Yusuf Alpaslan Özdemir
Romanın nabzını ilk cümlede tutmak
Ömer Yalçınova yeni çıkan “Mavi Sakal’ın Hayat Ağacı” adlı kitabında konuya hazırlamayla oyalanmadan direkt mevzuya girer, diğer bir deyişle kapıda karşılayıp uzun açıklamalarla bekletmez, incelediği romanın temel meselesini ilk cümlelerde yakalar. yargılarını da saklamadan verdiği hükümlerin dayanaklarını gösterir. “Mavi Sakal’ın Hayat Ağacı”nda ele alınan romanlar üzerine eleştirilerde sürdürülen eleştiri tavrının en belirgin tarafı budur. Bunu neden en baştan söyledim, neden bu denli ehemmiyet verdim? Çağın okuru hızlıdır. Dikkati kolay dağılır. Ekranlar arasında yaşar. Uzun hazırlıklara, tören gibi girişlere, geciken asıl meselelere karşı sabırsızdır. Dolayısıyla Yalçınova, eleştiri yazılarının girişini çağın okuma alışkanlıklarını hesaba katarak kullanmıştır. Ele aldığı eserin güçlü veya sorunlu taraf-lar-ını erkenden görür ve gösterir ki böylelikle okur neyin peşinden gideceğini anlasın. Bununla kalmayıp azının devamını da merak ederiz.
Kitaptaki hızın yüzeyselliğe yol açtığı anlaşılmasın ama. Evet, Yalçınova mevzuya hızlı girer, ama hemen ardından derine inmeye başlar. İlk cümlesinde açtığı meseleyi başka romanlarla, edebiyat tarihinden örneklerle, yazarın önceki kitaplarıyla ve farklı dönemlerin anlayışlarıyla genişletir, mukayese eder, rapor hazırlar. Zamanla ilk hükmünü sınarız, yeniden biçimlendiriririz. Dolayısıyla okuru yakalayan hız, düşünceyi azaltan acelecilikten kaynaklı bir hızdan değil, eleştirmenin ne söylemek istediğini bilmesinden doğar.
Kitap tanıtmak yerine roman üzerine düşünmek
“Mavi Sakal’ın Hayat Ağac”ı, art arda sıralanmış kitap tanıtımlarından da oluşmaz. Alt başlıktaki “Roman Düşüncesi” ifadesi kitabın temel iddiasını açıklıyor. Yalçınova, romanların konularını aktarıp birkaç övgü veya eleştiri cümlesiyle yazıyı bitirmiyor. Her eserde tartışılmaya değer ana meselenin peşine düşüyor. İyilik, kötülük, iman, özgürlük, ölüm, delilik, yoksulluk, hafıza, modernleşme, kapitalizm, sanat ve insanın hakikatle ilişkisi onun asıl meseleleri hâline geliyor. Bu nedenle ele aldığı roman, yazının son durağı sayılmamalı, daha geniş edebiyat ve insan tartışmasına açılan kapı görülmelidir.
Yalçınova, ele aldığı romandan hareket ederek hayat, tarih, inanç ve sanat anlayışı üzerine düşünür. İncelediği eserin ne anlattığı kadar, anlattığı şeyi hangi insan tasavvuruna dayandırdığını da önemser.
“13. yüzyılı Mesnevi’den okuyabiliyorsak, 21. yüzyılı da Bir Ayrılık’tan okuyabiliriz” cümlesi romana verdiği vazifeyi açıkça gösterir. Roman, Yalçınova nezdinde yaşanan zamanı kaydeden basit belge değil, çağın ruhunu, insanın iç dünyasını ve toplumdaki kırılmaları taşıyan canlı hafızadır. Mesnevi ile çağdaş roman arasında kurduğu köprü de rastgele kurulmuş gösterişli benzetme sayılmaz. Edebî metnin kendi devrini aşarak insanı ve zamanı okuma imkânı verdiğine duyduğu güveni gösterir.
