğunu izah etmek… Bunların beyhudeliği ortadadır.
İnşallah doğruyu anlarız ve buluruz; neticede kazanan edebiyatımız olur. Âmin…
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.