Yusuf Alpaslan Özdemir

Yusuf Alpaslan Özdemir

Kelimeler sahibini arıyor

D. Mehmet Doğan’a yıllar önce çalışma düzenini sorduğumda cevabı gösterişli değildi: “En mühim sırrım, sürekli çalışmak, mütemadiyen okumak ve yazmak.” Ardından her şartta okuyup yazabildiğini, gürültüye aldırmadığını, aynı anda birkaç kitapla ilerlediğini anlatmıştı. Yazıya başlık ve ana fikirle giriyor; molalar, düzeltmeler, yeniden okumalar ardından son şeklini veriyordu. Yayın ânına kadar metnine müdahale hakkını saklı tutuyordu. Şimdi, vefatının ikinci yılında, o sözleri yeniden hatırlayınca ve Temmuz dergisinde yayınlanan söyleşiyi yeniden okuyunca karşımıza çalışma usulünden fazlası çıkıyor: D. Mehmet Doğan’ın hayatını açıklayan ahlâk. Onu ayakta tutan sır, ilhamdan önce emek; iddiadan önce okuma; görünürlükten önce vazifeydi.

11 Ağustos 2024’te Ankara’da sona eren ömür, ardında raflara sığan kitaplardan daha geniş saha bıraktı. Sözlükçü, fikir adamı, gazeteci, yayıncı, senaryo yazarı, kültür teşkilâtçısı… Sıfatların her biri doğrudur; hiçbiri tek başına onu kuşatmaz. Doğan, Türkçeyi sözlük maddelerine yerleştiren kişi kadar, kelimelerle millet hafızası arasındaki bağı savunan isimdi. Yazarı masasında tutmakla yetinmeyip yola çıkaran, şehirden şehre ve ülkeden ülkeye taşıyan, ortak dil çevresinde buluşturan kurucu iradeydi. Eleştirisini kitapta bırakmayıp kurum, toplantı, şölen, yıllık ve sürekli faaliyet hâline getirdi. Fikri işe, itirazı esere dönüştürme kudreti onu çağdaşlarından ayıran temel vasıflardan sayılmalıdır.

Söyleşimizde “Kelimelerle dostum; kelime dostuyum ben!” demişti. Cümlede sözlükçünün mesleki ilgisinden çok daha derin yakınlık seziliyordu. Ona göre her kelime emek harcamaya değerdi; kelimeyi anlamak kadar anlatmak ve tarif etmek de mühimdi. “Kelime” sözündeki âhengi, anlam genişliğini, tarih yükünü sever; dilin yapısına ve zevkine aykırı bulduğu türetmelere açıkça karşı çıkardı. Üslûbu kimi zaman sertleşirdi. Sertliğin kaynağında nostaljik huysuzluk aramak kolaycılık olur. Onun kaygısı, kelime kaybının düşünce kaybına dönüşmesiydi. İnsan hangi kelimeyi yitirirse, çoğu kez o kelimenin taşıdığı duygu ayrımını, tarih çağrışımını, ses inceliğini de yitirir. Doğan, sözlüğü bundan ötürü kültür hafızasının muhafaza odası sayıyordu.

İlk baskısı 1981’de yayımlanan Büyük Türkçe Sözlük, yıllar boyunca genişletildi; 26 baskıya ulaştı. Son büyük yayında söz varlığı 130 bine, eserlerinden örneklerle anlamlara şahit tutulan şair ve yazar sayısı 1135’e çıktı, kelimelerin Osmanlıca yazılışları eklendi Rakamlar emeğin hacmini gösteriyor; asıl değeri yine de başka yerde duruyor. Doğan, yaşayan dil ile tarihî hafızayı karşı karşıya koymadan aynı sözlükte buluşturdu. Masasında her kelime için kaynak arayan, kullanım örneği seçen, tarifi tekrar tartan tek kişinin sabrı vardı. Söyleşide sözlük hazırlamayı “zor ve hor iş” diye nitelemişti. Okur çoğu zaman elinin altındaki sözlüğün hazırlayıcısını merak etmiyor, kaynak olarak adını anma ihtiyacı duymuyordu. Doğan gene de yıllarını aynı zahmete verdi. Hizmet anlayışı, alkış hesabından daha uzun ömürlüydü.