Yalçınova’nın eleştiri tarzı, akademik sınıflandırmaların güvenli alanına sığınmaz. Tür, teknik, anlatıcı ve kurgu üzerinde durur. Yine de romanı teknik unsurlar toplamına indirgemez. Romanın insana ne söylediğini sorar. Yazarın dünyaya nereden baktığını araştırır. Eserin taşıdığı düşünceyi biçimiyle beraber değerlendirir. Eleştirinin odağına hayatı yerleştirir.
Kıyaslayan, ayıran ve yerini gösteren eleştiri
Ömer Yalçınova’nın kitapta en sık başvurduğu yöntemlerden biri karşılaştırmadır. Ele aldığı romanı boşlukta incelemez. Onu aynı konuyu işleyen eserlerin yanına koyar. Aynı yazarın önceki romanlarına götürür. Benzer tarihî dönemleri anlatan kitapları karşı karşıya getirir. Türk romanını dünya romanındaki gelişmelerle beraber düşünür. Böylece eserin nerede durduğunu belirlemeye çalışır.
“Bir Ayrılık’ı diğer tasavvufi romanlardan ayıran şey ise içerden bakıştır. Yani tasavvuftaki hâlin anlatımı, yaşamanın, hissedilenin ifadeye büründürülmesidir” derken yaptığı budur. Romanı “tasavvufi” etiketi altında bırakmayıp aynı alandaki çalışmalarla arasındaki temel farkı arar ve son tahlilde de farkı ‘içerden bakış’ kavramıyla açıklar. Konu ortaklığı yeterli ölçü değildir bu arada. Tecrübenin yaşanmışlığına, hissin dile dönüşmesine ve anlatıcının meseleyle kurduğu bağa bakılır.
Hasan Ali Toptaş’ın Delibo’su hakkındaki düşüncesi de benzer bir yöntem taşımaktadır: “Delibo, fakirliği öğretmen çocuğu üzerinden işlemesiyle diğer yoksulluk anlatılarından ayrılır.” Yoksulluk, edebiyatın eski temalarındandır. Eleştirmenin yapması gereken, romanın fakirliği işlediğini söylemekle yetinmek olamaz. Yalçınova, eserin seçtiği bakış noktasını belirler. Öğretmen çocuğu üzerinden kurulan anlatımın başka yoksulluk anlatılarından nasıl ayrıldığını gösterir. Kısa cümle içinde romanın konusunu, özgün tarafını ve edebî konumunu beraberce ortaya çıkarır.
Nahid Sırrı Örik’in Sultan Hamid Düşerken romanıyla Sevinç Çokum’un Lacivert Taşı romanını yan yana düşünmesi de aynı tarihî dönemin iki ayrı bakışla nasıl ele alınabileceğini gösterirr. Ortak zaman, ortak roman anlamına gelmez. Tarihe hangi noktadan bakıldığı, hangi insanların merkeze alındığı ve dönemin nasıl yorumlandığı eserin kimliğini belirler. Yalçınova bu ayrımları görünür kılmaya çalışır.
Karşılaştırma, Yalçınova’da üstünlük sıralaması kurma aracına dönüşmez. Benzerlikleri fark ettirir, ayrılıkları keskinleştirir. Robert Walser hakkında “Robert Walser, akla hemen Thomas Bernhard’ı getiriyor. Oysa tersi olmalıydı”, bunun çarpıcı bir örneğidir. Cümle kısadır. İddiası büyüktür. Edebî etkilenmenin ve okuma alışkanlığının yönünü tersine çevirir. Daha çok tanınan ismin, kendisinden önce gelen yazarı gölgelemesine itiraz eder. Okurun zihnindeki yerleşik sırayı düzeltmek ister.
