Yusuf Alpaslan Özdemir
Hayatı çoğaltmanın yolu
Başımıza gelebilecek en güzel şeylerden biri, dünyaya bir kez gelmekle yetinmeyip başkalarının hayatlarını da yaşayabilmek olsa gerek. Meselâ, yıllardır içimizde avarelik eden ama adını koyamadığınız hisleri başkalarının çoktaaan anlatmış olduğunu görürüz. Ya da iyi bir film sonrası salondan çıktığımızda aynı sokakta yürürüz ama artık aynı insan değilizdir. Kültür sanat denilen şeylerin dünyayı yerinden oynatmadan içimizdeki dünyayı değiştirivermesini anlatmaya çalışıyorum.
Kitap okumayı sevenler ara ara “Okumakla eline ne geçiyor?” nev’inden sorularla karşılaşır. Geçen haftaki yazımda ele almıştım cevabı, sitede duruyor o yazım; okuyun isterim. Özetle şu: Doğrusu, insanın eline her zaman elle tutulur bir şey geçmiyor. Bir ev, araba, unvan kazanmayabilirsiniz. Hatta okuduğunuz kitapların çoğunu zamanla unutursunuz. Peki, bir kitabın size kazandırdığı inceliği, içinizde açtığı pencereyi, başka bir insanı anlamak için gösterdiğiniz sabrı nereye yazacağız? Yahu her kazancın bir faturası, her değerin bir fiyatı olmak zorunda mı?
Hangi birini yazayım? Suç ve Ceza’yla vicdanımızın sınırlarını yoklamaz mıyız? Kürk Mantolu Madonna’da Raif Efendi’nin sessizliğine kulak verirken çevremizde görmeden geçip gittiğimiz insanları hatırlamaz mıyız? Şiirdeyse başka bir kapı... Bir Turgut Uyar’ın mısralarında bildiğimiz kelimelerin bile bilmediğimiz tarafları olduğunu anlamaz mıyız? Yani, edebiyat marifetiyle başkalarının hayatlarına bakarken kendi hayatımızı yeniden görmez miyiz? Üstelik kültür sanat, sadece kitap raflarında bizi bekleyen bir dünya değildir de. Resim sergisinde de konser sırasında da… kendi hatıralarımızı buluruz.
Sanatın tuhaf bir gücü var dostlar: Bizi hem kendimizle baş başa bırakıyor hem de yalnız olmadığımızı hatırlatıyor; ne dersiniz?
Van Gogh’un tablolarına bakmak için ressam olmak gerektiğini kim söyledi, ya da Mozart dinlemek için müzik eğitimi almanın şart olduğunu? Bir tablonun karşısında birkaç dakika durmak, bir melodiyi gözlerimizi kapatarak dinlemek kâfidir. Anlamanın da tadına varmayı öğrenenler bilir bunları.
Bir de şu var: Kültür sanatla ilgilenmek her konuda bilgiçlik taslamak, her kitap hakkında konuşmak da değildir. Arada hiçbir şey söylemeden etkilenmek, bilmediğini kabul etmek, bir eserin karşısında şaşırmak gerekir. Unutmayalım ki her şeyi bildiğini sanan insanın dünyası çabucak daralır, merak edeninse yolu uzar, imkânları çoğalır.
Hayat zaten yeterince gürültülü. Haberler, tartışmalar, geçim derdi, yetişilecek işler, bitmeyen telâşlar… Bu hengâme içinde kendimize ait bir alan bulmak zorundayız. Sanat ve edebiyat aradığımız bu alanı açabilir. Böylece hayata daha dikkatli döneriz ve başkasının acısına duyarlı, güzellik karşısında daha uyanık, düşüncesini değiştirmeye daha açık biri hâline gelebiliriz.
Öyleyse kendimize küçük bir iyilik yapalım... Bir kitap seçelim, bir sergiye gidelim, uzun zamandır dinlemediğimiz bir müziğe kulak verelim. Bir filmi bize ne söylediğini merak ederek izleyelim.
Ömür günleri tüketmekten ibaret değil dostlar. Kaç yıl yaşadığımız kadar yılların içinde ne kadar hayat biriktirdiğimiz önemli. Kültür sanatın insana sunduğu en büyük armağan da bu: Aynı dünyada, aynı ömürde, birden fazla hayat yaşayabilmek.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.