Yusuf Alpaslan Özdemir
Edebiyat alkışla değil, eleştiriyle yaşar
Türk edebiyatının bugün karşı karşıya bulunduğu en temel meselelerden biri, eleştirinin aslî işlevini büyük ölçüde kaybetmiş olmasıdır. Kitap tanıtımları, dergi değerlendirmeleri ve edebiyat yazıları çoğu zaman eserleri anlamaya, tartışmaya ve geliştirmeye değil; onları görünür kılmaya, övmeye ve dolaşıma sokmaya yönelmektedir. Böyle bir ortamda eleştiri, hakikatin peşinden giden bağımsız bir disiplin olmaktan uzaklaşarak dostlukların, çevre ilişkilerinin ve karşılıklı nezaketin gölgesinde kalan bir faaliyete dönüşmektedir. Bunun bedelini ise sadece okur değil, yazar ve nihayetinde edebiyatın kendisi ödemektedir.
&&&
Modern çağın en büyük yoksulluğu zaman yoksulluğudur. Her yıl binlerce kitabın yayımlandığı, sayısız derginin okurla buluştuğu bir dönemde çıkan her yayını takip etmek imkân dahilinde değildir. Okur, ister istemez güven duyduğu isimlerin yönlendirmelerine başvurur. Bu noktada eleştirmenin sorumluluğu başlar. Çünkü eleştirmenin görevi ele aldığı çalışmanın güçlü ve zayıf yönlerini aynı açıklıkla ortaya koymaktır. Aksi takdirde okur yanlış yönlendirilir, yazar eksiklerini göremez ve edebiyat kendi iç muhasebesini yapma imkânını kaybeder.
Eleştirinin değeri yeni eserleri değerlendirmekten ibaret de değildir. O, aynı zamanda edebiyat tarihini sürekli yeniden gözden geçirme cesaretidir. Türk edebiyatında yıllarca sorgulanmadan tekrar edilen pek çok hüküm bunun en açık örneklerini oluşturur. Büyük isimlerin kanaatleri zamanla tartışılmaz doğrulara dönüşebilmekte, sonraki kuşaklar da bu hükümleri kaynaklarına inmeksizin tekrar edebilmektedir. Böylece belgelerden, dönemin tanıklıklarından ve metinlerin kendisinden hareket etmek yerine, kanaatlerin kanaatlere eklenmesiyle oluşan yeni bir gelenek ortaya çıkmaktadır. Oysa gerçek eleştiri, ikinci el yargıları çoğaltmak değil; onları yeniden sınamaktır. Edebiyat tarihine karşı duyulacak en büyük sorumluluk da buradan doğar.
Bu anlayış geçmişi olduğu kadar bugünü de ilgilendirir. Günümüzde kitap ve dergi tanıtımlarının önemli bir kısmı değerlendirme olmaktan çok tanıtım metni niteliği taşımaktadır. Birkaç dikkat çekici cümle alıntılanmakta, ardından eser bütünüyle övgü ekseninde sunulmaktadır. Yazının eksikleri, yapısal problemleri, dil kusurları, estetik zaafları ya hiç konuşulmamakta ya da görmezden gelinmektedir. Böylece eleştiri, yazarı geliştiren bir alan olmaktan çıkıp yazarı memnun etmeye çalışan güvenli bir zemine dönüşmektedir.
Bu tabloyu besleyen unsurlardan biri de uzun yıllardır alışkanlık hâline gelen hediye kitap ve dergi uygulamasıdır. İyi niyetle yürütülen bu gelenek zaman içinde eleştirinin bağımsızlığı üzerinde görünmez bir baskı oluşturmaktadır. Sürekli yayın gönderilen bir ortamda olumsuz değerlendirme yapabilmek giderek zorlaşmakta; eleştirmen farkında olmadan kendisini teşekkür borcu hisseden bir konuma sürüklenmektedir. Böylece eserlerin güçlü yanları sürekli görünür hâle gelirken eksikleri sessizce örtülmektedir. Kısa vadede kimse incinmemekte, fakat uzun vadede hem okur yanlış yönlendirilmekte hem de yazar gelişme imkânından mahrum kalmaktadır.