Yazarın kendi eserleri de ölçüye dâhil
Ömer Yalçınova, romancıyı sadece çağdaşlarıyla kıyaslamaz. Yazarı kendi edebî geçmişiyle de karşılaştırır. Böylece her yeni kitabı tek başına alkışlama kolaylığından uzaklaşır. Yazarın ulaştığı seviyeyi, önceki eserlerinde kurduğu imkânlarla ölçer. Misal, “İyi Adamın On Günü, Mehmet Eroğlu’nun diğer romanlarına kıyasla zayıf” hükmü bu tavrın açık örneğidir. Cümlesinde dolambaç yoktur. Eroğlu’nun edebiyattaki ağırlığı, eleştirmenin hükmünü yumuşatmasına yol açmaz. Yalçınova, güçlü romancının her kitabını aynı seviyede görmez. Yazar adına duyulan saygıyla eser hakkındaki kanaati birbirinden ayırır.
Tanınmış isimler karşısında sürekli övgüye yönelen kitap yazıları, okura yeni fikir vermez. Edebiyat ortamındaki mevcut itibarı tekrar eder. Yalçınova gibi güvenilir eleştirmenlerse yazarın şöhretini hükmün yerine koymaz. Eserin kendi gücüne bakar. Yazarın geçmişte ulaştığı seviyeyi gerektiğinde yeni roman aleyhine ölçü olarak kullanır. Bu tavır cesaret ister. Edebiyat çevrelerinde ilişkiler, dostluklar, yayınevi bağları ve yerleşmiş kabuller eleştirinin dilini kolayca etkileyebilir. Yalçınova’nın cümleleri böylesi çekingenliklerle ağırlaşmaz. Beğendiği noktayı açıkça söyler. Zayıf bulduğu tarafı da gizlemez. Cesareti, sert görünme arzusundan kaynaklanmaz. Edebî hükmün açık söylenmesi gerektiğine inanır.
Hazır hükümleri yeniden sınamak
Yalçınova’nın nesnelliği, fikirsizlik değildir ve belirgin dünya görüşü vardır. Eserleri hangi ölçülerle okuduğu okurca anlaşılır. Buna karşılık kendi ölçüsünü mutlaklaştırıp metni ona zorla uydurmaz. Edebî başarıyı, fikrî yakınlığa kurban etmemeye çalışır. Sevdiği yazara zayıf diyebilir. Düşünce dünyasına uzak duran romancının sanat gücünü teslim edebilir. Yerleşmiş kabulleri de yeniden sınar.
“Edebiyat kitaplarında Nabizade Nâzım’ın tek romanı Zehra, natüralist ve realist şeklinde tanımlanır, geçilir” cümlesi, hazır sınıflandırmalara duyduğu itirazı göstermeye kâfidir. “Natüralist” veya “realist” etiketi, romanın bütün zenginliğini açıklayamaz. Ders kitaplarında tekrarlanan kalıplar zamanla eserin önüne geçer, yani okuma sona ermiş, ezber başlamıştır. Yalçınova böylesi kısa yollara karşı romanın içine yeniden girmeyi teklif eder.
Onun nesnelliği, tarafsızlık gösterisi yapmamasında da görülür. Eleştirmen her türlü inançtan, kültürden ve değerden arınmış mekanik göz olamaz. Yalçınova bunun farkındadır. Kendi bakışını saklamaz. Ardından eseri dikkatle dinler. Nesnellik, ona göre kişiliksizleşmekten ziyade metnin hakkını vermektir. Sevgiye kapılıp kusuru örtmemek, mesafeye kapılıp başarıyı görmezden gelmemektir.
İslâmî duyarlılık: Dışarıdan ölçü koymak yerine içeriden anlamak
“Mavi Sakal’ın Hayat Ağacı” boyunca güçlü bir İslâmî duyarlılık hissederiz. Yalçınova insanı maddi şartlara, psikolojik dürtülere veya toplumsal konumuna indirgeyen okumalarla yetinmez. İnanç, vicdan, kader, iyilik, kötülük, sorumluluk ve ölüm onun roman değerlendirmelerinde asli yer tutar.
Bu duyarlılık, romanı dinî mesajın taşıyıcısı olarak görme kolaycılığına dönüşmez. Yalçınova sanat ile tebliği birbirine karıştırmanın yol açacağı sorunların farkındadır. İnancı önemserken romanın kendi şartlarını gözetir. Dindar karakterlerin varlığını başarı için yeterli saymaz. Dinin romandaki yerini, hayatın içinde ne ölçüde hissedildiği ve sanatın diline nasıl dönüştüğü üzerinden sorgular.
