Yusuf Alpaslan Özdemir

Yusuf Alpaslan Özdemir

Hayattan soyutlanan entelektüeller

Hayattan soyutlanan entelektüeller

Sadık Kemal Tural, 1993 yılında yayınlanan ‘Edebiyat Bilimine Katkılar’ adlı kıymetli kitabında eleştiriyi şöyle tanımlar; “bir şeyin değerini vermek, o dünya içinde benzerlerine göre konumunu ve durumunu hükme bağlamak” demektir, eleştiri. Bu göreve kafa yoranlar, mesai harcayanlar ise genellikle teorik bilgiyle donanımlı olan edebiyat bilimciler ve eleştirmenlerdir. Onlar yeni çıkan eserlerin orijinal yönlerini göstermek, benzerleri arasındaki farkları, eksiklik ve aksaklıklarını değerlendirmek, eleştirmek, hükme bağlamak durumundadırlar.

Edebiyat eleştirisi öncelikle, yazar-eser-okur arasındaki ilişkide önemli bir işleve sahiptir. Bunun nedeni eleştirmenin ortaya koyduğu inceleme yazısının eseri ve yazarı olduğu kadar okuru da yakından ilgilendirmesinde yatmaktadır. Eleştirinin önemini ortaya koyan asıl öge bu ilgi bağıdır. Okur açısından eleştirinin geçerli olup anlam kazanabilmesi için hiç olmazsa okurun önceden sahip olmadığı bilgileri vermesi ve okura belli bir görüş açısı getirmesi gerekir. Eleştirel inceleme yazılarının, yazarları ve okurları yönlendirmede ve onların ufkunu açıp anlaşılmalarını sağlamada büyük önemi vardır.

Bu ayki Lacivert ve Muhit dergilerinde eleştiri üzerine önemli yazılar yayınlandı. Söz konusu yazı ve söyleşilerin hepsi de oldukça önemli, farklı bakış açılarına ve özgün görüşlere sahip; hepsi de okunmaya, üzerinde dikkatle durmaya lâyık yazılar.

KARŞILIKSIZ BİR HAYATA TALİP OLMAK

Öncelikle direkt edebiyatla ilgili olduğu için Muhit dergisinin yılın son sayısındaki Yunus Karadağ’ın Necip Tosun’la yaptığı söyleşiyi ele almak istiyorum. Direkt edebiyatla ilgili olduğunu söylüyorum ama ne edebiyatla ilgili değil ki ve hangi bilim dalı, meşgale bir şekilde edebiyata bağlanmaz ki!

Necip Tosun söyleşisi derginin kapağında ‘eleştirmen okur ile sanatçı arasında köprüdür’ cümlesi ile duyurulurken metnin olduğu iç tarafta ‘Yazmak; çileli, zor, neredeyse karşılıksız bir hayata talip olmak demektir’ cümlesi ön plâna çıkarılarak yer alıyor. Yine bu başlığın altında yer alan Necip Tosun’un Ketebe’den yeni çıkan ‘Dünya Romanının Serüven’ kitabının kapağı okura içerik hususunda ipuçları veriyor.

Söyleşi, Necip Tosun’un ‘Öncü edebiyat eserleri her zaman kendini savunur’ sözü üzerine eserin kendini savunması üzerine başlıyor. Tabi ki önce zamana karşı bir savunma. Büyük eserler zaman geçse de hiçbir zaman eskimeyip yeni bir yüzle tekrar okuyucuların karşısına çıkar. Değişen edebiyat anlayışlarına karşı da eserin kendini savunması zaruridir. Öncü edebi eserler yeni bir yönü göstererek burada da okunmayı sürdürürler.

Eserlerin kendilerini savunacakları bir diğer unsur eleştirmenlerin hücumlarıdır’ diyor Necip Tosun. Burada müthiş(!) bir tamlama buluşuyla cümlesini kuruyor; “Ne var ki zamansal dönemler hariç, hiçbir ‘güzelleme eleştirisi’ kötü bir kitabı edebiyat dünyasına sokmayı başaramamış, geleceğe aktaramamıştır. İlahi hoca; ‘dilini eşek arısı soksun’ demeyeyim de, sizi Mehmet Doğan üstadımıza havale edelim.

Kaldığımız yerden devam edecek olursak; “eleştiri rahatsız eder, baş ağrıtır ama yok edemez.” Peki büyük eserler bir kısmını aktardığımız bu başarıyı hangi özelliklerine borçlu sorarsanız, usta eleştirmenin buna da cevabı şu şekilde olur; “estetik bir güce, güçlü bir dile, yeni bir söyleyişe, kolay kolay bir yere yerleştirilemeyecek özgünlüğe, çoğunluğu temsil eden bir hakikate yaslanmışlardır büyük eserler.”

Yunus Karadağ’ın Tosun’a soruları Dünya ve Türk romanı kulvarlarıda devam edip gidiyor. Son kısımdaki soru oldukça can alıcı, düşündürücü ve dahi ilginç. Karadağ özetle şunu soruyor; ‘Türkiye’de eleştirinin olmadığı, gelişmediği hep söylenegelir. Bunca yayının olduğu yerde bu nasıl olur? Eleştiri doğru şekilde ve niyetlerle yapılırsa katkı sağlar ama manipüle edilirse ortamı tahrip eden korkunç bir silaha dönüşür. Böyle bir eleştirmen köprü değil engelleyici, olumsuz bir fonksiyona sahip olur. Ön yargılı, sezgisi kıt nefsine teslim olmuş bir eleştirmen, genç bir yazarın ilk kitabına saldırdığını düşünün. Bu tutum kim bilir kaç sanatçının dünyasını karartmıştır.