Oysa sanat tarihi tam tersini göstermektedir. Kalıcı eserler, sürekli alkışlandıkları için değil; güçlü itirazlarla yüzleştikleri için olgunlaşmıştır. Eleştirinin bulunmadığı yerde tekrar başlar. Tekrarın hâkim olduğu yerde ise estetik cesaret yerini güvenli tercihlere bırakır. Bir süre sonra aynı dil, aynı kurgu, aynı bakış ve aynı övgüler kendi kendini üretmeye devam eder.
Bugünün edebiyat ortamında en dikkat çekici sorunlardan biri de eleştirinin kişisel saldırıyla karıştırılmasıdır. Eser üzerine söylenen her olumsuz cümle, çoğu zaman doğrudan yazara yöneltilmiş bir husumet gibi algılanmaktadır. Böyle bir psikoloji içerisinde eleştirmenler sessizleşmekte, yazarlar ise yalnızca kendilerini onaylayan değerlendirmeleri önemsemektedir. Sonuçta ortaya çıkan iklim, farklı fikirlerin rahatça tartışılabildiği canlı bir edebiyat ortamı değil; birbirini incitmemeye çalışan fakat birbirini geliştiremeyen kapalı çevrelerdir.
Bu durum özellikle hikâye alanında daha belirgin biçimde hissedilmektedir. Belli çevreler tarafından sürekli öne çıkarılan eserler zamanla sorgulanamaz hâle gelirken, farklı değerlendirmeler ya görmezden gelinmekte ya da peşinen reddedilmektedir. Oysa herhangi bir hikâye anlayışının, herhangi bir derginin ya da herhangi bir yazarın eleştiriden muaf tutulması mümkün değildir. Gerçek saygı, kusurları gizlemek değil; onları gerekçeleriyle birlikte tartışabilmektir.
İddialı Bir Kitabın Zor Sınavı
Bu anlayış somut olarak çağdaş hikâyenin dikkat çekici örneklerinden biri olan ‘Ateşkes Çadırında Silah Sesleri’ üzerinde sınandığında daha görünür hâle gelir. Ketebe’nin ‘nivola’ kavramı altında okurla buluşturduğu ve Emin Gürdamur’un kaleminden çıkan eser, alışılmış hikâye kalıplarının dışına çıkmayı hedefleyen iddialı bir anlatıdır.
Hikâye ile roman arasında yer alan "nivola" anlayışını benimseyerek olay anlatmaktan çok düşünce üretmeye, hafızayı, dili, yazarlığı, hakikati ve insanın kelimelerle kurduğu ilişkiyi tartışmaya yönelmektedir. Bu yönüyle sıradan bir hikâye kitabından çok daha büyük hedefler belirleyen deneysel bir çalışma niteliği taşımaktadır.
Kitabın merkezinde yer alan Aziz karakteri, yaşadığı olaylarla dışında, kelimelerle giriştiği mücadeleyle dikkat çeker. Hayatı boyunca kelimelerin insanı kuşattığını, başkalarının yüklediği anlamların bireyi kendi hakikatinden uzaklaştırdığını düşünür. Kelimeleri öldürmeye çalışması da bu nedenle yalnızca sembolik bir hareket değil; hazır anlamlara, ezberlere ve başkasından devralınmış hayata karşı geliştirilmiş güçlü bir metafordur. Bu fikir, eserin en özgün ve en dikkat çekici taraflarından biridir.
Bununla birlikte eser, taşıdığı büyük düşünsel yükü her zaman aynı başarıyla kurmacaya dönüştürememektedir. Dil son derece zengin, çağrışımlar kuvvetli, imgeler dikkat çekici olmasına rağmen metin çoğu zaman kendisini budamakta zorlanmaktadır. Aynı düşünceler farklı benzetmelerle tekrar edilmekte, semboller sık sık açıklanmakta, veciz cümlelerin yoğunluğu anlatının doğal ritmini yavaşlatmaktadır. Böylece hikâyenin ilerlemesi gereken yerlerde düşünce öne çıkmakta; olaylar ve karakterler zaman zaman fikirlerin taşıyıcısı konumuna gerilemektedir.