Bir Ayrılık üzerine söylediği “tasavvuftaki hâlin anlatımı, yaşamanın, hissedilenin ifadeye büründürülmesidir” şeklindeki ifadesi aradığı niteliği açıklar. Dışarıdan öğrenilmiş bilgiyle içeriden yaşanmış hâl arasında ayrım yapar. Tasavvuf, romanda hazır kavramların art arda dizilmesiyle karşılık bulmaz. Yaşantıya, duyguya, karaktere ve dile dönüşmesi gerekir.
Yalçınova, Müslümanların modern sanatla ilişkisini de huzurlu ve tamamlanmış süreç gibi sunmaz. Serttir bu konuda: “Müslümanlar modernizm nedeniyle iki arada bir derede kalmışlardır, diğer konularda olduğu gibi, sanat söz konusu olduğunda da. Ne kâfir olmuşlardır ne de Müslüman. Onları ayakta tutan ve edebiyattan uzaklaştıran şey, Müslüman kalma çabalarıdır.” şeklindeki sarsıcı cümlesinde Yalçınova’nın Müslümanları rahatlatacak savunma dili kurmadığı görülecektir. Modernleşmenin açtığı kimlik yarasını doğrudan gösterir. “Ne kâfir olmuşlardır ne de Müslüman” deyişi tartışma doğuracak kadar keskindir. Yalçınova’nın eleştirmen cesareti, mensup olduğu çevreyi dokunulmaz alan ilan etmez. İçeriden konuşur ve içeriden eleştirir.
Hemen arkasından meselenin öteki yüzünü de gösterir: “Müslümanlar durup dururken sanattan uzaklaşmadılar. Onların derdi, inançlarını muhafaza etmekti. Modernizmin yol açtığı tahribata edebiyat yoluyla, hatta modern edebiyat türlerini kullanarak karşılık vermek için belki de yüz yıldan uzun sürenin geçmesi gerekti.”
İlk cümlede eleştirdiği topluluğu ikinci cümlede tarihî şartları içinde anlamaya çalışır. Yargıyla açıklamayı dengeler. Müslümanların sanatla arasındaki mesafeyi yeteneksizlik, bilgisizlik veya ilgisizlik üzerinden açıklamaz. İnancı koruma kaygısını merkeze alır. Modern edebî türlerle kurulan ilişkinin gecikmesini de uzun kültürel sarsıntının sonucu sayar.
Kitaptan aktardığım bu iki parçayı beraber okunduğunuzda Yalçınova’nın yöntemini daha net görmüşsünüzdür sanırım. Kendi mahallesine mazeret üretmez. Onu tek cümleyle suçlu da ilan etmez. Gerilimi bütün ağırlığıyla taşır. İslâmî duyarlılığı, eleştirel bakışı zayıflatmaz; tersine hesaplaşma alanını genişletir.
Batı romanının gölgesinden çıkmak
Yalçınova, Batı romanını küçümsemez. Balzac’tan Robbe-Grillet’ye uzanan geniş bir alanda dolaşır. Batı edebiyatının insanı ve toplumu anlama konusunda kurduğu büyük birikimi kabul ederse de bu birikimi değişmez, merkez yahut nihai ölçü saymaz.
Türk romanının Batı karşısındaki yerini değerlendirirken özgüvenli konuşur: “Türk romanı artık Batı romanının peşinden gitmiyor. Bilâkis Batı romanıyla paralel bir ilerleme ve gelişme gösteriyor. Şule Gürbüz’ün Kıyamet Emeklisi’nde gösterdiği atılımın diğer bir anlamı da budur.” İki önemli hüküm dikkatimizi çeker burada. İlki, Türk romanını gecikmiş taklit olarak gören eski bakışa itirazdır. İkincisi, iddiayı somut eser üzerinden temellendirmesidir. Yalçınova soyut millî gurur cümlesi kurmaz ve Kıyamet Emeklisi’ndeki atılımı örnek gösterir, Türk romanının dünya romanıyla paralel gelişebildiğini savunur.