Sözlük hakkındaki görüşleri, şahsi emeği yücelten romantik tavırla sınırlı kalmıyordu. Büyük sözlüklerin güçlü müellif iradesiyle meydana geldiğini savunuyor; komisyon çalışmalarında dahi bütünü kuracak yönlendirici ele ihtiyaç bulunduğunu söylüyordu. Ahmed Vefik Paşa’dan Şemseddin Sami’ye, Muallim Naci’den Hüseyin Kâzım Kadri’ye uzanan çizgiyi hatırlatması boşuna değildi. Kendini o büyük mirasla eşitlemek istemiyor; sözlükçülüğü nesiller boyunca süren şahsi mesuliyet zincirine bağlıyordu. Kendisinden önceki emekleri biliyor, onların bıraktığı yerden konuşuyor, sonraki nesle de tamamlanmış anıt yerine sürdürülmesi gereken vazife bırakıyordu.

whatsapp-image-2026-08-10-at-16-02-04.jpeg

Dil meselesindeki ısrarı, Türkiye’nin modernleşme serüvenine yönelttiği köklü eleştiriden ayrı düşünülemez. İlk kitabı Batılılaşma İhaneti’nden Dil Kültür Yabancılaşma’ya, Bir Lügat Bulamadım’dan Türkçenin Cenaze Töreni’ne uzanan külliyat, medeniyet değiştirmenin dilde ve zihinde açtığı yaraları takip eder. Harf inkılâbı ve dil devriminin geçmiş metinlerle teması kopardığını, kelime zayiatının ifade kudretini daralttığını düşünüyordu. Onunla aynı kanaati paylaşmayanlar çıkabilir; çıkmıştır da. Yine de Doğan’ın sorusunu görmezden gelmek güçtür: Geçmişin metinlerine ulaşamayan toplum, kendi tecrübesini hangi derinlikte hatırlayabilir? Dil sürekli sadeleşirken düşünce de sadeleşiyor mu, yoksa yoksullaşıyor mu? Doğan’ın kalıcı tarafı, tartışmayı konforlu uzlaşmaya bağlamaması; okuru kültürel kopuşun bedeliyle yüz yüze bırakmasıdır.

Söyleşide edebiyatımızdaki güç kaybını sorunca Âkif, Yahya Kemal, Hâşim, Tanpınar, Necip Fazıl ve Tarık Buğra’yı anmıştı. Nureddin Topçu’yu külliyat hâlinde okuduğunu söylemiş, kendisini dilimize, edebiyatımıza ve düşüncemize ciddi emek veren bütün yazarlara yakın hissettiğini eklemişti. İsminin başındaki “D” harfini ona Nureddin Topçu vermişti; başka Mehmet Doğanlardan ayrılması için armağan edilen harf, zamanla imzasının vazgeçilmez parçasına dönüştü. Hocasından aldığı çalışma, mesuliyet ve itiraz terbiyesini ömür boyu taşıdı. Âkif ise onun zihninde araştırma konusu olmanın çok ötesindeydi: ahlâk, şahsiyet ve millet mesuliyetinin ölçüsüydü.

Mehmed Âkif’in unutulmaması, Safahat’ın yeniden okunması ve Taceddin Dergâhı’nın korunması için gösterdiği çaba, vefatından sonra anlamlı kavuşmayla tamamlandı. Cenazesi Hacı Bayram-ı Velî Camii’nde kılınan namazın ardından Taceddin Dergâhı haziresine defnedildi. Hayatı boyunca izini sürdüğü şairin hâtırasına komşu oldu. O kabir, tesadüf hissi uyandırmıyor. Âkif’i tören günlerinin merasim şahsiyeti olmaktan çıkarıp yaşayan fikir ve ahlâk kaynağı olarak gören insan, sonunda aynı hafıza mekânında yerini aldı.

D. Mehmet Doğan’ı sözlük ve dil tartışmalarına hapsetmek de eksik portre doğurur ki yanlış bir tutum olur. Ankara Üniversitesi Basın ve Yayın Yüksekokulu Radyo-Televizyon Bölümünden mezundu. TRT’de ve Kültür Bakanlığında çalıştı; belgesel metinleri ile senaryolar kaleme aldı. Kaybolan Şehirler ve Mimar Sinan gibi yapımlardaki emeği, onun şehre, mimariye ve görüntüye metin üzerinden bakabilen yönünü gösterir. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi ile Türk Aile Ansiklopedisi’nin yayınını yönetti. Gazete ve dergilerde yıllarca yazdı. RTÜK üyeliği yaptı. Yine de makamlar ve görevler geçici kaldı; adı en güçlü biçimde Türkçe, TYB ve kültürel devamlılık mücadelesiyle birleşti.