Aziz güçlü bir fikir karakteri olmasına rağmen hayatın farklı dönemlerinde yeterince değişen ve dönüşen bir insan olarak derinleşemez. Çocukluğu, öğretmenliği, akademik çevresi, evliliği ve yalnızlığı aynı yüksek anlatım düzeyi içerisinde aktarılır. Bundan mütevellit yaşanmışlıkların dili birbirinden ayrışmakta zorlanır. Benzer şekilde Seher karakteri de hikâyenin merkezinde bulunmasına rağmen çoğu zaman Aziz'in zihnindeki hayalin uzantısı olarak kalır; kendi sesi, kendi bakışı ve kendi hakikati yeterince görünürlük kazanamaz.
Eserin dili üzerinde ayrıca durmak gerekir. Kelime dağarcığı geniş, şiirselliği güçlü ve tasvirleri etkileyicidir. Özellikle tabiat, çocukluk ve hafıza üzerine kurulan bölümlerde dikkat çekici bir estetik başarı yakalanmaktadır. Ancak her cümlenin özel, her paragrafın unutulmaz, her imgenin sembolik olma arzusu metni yorucu bir yoğunluğa sürüklemektedir. Sürekli yüksek perdeden konuşan bir anlatım, en güçlü sahnelerin bile etkisini azaltabilmektedir. Daha cesur bir editoryal ayıklama, tekrarların azaltılması ve bazı açıklamaların sessizliğe bırakılması, eserin estetik gücünü belirgin biçimde artırabilecek niteliktedir.
Kitapta dinî ve kültürel hafıza önemli bir yer tutmaktadır. İnanç, slogan düzeyinde değildir; çocukluk, ölüm, merhamet, aile ve tabiat üzerinden kurulan doğal bir atmosfer içerisinde hissedilir. Bununla birlikte modern hayat sert biçimde sorgulanırken geleneksel dünyanın çelişkileri aynı yoğunlukta tartışmaya açılmaz. Böylece eleştirel bakışın belirli sınırlar içinde kaldığı izlenimi doğar. Modern şehir, akademik çevre ve edebiyat dünyası çoğu zaman anlam kaybının temsilcisi olarak görünürken, geleneksel hayat daha korunaklı bir zeminde ele alınmaktadır. Bu tercih, eserin düşünsel ufkunu zaman zaman daraltmaktadır.
Bununla birlikte eserin en önemli başarısı, büyük meseleleri tartışma cesaretidir. Dil, hafıza, ölüm, yazarlık, inanç, modernlik ve insanın kendisiyle hesaplaşması gibi ağır konuları aynı metin içerisinde buluşturma gayreti küçümsenemez. Kitabın eksiklikleri de tam bu iddiasının büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. Anlatı küçük bir meseleye yaslanmak yerine çok sayıda düşünceyi aynı anda taşımaya çalıştığı için zaman zaman kendi ağırlığı altında zorlanmaktadır.
Tüm bu değerlendirmeler, eleştirinin yapıcı niteliğini yeniden hatırlatmaktadır. Bir eserin güçlü yanlarını teslim etmek kadar eksiklerini ortaya koymak da ona duyulan saygının gereğidir. Kusurlarını konuşmaktan çekinilen hiçbir sanat ortamı gelişemez. Sürekli alkışlanan eserler zamanla kendi tekrarlarını üretirken, gerekçeli eleştiriyle karşılaşan eserler hem yazarı hem de okuru daha ileriye taşır.
Hasılı ve’l-kelâm; edebiyatın geleceğini belirleyecek olan şey, karşılıklı övgü kültürü değil; araştırmaya dayanan, belgeyle konuşan, cesur, vicdanlı ve estetik ölçülerden taviz vermeyen eleştiri anlayışıdır. Hiçbir yazar, hiçbir eser ve hiçbir edebî çevre eleştirinin dışında tutulmamalıdır. Çünkü hakikati görünür kılan şey alkış değil, sorgulamadır. Edebiyat da ancak kendi doğrularını sürekli yeniden sınayabildiği ölçüde canlı, güvenilir ve kalıcı bir geleceğe sahip olabilir.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.