Yusuf Baran Kızılkaya
Ya sonuç belgesi ya kıyamet!
Temmuz sıcağında içimizi biraz olsun serinletecek, şöyle ferah bir muhabbete girmek isterdim ama maalesef gündemimiz belli: Bizim Meşhur "Sınav Sezonu".
Geçtiğimiz haftalarda LGS açıklandı, derken hemen ardından YKS sonuçları geldi. Ülkece hep birlikte nefesimizi tuttuk, sonra da topluca çığlığı bastık. Eğer uzaydan bir uydu Türkiye’deki stres ve kaygı seviyesini ölçüyor olsaydı, herhalde haritada şu sıralar kıpkırmızı bir patlama görürdü.
Çünkü bizim ülkemizde sınavlar sadece bir bilgi ölçme aracı değil; adeta dünyanın sonu, kainatın final sahnesi!
Ebeveyninden öğretmenine, komşusundan akrabasına kadar herkes öyle bir hava estiriyor ki; sanki o sonuç belgesinde yüksek puan yazmıyorsa, genci çocukluktan azad edip gezegenden sürgün edeceğiz. 14 yaşındaki çocuk da, 18 yaşındaki genç de aynı acımasız baskıyla baş başa: "Sınavda çuvalladın mı? Bitti, hayatın karardı!"
"GEÇMİŞ OLSUN, SINAVINIZI ALABİLİR MİYİM?"
Bir psikolog olarak karşılaştığım tabloyu çok net söyleyeyim:
Şu sıralar bu yaş grubundan bir genç koltuğuma oturduğunda, asıl geliş sebebi ne olursa olsun "ister arkadaşlık ilişkileri, ister özgüven sorunu, ister ailevi tartışmalar" ilk seanslarda duvar gibi bir engele takılıyoruz. O engelin adı: Devasa Sınav Kaygısı.
Çocuğun hayatında, duygularında bir yangın var ama biz o yangına müdahale edemiyoruz. Çünkü ebeveynler ve sistem çocuğun zihnine öyle bir tohum ekmiş ki; çocuk kendisini sadece bir "net sayısı" ve "optik form"dan ibaret sanıyor. Derinlerdeki asıl sorunlara ulaşabilmek için önce o devasa "kıyamet senaryosunu" kazımak zorunda kalıyoruz.
SAYIN EBEVEYNLER, BU GURUR HEPİNİZİN!
Gelelim işin en iğneli kısmına: Bu tablonun baş mimarlarına, yani anne ve babalara...
Çocuğunu komşunun oğluyla, teyzesinin kızıyla kıyaslamayı "vatani görev" sayan; kendi yarım kalmış hayallerini 15 yaşındaki çocuğun sırtına yükleyen ebeveynlerimize sormak lazım: Siz gerçekten bir evlat mı yetiştiriyorsunuz, yoksa komşulara hava atılacak bir "gurur belgesi" mi?
Sınav sabahı çocuğun eline okunmuş pirinç verip, sınav akşamı "Neden 3 net eksik yaptın?" diye hesaba çekmek nasıl bir psikolojik çelişkidir? Çocuğun başarısını kendi ebeveynlik karneniz gibi görüp, düşüktü diye çocuğa günlerce "yüzü asık ev halkı" cezası kesmek hangi sevgi anlayışına sığar?
Gençlerimizi birer yarış atı gibi kulvara sokup, sonra da "Biz senin iyiliğin için yapıyoruz" kılıfına sığınmaktan lütfen vazgeçin. Onlara verdiğiniz bu "Ölüm-Kalım Savaşı" hissi, çocukları başarılı kılmıyor; sadece daha 15’inde ruhsal olarak tükenmiş, kaygılı ve özgüvensiz bireylere dönüştürüyor.
PEKİ, SINAV GERÇEKTEN HAYATIN SONU MU?
Sıkı durun, spoiler veriyorum: Aksine, hiçbir şeyin sonu değil.
Ne LGS’den alınan puan bir çocuğun zekasının ya da değerinin özetidir; ne de YKS sıralaması gelecekteki mutluluğun garantisidir. Hayat, A-B-C-D-E şıklarından oluşan, 4 yanlışın 1 doğruyu götürdüğü o kutucuklara sığmayacak kadar büyük. Hayatta yapılan yanlışlar bazen en doğru dersleri öğretir, bazen de boş bıraktığınız sorular size yepyeni, bambaşka kapılar açar.
Sonuç belgeniz ne olursa olsun; hayat o belgenin sağ üst köşesinde yazan sayıdan çok daha geniş ve sürprizlerle dolu.
Gençler, o optik formu masada bırakın, nefes alın. Ve sevgili ebeveynler; lütfen çocuklarınızın üzerindeki o ağır gölgenizi biraz kenara çekin de çocuklar nefes alıp yaşamaya başlasın.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.