1978’de kuruluş çalışmalarını yürüttüğü Türkiye Yazarlar Birliği, onun düşünceyi teşkilâta dönüştürme kabiliyetinin en görünür eseridir. Yazarın meslek sahibi olarak tanınması, yaşayan ve geçmişte kalmış yazarların hatırlanması, kültür sanat yıllıkları, ödüller, okuma programları, şehir toplantıları, kültür kervanları… Doğan, devamlılığı olmayan kültür faaliyetinin hatırada kısa süreli iz bırakacağını biliyordu. Kurduğu düzen, tek gecelik parlak programların ötesinde gelenek üretmeye çalıştı. 1992’den itibaren düzenlenen Türkçenin Uluslararası Şiir Şölenleri de aynı ufkun ürünüdür. Balkanlardan Türkistan’a uzanan geniş coğrafyada şairleri Türkçe çevresinde buluşturmak, siyasi sınırların ayırdığı hafızayı şiirle yeniden konuşturmak istedi.

Türk dünyası üzerine sorduğum soruya verdiği cevap hatırımda veher daim güncelliğini koruyor, koruyacak: Coğrafi ayrılıkların ve siyasi sınırların ortaklığı zayıflattığını, dilin beklenen birleştirici rolü üstlenemediğini söylüyordu. Sentetik ortak dil tasarılarını yeterli görmüyor, Türkiye Türkçesinin geniş ölçekte öğretilmesini savunuyordu. Önerisi tartışılabilir diyenler elbette çıkacaktır lâkin teşhisinin güçlü olduğunu Kabul etmemiz zarurîdir: Ortak hafıza, kendiliğinden yaşamaz. Şairleri, yazarları, fikir ve ilim insanlarını buluşturan sürekli temaslar gerekir. O nedenle şölen düzenledi, yollara düştü, kültür kervanlarına katıldı. Masa başında “Türk dünyası” diyenlerle yetinmedi; kelimeyi coğrafyaya, coğrafyayı yüz yüze ilişkiye çevirdi.

Aziz hocamızın mirasını değerlendirirken eleştirel sertliğini de saklamaya gerek yok. Dil devrimi, Batılılaşma, resmî kültür politikaları ve sözlükçülük hakkındaki hükümleri keskin, yer yer uzlaşmazdı. Kendi kelime zevkini güçlü ölçüye dönüştürdüğü anlar bulunuyordu. Zaten etkili fikir adamı, herkesi rahat ettiren cümleler kuran kişi değildir. Doğan’ın yazıları itiraz doğuruyor, okuru cevap vermeye mecbur bırakıyordu. Kıymeti, tartışmasız doğrular dağıtmasından gelmiyordu; Türkiye’nin hafıza, dil ve medeniyet meselelerini gündemden düşürmemesinden geliyordu. Karşı çıkanları dahi kelimenin kökenini, inkılâbın sonucunu, kaybolan kültür bağını düşünmeye zorluyordu.

Bugün dijital dolaşım dilimizi hızlandırırken kelime dağarcığımız daralıyor; metin çoğalırken dikkat azalıyor; görünürlük artarken emek görünmezleşiyor. D. Mehmet Doğan’ın “sürekli çalışmak, mütemadiyen okumak ve yazmak” sözü, günümüz için daha sert uyarıya dönüşüyor. Hızlı hüküm çağında ağır okuma, hazır kanaatler çağında kaynak tarama, kısa ömürlü paylaşımlar çağında yıllarca süren eser… Onun hayatı, kültür alanındaki gerçek etkinin gündelik gürültüden çok devamlılıkla kurulduğunu gösteriyor.

&&&

Vefat yıldönümleri çoğu kez özlü sözler, fotoğraflar ve alışılmış rahmet cümleleri arasında geçip gider. D. Mehmet Doğan’ı hakkıyla anmak için daha fazlası gerekiyor: sözlüğü açmak, unuttuğumuz kelimeyi aramak, Âkif’i yeniden okumak, Türkçenin tarihî katlarıyla temas kurmak, kültür faaliyetinde sürekliliği gözetmek, yazıyı yayımlanana dek düzeltmek… Onun hâtırasına yakışan davranış, çalışkanlığını övmek kadar o çalışma ahlâkından pay almaktır.

İki yıl sonra yokluğu en çok nerede hissediliyor? Belki kelimelerin arkasındaki medeniyet yükünü hatırlatacak seste. Belki itirazını kuruma, kitabı harekete, kültürel kaygıyı uzun soluklu faaliyete çevirecek iradede. Belki de genç yazara sessizce şu ölçüyü verecek cümlede: “Önce oku, sonra yaz; yazdığını tekrar oku; alkışı unut, işinin hakkını ver.”

D. Mehmet Doğan göçünü topladı. Kelimeleri, kitapları, yetiştirdiği insanlar, kurduğu gelenekler burada kaldı. Şimdi kelimeler sahibini arıyor gibi. Gerçekte bize bakıyorlar: Emaneti taşıyacak mıyız, yoksa sözlük sayfalarında uyumalarına razı mı olacağız?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yusuf Alpaslan Özdemir Arşivi

Övgünâme çağında dergi okumak

17 Haziran 2026 Çarşamba 10:06