Fatma Gül Çelebi
Ben çok sevdim ama hep giden oldu diyen kadın
Ben çok sevdim ama hep giden oldu diyen kadın
Kapıyı açtım.
İçeri girdiğinde yüzünde yorgun bir ifade vardı.
Oturur oturmaz söyledi:
“Ben çok sevdim… ama hep giden oldum.”
Cümleyi düz söyledi.
Abartmadan, süslemeden.
Sanki artık buna alışmış gibi.
Çantasını yanına bıraktı.
Ellerini birbirine kenetledi.
“Nasıl yani?” diye sordum.
“İlişkilerimde,” dedi,
“hep ben daha çok seven oluyorum. Daha çok çabalayan, daha çok alttan alan…”
Biraz durdu.
“Sonra bir gün gidiyorlar.”
Bu cümlede şaşkınlık yoktu.
Kırgınlık vardı ama en çok da kabullenmişlik.
“Ve siz kalıyorsunuz,” dedim.
Başını salladı.
“Ben hep kalıyorum.”
Bazı insanlar gitmez.
Gidemez.
Çünkü gitmek, sadece bir ilişkiden çıkmak değildir onlar için…
Bir şeyleri kaybetmeyi göze almaktır.
“Peki siz neden kalıyorsunuz?” diye sordum.
Cevap hızlı geldi.
“Çünkü seviyorum.”
Çok netti.
Ama bazı cevaplar doğru gibi görünür…
Aslında eksiktir.
“Sevdiğiniz için mi kalıyorsunuz, yoksa…” dedim,
“kaybetmekten korktuğunuz için mi?”
Bu sefer sustu.
Gözleri doldu ama yine tutmaya çalıştı.
Çünkü güçlü görünmeye alışmış insanlar,
en çok kendi duygularını bastırmayı öğrenir.
“Bilmiyorum,” dedi.
Ama biliyordu.
Sadece ilk defa bu kadar yakından bakıyordu.
Biraz daha konuştuk.
Anlattıkları birbirine çok benziyordu:
Başta çok güzel başlayan ilişkiler…
Sonra yavaş yavaş uzaklaşan insanlar…
Ve onun daha çok çabaladığı, daha çok verdiği, daha çok sustuğu bir süreç…
“Ben neyi yanlış yapıyorum?” diye sordu.
Bu soru da çok tanıdıktı.
Çünkü bazı insanlar,
başlarına gelen her şeyde ilk kendini suçlamayı öğrenir.
“Belki de yanlış yaptığınız bir şey yoktur,” dedim.
Bana baktı.
İnanmadı.
Çünkü yıllardır içinde taşıdığı hikâye şuydu:
“Eğer biri gidiyorsa, sorun bendedir.”
“İlişkide nasılsınız?” diye sordum.
“Çok ilgiliyimdir,” dedi.
“Onun için elimden geleni yaparım. Üzülmesin diye dikkat ederim. Kırılmasın diye susarım…”
Durdu.
Sonra farkında olmadan en önemli cümleyi söyledi:
“Yeter ki gitmesin.”
İşte orası.
Bazı insanlar sevmekle kalmaz.
Sevgiyle birlikte bir şey daha taşır:
Terk edilme korkusu.
Ve o korku devreye girdiğinde, sevgi değişir.
Sınırlar kaybolur.
İhtiyaçlar ertelenir.
Kişi kendinden verir… verir… verir…
Ama bir yerde kendisi kalmaz.
“Peki siz o ilişkide neredesiniz?” diye sordum.
Cevap gelmedi.
Çünkü o soru, çoğu zaman hiç sorulmamıştır.
Biraz daha sessiz kaldık.
Sonra yavaşça konuştu:
“Ben hep onların yanında oldum,” dedi.
“Ama kimse benim yanımda olmadı.”
Bu cümle, sadece bir ilişkiyi değil…
Bir geçmişi anlatır.
“Çocukken nasıldı?” diye sordum.
Gözleri bir an uzaklaştı.
“Annem çok ilgili değildi,” dedi.
“Babam zaten yok gibiydi.”
Kısa söyledi.
Ama bazı hikâyeler uzun anlatılmaz.
Zaten hissedilir.
Bir çocuk, sevgiyi yeterince alamadığında…
Büyüdüğünde onu tanımakta zorlanır.
Çoğu zaman sevgiyi şu sanır:
Çok çabalamak, çok vermek, kendinden eksilmek…
Ve en acısı da şu olur:
Sevildiğini değil, kalındığını hisseder.
“Ben sadece sevilmek istedim,” dedi.
İlk defa bu kadar net söyledi.
Sessizce.
Yorulmuş bir şekilde.
Seansın sonuna doğru biraz daha yumuşadı.
Ama içinde hâlâ aynı soru vardı.
Kapıya yürüdü.
Tam çıkarken döndü:
“Peki ne yapmam gerekiyor?” diye sordu.
Bu sefer cevap kısa değildi.
“Önce şunu fark etmeniz gerekiyor,” dedim.
“Siz sevilmek için kendinizden vazgeçiyorsunuz.”
Sustu.
“Ve insanlar, sizin verdiğiniz kadarını değil…
gösterdiğiniz sınır kadarını öğrenir.”
Bana baktı.
İlk defa bu cümleyi düşünüyordu.
“Yani ben mi öğrettim?” dedi.
“Evet,” dedim.
“Kalmak için kendinden vazgeçilebileceğini siz öğrettiniz.”
Gözleri doldu.
Ama bu sefer tutmadı.
Çünkü bazı fark edişler ağlatır.
Ama iyileşme de tam oradan başlar.
Kapı kapandıktan sonra odada şu cümle kaldı:
Bazı insanlar az sevildiği için değil…
Sevilmek uğruna kendilerinden vazgeçtikleri için hep eksik hisseder.
Ve insan, en çok da kendini bıraktığı yerden toparlanmaya başlar
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.