Necip Tosun Türkiye’de eleştirmen yokluğu şeklindeki görüşe de katılmadığının altını çiziyor. Edebiyatımızın temel meselesi eleştirmen yokluğu değil, Necip Tosun’a göre; iyi şiir, iyi öykü(!), iyi roman. Bunları eleştirmen yazmaz, yazmasına etkisi de yok denecek kadar azdır.

Necip Tosun’un bizatihi eleştiri ve eleştirmen odağındaki görüş ve değerlendirmeleri her ne kadar bilindik, en azından tahmin edilebilir gerçekler olsa da hafızanın bir köşesinde her daim bulunmasında fayda var.

KIRILMA NOKTASI

Ülkemizdeki düşünce hayatını, mihenk taşlarını ve dönüm noktalarını iyi bilen, kısaca fikir ve kültür tarihimize vakıf Kurtuluş Kayalı Hocanın Lacivert dergisinin yeni sayısındaki söyleşisi başlığı ile en baştan okurun ilgisini çekmeye aday; “Entelektüeller Türk toplumundan soyutlandılar” başlıklı öyleşi soru-cevap şeklinde değil de kısa notlar şeklinde verilmiş dergide.

Kurtuluş Kayalı’nın yazılarını ve konuşmalarını bilenler lâfını, gözünü budaktan esirgemeyen, lâfı eğip bükmeden direkt söyleyen cesur bir hoca ile karşı karşıya olduklarını iyi kestirirler. Daha en baştan hoca bombayı kucağımıza bırakıveriyor yine; “Türkiye’de sadece 60’lar değil; 1923 de kırılma noktası. 1923’te ‘geçmiş’ etkisinin sınırlanıp silinmesi söz konusu. Marksizm dünyayı da bizi de çok değiştiriyor, etkiliyor. Misal; 60 öncesinin Kemalizm yorumuyla 60 sonrası yorumu nitel olarak farklı hocaya göre.

Osmanlıya sırt çeviren aydınlardan bazıları tekrar Osmanlı’ya dönüyor. Çünkü cumhuriyeti anlamanın yolunun Osmanlı’yı çözümlemekten geçtiğini görüyorlar. Salt akademik bir ilgiyle Osmanlı çalışmalarının anlamı yoktur. Doğrusu, hayatımızın her kademesinde Osmanlı’nın izleri var, anlamak için iyi bilmeli ve konuya doğru yaklaşmalıyız.

Solda Osmanlı’ya ilgi Kemal Tahir’le başladı’ diyen Kurtuluş Hoca bu ilginin kökenlerini de izah ediyor. Entelektüellerimizin meselelere bakış biçimleri sorunlu. Meseleyi siyasi ve iktisadî açılardan yorumlamak toplumda kopuşlara, eskinin/eskinin eskisinin olmamasına ikna edebilirsiniz.

1960’larda bizdeki en bariz problem sosyolog ve tarihçilerin etkin olmamaları. Durum 80’lerde değişmeye başlıyor, 90’larda daha belirgin bir hal alıyor.

Oldukça büyük iddialar, önemli yorumlar. Sadece söyleşi başlıkları bile bunu gösteriyor: ‘Yeni dönem sosyologları Türkiye gerçekliğinden kopmuş’, ‘Geçmişle bağlantı kurma şeklimiz bile Batı kanalıyla oluyor’, ‘İnkılâp anlayışı inkılap etti’.

Kurtuluş Kayalı’nın ‘entelektüeller Türk toplumundan soyutlandılar’ minvalindeki düşünceleri ayrı bir paragrafı ziyadesiyle hak ediyor. İslâmcıların, solcuların, liberallerin 80’den sonra esnekleştiğini görüyoruz. Hepsi akım değiştirdi yani meselâ milliyetçiler İslâmlaşmaya ve hepsi de dünya literatürüne açılmaya başladı. Eskinin İslâmcıları sağı ve solu ayrıştırıyordu. 60’ların başındaki ilkel tarih bilgisi neyse bugün de öyle. Kemalizm eleştirileri de karikatürleşmiş bir hal almış durumda.

VE DİĞERLERİ…

Ekrem Demirli’nin çağdaş İslâm toplumlarının gelişememesinin nedenini eleştiri olmamasına bağlayan ‘Müslüman toplumda düşünce hayatı ve eleştiri’ başlıklı makalesi, Tacettin Kutay’ın muhaliflik, ırkçılık, elitler vd. gibi konulardaki önemli sözleri, gençler ve Z kuşağının söylendiği gibi mi oldukları şeklindeki soruları merkeze alan Vehbi Bayhan imzalı yazı ve diğerleri ciddi anlamda okunmayı, ünsiyet kurmayı hak ediyor. Dolayısıyla bu ay Lacivert ve de Muhit okumak iyi bir fikir diyorum. Katılır mısınız?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yusuf Alpaslan Özdemir Arşivi
SON YAZILAR