YENİ EĞİTİM MODELİ ÜZERİNE-8 (Teftiş Sistemi)

Müfettişlik mesleğine dahil olduğum günden bugüne kadar teftiş sistemi sürekli tartışıla gelmiş ve hala da tartışılmaktadır. Bir kaç olumlu gelişmenin dışında sistem sağlıklı bir zemine oturtulamadığı gibi bilinçli bir şekilde daha da karmaşık hale sokulmuştur. Şu an itibariyle teftiş sisteminde fetret yani sıkıntılı ara bir dönem yaşanmaktadır.

Bu fetret döneminin en az hasarla atlatılması, sağlıklı bir zemine oturtulması için Milli Eğitim Bakanımız Sayın Ziya Selçuk ve Bakan Yardımcımız Sayın İbrahim Er’in bilgi ve çözüme yönelik iradesinin olduğunu biliyor, sorunun çözümü yönünde bir takım çalışmaların yapıldığı duyumlarını alıyoruz. Temennimiz hayırlısıyla bir çözüme kavuşturulmasıdır.

Doğrusu, çözüme yönelik bazı endişeleri taşımakla birlikte çözüleceğine olan inancımı muhafaza ediyorum. Çünkü, Teftiş Sisteminin yaşadığı sorunları Bakan ve Bakan Yardımcımız en ince ayrıntısına kadar bilinmektedirler. Eğer, bu kadar bilgi ve iradeye rağmen sistem sağlıklı bir zemine oturtulamazsa mutlaka bir güç bu sorunun çözümünü istemiyor, demektir. Bunun başka bir izahı olamaz; izahı olan varsa söylesin!

Şahsımı da ilgilendirdiğinden nefsi davranmamak için kelimeleri seçerek ifade etmeye çalışıyorum. Amacım, her türlü yanlış uygulamaya rağmen kimseyi suçlamak değil, iki bine yakın müfettişin hakkının korunması açısından bazı gerçekleri dile getirmektir.

Haksızlığın muhatabı olan herkes hakkını arama erdemini göstermek zorundadır. Erdemli insan, usulü dairesince mahkemeler de dahil her platformda hakkını arar. Sadece haksızlığa uğramış olan müfettişler değil, teftişin eğitim sistemimiz açısından önemine inanmış herkes sorunun çözümüne katkı yapmalıdır.

Denetim, kurumsal işleyişin devamı için mutlak gerekli olup buna karşı çıkmanın hiçbir mantıklı açıklaması olamaz. Elbette ki, denetimin yüzü soğuk olduğu için genelde kimse denetlenmek istemez; ancak, herkes de denetimin gerekliliğini savunur ve denetimin olması yönünde beyanda bulunur. Bu yönde başta okul yöneticilerimiz olmak üzere tüm eğitimcilerin beyanlarına sık sık rastlamaktayım.

Özellikle memleketin en ücra noktalarına kadar dağılmış okullarımız olmak üzere tüm okulların denetimi zorunluluk halini almıştır. Son yıllarda denetimsizliğin yol açtığı sorunlara şahit olmakta bu durumun acı sonuçlarını yansıtan haberlere basın yayın organlarında sık sık rastlamaktayız.

Denetleme meraklısı bir adam olmamakla birlikte denetimin ana merkezinde sınıf denetiminin olması gerektiğine yüzde yüz inanıyorum. Çünkü, sınıf denetimi öğretmenin çalışma moral ve motivasyonuna direkt katkı yapar. Sınıf denetimini mutlaka müfettiş yapmalıdır. Okul müdürlerimizin okulun yönetim ve denetiminde bir takım sorumlulukları var ve olmalıdır da; ancak, sınıf denetiminin müfettişlerce yapılmasının faydalı olacağını sadece ben değil okul müdürlerimiz de ifade etmektedirler.

Yeni eğitim modelinde Teftiş Sisteminde rehberlik, inceleme, araştırma ve soruşturmanın birbirinden ayrılması yönünde açıklamalar yer almaktadır. Ben, bunun faydalı olacağını düşünmüyorum. Eğitim Yöneticiliği ve Deneticiliği Bölümünde öğrenim görürken bu yönde bir soruyu Bölüm Başkanımız Prof. Mustafa AYDIN’a sorarak denetim ve soruşturmanın ayrılması yönünde bir öneri de bulunmuştum. Prof. Mustafa AYDIN “soruşturma ve denetimin müfettişlerce yapılmasının” öğretmenler ve eğitim için daha faydalı olacağını söylemişti. Müfettişliğim boyunca bu sözün doğruluğuna çok tanık oldum.

Yapılması gereken en önemli iş; Teftiş Sistemiyle çok oynamak yerine Danıştay İdari Dava Daireler Kurulu Esas No:2018/3491, Karar No:2018 /5482 sayılı kararı gereği yeni  düzenleme yapılarak kalıcı bir çözüme kavuşturmak yeni haksızlıklara meydan vermemektir.

Mahkeme kararı mutlaka uygulanmalı; çünkü, uygulamak hem anayasamız hem de kul hakkına riayet açısından çok önemlidir.

Anayasamızın 138. Maddesinin son fıkrasında “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez”,

İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 28. Maddesinde, ”Danıştay, Bölge İdare Mahkemeleri’nin, İdare ve Vergi Mahkemeleri’nin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur….” kati ve bağlayıcı hükümlerine rağmen yargı kararlarının uygulanmamasının hiç gerekçesi olamaz! Ya varsa diyorsanız, benim söyleyecek bir sözüm var da yok!

Unutulmamalı ki, bürokratik yanlış ve haksızlıklar yöneten iradenin güven ve itibar kaybetmesine sebebiyet verebilir, nitekim vermiş vermeye de devam etmektedir. Hatta siyasi iktidarın referans aldığı kaynaklara bile olumsuz bakılmasına sebebiyet vermektedir.

Haksızlık üzerine bina edilmiş hiçbir hak, kimsenin hakkı olamaz. Haksızlığa sebep olan, haksızlıklara sessiz kalan en az haksızlığı yapan kadar Allah(cc) katında sorumludur. Kul hakkının şakası olmadığı gibi ateşten başka telafisi de yoktur. Er veya geç adaletin tecellisi haksızlık yapanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Adaletin olmadığı yerde huzur; huzurun olmadığı yerde düzen olmaz. Nefret ve beddua iklimini sevgi ve dua iklimine dönüştürelim. En iyisi bu değil mi?

Milli Eğitim Sistemimizin en önemli sorunu ile ilgili yazıma önümüzdeki bölümde yer edeceğim.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
4 Yorum