Ahmet Köylü
Son nöbet: Medine müdafaası
Bizim bu topraklarda bir eksiğimiz var…
Tarihi bildiğimizi zannediyoruz ama aslında tanımıyoruz.
Her Türk evladının Medine Müdafaası’nı ve Fahreddin Paşa’yı bilmesi, sadece bir bilgi meselesi değil; bir duruş meselesidir.
Çünkü Fahreddin Paşa, sıradan bir Osmanlı kumandanı değildir.
O, inancını vazifesinin merkezine koymuş; emaneti canı pahasına korumayı kendine şiar edinmiş bir şahsiyettir.
Osmanlı Devleti’nin en buhranlı dönemlerinden biri…
Bir tarafta Trablusgarp, bir tarafta Filistin…
Ve tam o hengâmenin ortasında Hicaz’da başlayan bir isyan.
1916’da patlak veren Arap İsyanı ile birlikte dengeler altüst oldu.
Şerif Hüseyin ve etrafındakiler, dış desteklerle farklı bir yola savruldu.
T. E. Lawrence gibi isimler de bu sürecin içinde yer aldı.
Ama bütün bu karmaşanın ortasında bir duruş vardı:
Fahreddin Paşa…
Onun için Medine, sadece savunulacak bir şehir değildi.
O, Medine’ye emanet nazarıyla bakıyordu.
Kuşatma ağırlaştı…
Erzak tükendi…
Asker aç kaldı, hastalık yayıldı…
Ama Paşa geri adım atmadı.
Çünkü o, meseleyi başka bir yerden okuyordu.
“Kaybeder miyiz, kazanır mıyız?” hesabında değildi.
Onun derdi, “Emanete sahip çıkabiliyor muyuz?” meselesiydi.
1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandı ve Osmanlı Devleti savaştan çekildi.
Normalde hikâye burada biterdi.
Ama bitmedi.
Çünkü Fahreddin Paşa için Medine, sadece bir askerî mevzi değil; bırakılması kolay olmayan mukaddes bir vazifeydi.
Sonuna kadar direndi.
Şartlar artık taşınamaz hâle geldiğinde, 1919’da Medine teslim edildi.
Ama bu, bir iradenin kırılması değildi.
Bu, imkânsızlığın kabul edilmesiydi.
Ve geriye bir şey kaldı:
Bir kumandanın nasıl durduğuna dair bir örnek.
Bugün dönüp baktığımızda şunu açıkça görüyoruz:
Bazı mücadeleler zaferle ölçülmez.
Bazıları vardır…
Sana kim olduğunu hatırlatır.
Fahreddin Paşa’nın Medine’de tuttuğu nöbet de işte tam olarak buydu.
Bir şehri savunmadı sadece…
Bir anlayışı, bir sadakati, bir ahlakı ayakta tuttu.
Ve bize şunu bıraktı:
Emanet, şartlara göre taşınmaz.
İman varsa, yük ağır gelmez.
Rabbim, bu millete emaneti yük bilen değil, şeref bilenlerin izinden gitmeyi nasip etsin.
Başta Fahreddin Paşa olmak üzere, o gün orada nöbet tutan tüm ecdadımızı rahmet ve minnetle yâd edelim.
Ve o gün…
Medine’den ayrılırken, gözyaşları içinde okunan bir şiir vardı.
Kuşatma altında, Fahreddin Paşa’nın ihtiyat mülazımı İdris Salih Bey’in kaleminden dökülen o mısralar, belki de yaşananların en derin tercümesiydi:
Bir ulü’l-emr idin, emrine girdik;
Ezelden bey’atli hakanımızsın.
Az idik, sâyende murada erdik,
Dünya ve âhiret sultanımızsın.
Unuttuk İlhan’ı, Kara Oğuz’u;
İşledik seni gözbebeğimize.
Bağışla ey şefî’, kusurumuzu,
Bin küsur senelik emeğimize.
Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur,
Şımardık müjde-i sahabetinle.
Gönlümüz ganîdir, gözümüz toktur,
Doyarız bir lokma şefaatinle.
Nedense kimseler dinlemez, eyvâh,
O kadar saf olan dileğimizi…
Bir ümmî isen de, yâ Resûlallah,
Ancak sen okursun yüreğimizi.

Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.