Ömer Yalçınova’nın kitaptaki Batı’ya yaklaşımı, reddetme veya teslim olma uçlarına yaslanmaz. Dünya romanını okur. Ondan öğrenir. Gerektiğinde ona itiraz eder. Türk romanını da mahcup öğrenci konumundan çıkarır. Böylece karşılaştırma, kültürel aşağılık duygusunu yeniden üretmek yerine özgüvenli eleştirinin aracına dönüşür.
Başlık, yazının kapısıdır
Yalçınova yalnızca metinleri değil, başlıkları da düşünür. İçindekiler sayfası onun eleştiri anlayışının küçük haritası gibidir. “X Romanı Üzerine” türünden kolay başlıklara yüz vermez. Yazının içinden çekip çıkardığı problemi, paradoksu veya imgeyi başlığa taşır.
Yazı başlıklarının işlevi özet vermek değil, yazının merkezindeki gerilimi hissettirmektir. Başlıklarında sonucu açıklamaz; problemi kurar. Okurun zihninde soru uyandırır. İçindekiler sayfasını resmî liste olmaktan çıkarıp kitaba giriş kapısı hâline getirir.
Yalçınova başlığı son anda eklenen etiket saymaz. Eleştirel düşüncenin ilk hamlesi olarak görür.
Kitabın üç ana bölüme ayrılması da bilinçli bir tercihtir. “Tereddüdün İmkânları”, eleştirinin hüküm vermeden önce düşünme ve ihtimalleri sınama gücünü anlatır, “Kemal Tahir ve Tarık Buğra” doğrudanlığını korur ve “Dün ve Bugün” daha genel kalsa da farklı dönemleri aynı roman düşüncesi çevresinde buluşturur. Böylece kitap, rastgele yan yana getirilmiş yazılar hasılası görüntüsünden uzaklaşmış olur.
Mavi Sakal ile Hayat Ağacı arasındaki gerilim
Kitabın adı da bölüm başlıkları denli zekice düşünülmüştür. “Mavi Sakal”, Batı masal geleneğindeki karanlık figürü çağrıştırır. Yasak oda, saklanan sır, şiddet, merak ve ölüm bu çağrışım alanının içindedir. İnsan ruhunun kapalı odalarına işaret eder. Romanın karanlığa, suça, kötülüğe ve bilinmeyene açılan yüzünü temsil eder. “Hayat Ağacı” ise kök, süreklilik, hafıza, çoğalma ve diriliş fikrini taşır. Doğu’nun ve İslâm kültürünün zengin çağrışım alanına açılır. Kökleri geçmişte, dalları gelecektedir. Ölümün karşısına hayatı, kopuşun karşısına devamlılığı, kapalı odanın karşısına genişleyen varlığı çıkarır.
Yalçınova da romanın karanlık odalarına girmekten çekinmez. Kötülüğü, inançsızlığı, deliliği, intikamı ve mahvoluşu inceler ve arayışını karanlıkta sonlandırmaz. Hayatın kökünü, insanın anlam ihtiyacını, iyiliğin imkânını ve inancın sesini araştırır. Romanın neyi sakladığını, neyi yaşattığını ve insanı hangi hakikatle karşılaştırdığını anlamaya çalışır.
Eleştirinin cesareti, hükmün sorumluluğu
Yalçınova’nın dili çoğu yerde kararlıdır. “Belki”, “sanırım”, “denebilir” gibi koruyucu kelimelerin arkasına sığınmaz. Roman hakkında vardığı neticeyi açıklar. Bu açıklık kimi okuru rahatsız edebilir. Zaten güçlü eleştirinin her okuru rahat ettirme yükümlülüğü yoktur.
