Muhammet Yavaş
İnsanın en çok yandığı yer
Hayatın en yorucu tarafı, bazen ne yaparsan yap sonucun değişmemesidir. Daha çok çalışırsın olmaz, daha çok beklersin olmaz, daha çok fedakârlık yaparsın yine olmaz. İnsan bir noktadan sonra eksiği kendinde aramaya başlar. Oysa bazı şeyler çabanın değil, zamanın; bazıları ise kaderin meselesidir.
Her kapıyı zorlamak başarı getirmez. Kimi kapılar açılmak için değil, vazgeçmeyi öğretmek için karşımıza çıkar. Israrla yürüdüğümüz yolların sonu çıkmaz sokak olduğunda bunu kabul etmek zayıflık değil, olgunluktur. Bazen kazanmak için mücadele etmek gerekir, bazen de kaybetmemek için bırakmak. Çünkü hayat, her istediğimizi elde ettiğimiz bir yer değil; her yaşadığımızdan bir ders çıkardığımız uzun bir yolculuktur. İnsan en çok da burada yorulur; emek verdiği şeyin karşılığını alamadığında, verdiği değerin geri dönmediğini gördüğünde… Ama her bitiş, aslında başka bir başlangıcın sessiz habercisidir. Bunu görmek zaman ister, bazen de uzaklaşmak gerekir.
Ne yaparsan yap olmaz bazen. İşte o zaman durup kendine şu soruyu sormalısın: “Ben gerçekten yanlış yolda mı yürüyorum, yoksa doğru şey için yanlış zamanda mı mücadele ediyorum?” Cevap çoğu zaman sandığımızdan daha yakındır. Ve belki de en önemlisi şudur: Her “olmadı” bir kayıp değil, yön değişimidir. İnsan bazen en doğru yere, en yanlış yoldan değil; en doğru kararı bırakarak ulaşır.
Bazen insanın en büyük yanılgısı, ısrarın başarı getireceğine inanmasıdır. Oysa hayat her zaman direneni ödüllendirmez; bazen de bırakabilenleri ödüllendirir. Çünkü bırakmak, çoğu zaman pes etmek değil, kendine alan açmaktır. İnsan, elindekini sıkı sıkıya tuttuğunda yeni hiçbir şeye yer kalmaz.
Bir şeylerin olmaması, her zaman eksik olduğun anlamına gelmez. Bazen fazla olduğun yerler vardır; fazla emek, fazla sabır, fazla fedakârlık… Ama karşılık yoktur. İşte orada insanın kendine sorması gereken soru şudur: “Ben mi fazlayım, yoksa bu hikâye mi artık bana dar geliyor?”
Hayatın garip bir adaleti vardır; bazen en çok istediğin şey olmaz, ama onun olmaması seni başka bir yöne götürür. O yön, ilk başta kayıp gibi görünür. Oysa zaman geçtikçe anlaşılan şudur: Asıl kazanç, o kapının açılmamasıdır.
İnsan çoğu zaman kaybettiklerine değil, kaybettiklerini nasıl kaybettiğine takılır. “Biraz daha sabretseydim olur muydu?” sorusu zihni kemirir. Ama bazı hikâyeler biraz daha sabredilse bile değişmez. Çünkü mesele sabır değil, uyumdur. Her şey her insana, her zaman uymaz. Bir noktadan sonra insan şunu öğrenir: Her mücadele kazanmak için değildir. Bazı mücadeleler insanı tanımak içindir. Nerede yorulduğunu, nerede vazgeçemediğini, nerede aslında çoktan gitmesi gerektiğini gösterir. İnsan en çok kaybederken kendini tanır.
Ve en sessiz gerçek şudur: Bazen hayat seni bir yere götürmüyordur; sadece orada kalmaman gerektiğini anlatıyordur. Ama bunu anlamak zaman alır. Çünkü insan çoğu zaman anlamak istemez, ısrar eder.
Oysa bazı yollar, yüründükçe açılmaz; yüründükçe daralır. Bazı insanlar, yaklaştıkça netleşmez; uzaklaştıkça gerçek yüzünü gösterir. Bazı hayaller ise, peşinden koştukça değil, geride bırakıldıkça hafifler. Ne yaparsan yap olmaz bazen. İşte o zaman asıl mesele şudur: Direnmeye devam etmek mi, yoksa kendini korumak mı? Çünkü hayat sadece kazanılanlardan ibaret değildir. Kaybedilenler de insanı şekillendirir. Hatta bazen en büyük kazanç, kaybettiğini kabul etmektir. Bu kabul, insanın omzundaki yükü hafifletir. Daha net düşünmesini sağlar. Daha sakin kararlar almasına izin verir.
Ve insan şunu fark eder: Her “olmadı” bir son değil, yeniden başlamanın sessiz çağrısıdır. Ama bu kez daha olgun, daha temkinli ve daha kendine yakın bir başlangıç…
Belki de hayatın en büyük öğretisi budur: Her şeyin olması gerekmez. Çünkü bazı “olmayanlar”, insanı gerçekten olması gereken yere taşır.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.