Cesaret ile keyfîlik arasındaki sınırı bilgi belirler. Yalçınova’nın eleştirel cesareti/netliği geniş okuma alanından beslenir. Eseri benzerleriyle karşılaştırır. Tarihî arka planı hesaba katar. Yazarın önceki kitaplarını hatırlar. Dünya romanındaki gelişmeleri izler. Sonra hüküm verir. Cümle kısa olsa da arkasında geniş okuma vardır.
Eleştiri anlayışında nesnellik, ölçüsüz tarafsızlık iddiası taşımaz. Eleştirmen nereden baktığını bilir ve saklamaz. Aynı zamanda metnin sesini duymaya çalışır. İslâmî hassasiyetini korurken farklı dünyalardan çıkan büyük romanların gücünü görür. Yerli romana yakınlık duyarken her yerli kitabı başarılı ilan etmez. Tanınmış romancının zayıf eserini işaret eder. Ders kitaplarının ezberini sorgular. Kendi çevresinin sanatla ilişkisini sert biçimde eleştirir.
Böylesi bir tavır, kitabın güvenilirliğini artırır. Okur her hükme katılmayabilir. Zaten eleştirinin amacı mutlak uzlaşma sağlamak değildir. Asıl değer, okuru yeniden düşünmeye zorlamasında yatar. Yalçınova’nın yazıları tartışmanın kapısını açık bırakır. Kesin konuştuğu yerde bile karşı görüşü harekete geçirir.
Hızlı başlayan, genişleyen ve iz bırakan yazılar
“Mavi Sakal’ın Hayat Ağacı” günümüz eleştiri ortamımızda önemli bir boşluğa karşılık geliyor. Kitap tanıtımının çoğu kez arka kapak bilgisini genişletmekle yetindiği yerde Yalçınova cesur ve net davranıyor. Romanı dönemine yerleştiriyor. Başka eserlerle karşılaştırıyor. Yazarın edebî serüvenini hesaba katıyor. İnanç, tarih, toplum ve insan tasavvuru üzerinden sorguluyor.
Başta yazdığım gibi yazıların hızlı başlaması düşünce yoğunluğunun okura ulaşmasını kolaylaştırıyor. Yalçınova konu, eser ve yazar arasında canlı geçişler kuruyor. Eleştiri yazısını ağır bilgi gösterisinden kurtarmasına karşın düşünceyi hafifletmiyor.
Yer yer hükümlerinin daha ayrıntılı temellendirilmesi istenebilir. Bazı karşılaştırmalar daha uzun çözümlemelere açılabilir. Güçlü başlıklarla daha genel başlıklar arasındaki seviye farkı giderilebilirdi. Değer merkezli okumalarda biçim ve dil çözümlemesi kimi yazılarda daha fazla öne çıkabilirdi. Bunlar kitabın açtığı alanı daraltan kusurlardan çok, sürdürülmesi gereken tartışmalardır.
Ömer Yalçınova, romanı yeniden mesele hâline getiriyor; yazılarında kitap, okunup kapatılan nesne olmaktan çıkar. Başka kitaplara, dönemlere, inançlara ve insan hâllerine uzanan tartışma alanına dönüşür. Eleştirmen okurun yerine karar vermez. Okurun dikkatini keskinleştirir. Romanın neresine bakılması gerektiğini gösterir. Ardından kendi hükmünü ortaya koyar ve tartışmayı başlatır.
“Mavi Sakal’ın Hayat Ağacı”, karanlık odalarla canlı kökler arasında dolaşan eleştiri kitabıdır. Mavi Sakal’ın sakladığına bakar. Hayat Ağacı’nın yaşattığını arar. Romanın karanlığı göstermesini de hayatı çoğaltmasını da önemser. Ömer Yalçınova’nın eleştirmenliği, iki yönü aynı anda görebildiği ölçüde güç kazanır.
Kitabın en değerli tarafı bence şu, dikkatlerden kaçmasın: Okura hangi romanın iyi olduğunu söylemekle yetinmiyor. İyi romanı hangi sorularla okuyabileceğimizi gösteriyor.
Eleştirinin gerçek vazifesi de buradan başlamaz mı?
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.