Yusuf Alpaslan Özdemir

Yusuf Alpaslan Özdemir

Yalnızlığın, savruluşun ve kaybolan edebî terbiyenin hikâyeleri

Öncelikle şu hususu belirteyim. Asla öykü demeyeceğim, denmemelidir de.

TYB’nin rahmetli başkanı D. Mehmet Doğan kültür sanat yıllıklarında bölümü hikâye başlığıyla taçlandırmışken Necip Tosun gibi türün önde gelenleri yine de vazgeçmemişti, illâ öykü diyeceğim diye tutturmuştu. Çeşitli söyleşilerde ve etkinliklerde kendisine farkları sorulunca da yazılarında olduğu gibi düşüne düşüne, yayıla yayıla atom parçalamaya girişmişti.

whatsapp-image-2026-06-03-at-09-16-41.jpeg

Kendini hikâye eleştirmeni dikte edenlerin, hikâye yazma işini çok güzel becermiş gibi yol göstericiliğe soyunan, yön vermeye hevesli Necip Tosun vb. gibi isimlerin bu yolda değerli katkıları olur, vazgeçirebilirdi ‘öykü’ kavramından ama çeşitli mecralarda dillendiren ama kamuya açma cesareti gösteremeyenlerin de konuştuğu üzere karşı mahalleye müsamahalı, batıya da zannedilenin ötesinde bir hayranlığı vardı Tosun’un. Bunu da akıllıca yaptı. Aralarda meşhur günlükler, Nuri Pakdil ve diğer sağ mütedeyyin kesim bahisleri açtı ki ötesi karıştırılmasın. Her türlü eleştiri ve ikaza zaten kapalı biri olduğunu Müjdat Uluçam’ın ‘Yazarlık Dersleri’ n dair bir paylaşımında gördük. Kültüre ve okumaya dost Uluçam’a tavrını dikkatli okurlar unutmamıştır. Bir şekilde yazdıklarını ve ismini duyurma zarureti olanların bu tavırdaki bir büyüklerine ciddi eleştiriler getirebileceğini düşünür müsünüz? Tosun’un yazdığı hikâyelerde bir inceleme havası, ciddi ve aşırı hesaplı yazma yaklaşımı neticesinde metinlerini içselleştiremem, yakınlık kuramama gerçeğini kim yazabilir? Neticede kavramdan başlayarak birçok yanlışı düzeltmenin öncüsü olabilirdi. Şimdilerde herkes yazılan hikâyelerin birbirine benzerliğini, anlatı maskesi altında sayıklamalarını, gelişme değil yığılma olduğunu söyleyip duruyor. Tosun Bey de kokuyu önceden almış olmalı ki yazma derslerine, ardından dünya romanına çevirdi direksiyonu. Belki fırsattır ve bu sayede hikâyemiz kamburlarını sırtından atar. Bir kez daha yazayım; Eleştirmen Mehmet Erdoğan’ın Kopernik etiketiyle çıkan ‘Edebiyat ve Eleştiri Yazıları’nda çok daha fazlasını bulacaksınız. Benim her daim başucumdadır bu kıymetli çalışma.

Hayırlısı diyeyim ve bağlayayım; benim için hikâye, hikâyedir. Yok şöyle olursa öykü, böyle olursa hikâyeymiş; bakmayın. Daha somut şöyle anlatayım. Zeynep, Fatma, Ayşe, Mehmet, Abdullah vd. güzel ve bizim isimlerimizdir. Hayat tarzı Sedirler, imajı Nişantaşı olan insanlar bu isimleri artık beğenmediler ve Buğlem, Pars, İstanbul vd. falan verdiler çocuklarına isim olarak. Öykü de böyle bir şey. ‘Müslüman, postmodernizme yaklaşmaz’ diyen Harmancıgiller de sıkı sıkıya sarıldı kavrama. Okunmuyor, araştırılmıyor nasılsa deyip işkembeden sallama işi bitmeli artık. Kimseyi babamızın oğlu gibi görmemeliyiz, aslolan edebiyatımızdır.

Öykü-hikâye meselesi de böyle; hakikatin olmadığı postmodern yani -miş gibi anlayışta öykü dendi. Yahu bu ülkede Ömer Seyfeddin’in vb. değerlerimizin yazdıklarına dahi öykü diyenler çıktı, çıkıyor ve çıkacak adeta bir nas gibi, iman unsuru, parti tutuş gibi.

Uzatmayayım öykü değil, hikâye dedim, diyorum ve devam edeceğim; tavsiye ederim. Kalabalığın demesi doğru olduğunu göstermez. Çıkardıkları dergilere ‘Türk Edebiyatı’ dergisi diyenleri, hikâye diyenleri hassaten tebrik ediyorum.

&&&

Yara derin olduğu için giriş de uzun oldu. Asıl mevzuumuza geleyim artık: Gülhan Tuba Çelik’in İletişim etiketiyle çıkan 88 sayfada 11 hikâyeden mürekkep ‘Dünyadan Son Gidişimiz’ini değerlendireceğim bugün, bundan mütevellit söze yine bir hikâyeyle başlamak iyi olacak diye düşündüm. Uzun bir değerlendirme olacağı için sayfaları hemen çevirmeye başlamamak da iyi olacaktır.

Yine bir hikâyeyle başlayacağım dedim çünkü bazen uzun eleştirilerin anlatamadığını kısa bir hikâye anlatır, bazen de hakikat, doğrudan söylenmek yerine bir hikâyenin gölgesinde daha görünür hâle gelir bazen.

Gerisini anlayan, zaten hissesine düşeni alacaktır.

Derginin Kapanışından Kitabın Açılışına

Bir dergi vardı bilirsiniz, nice kıymetlimizin bir araya geldiği dergâhtı adeta. Yahya Kemal’den Mehmet Kaplan’a, Mustafa Kutlu’ya kimler yazmadı ki bu mektepte. Bu dergi, ülkesinin ve ülkenin müstakbel ‘mahalle’ sinin hafızasına, dilinin terbiyesine, kıymetli mi kıymetli edebiyat anlayışının sükûtuna basılırdı.

Nöbeti bir edebiyat adamı devraldı bir zaman sonra.

Bilindik çizgiyi değiştirmek, yeni bir soluk getirmek istedi. Gençleştirme adına, derginin kadim ilkelerini ters yüz eden yeni hikâye ve yazı konularına, yeni ve genç kalemlere yer vermeye başladı göreve getirilen bu zat-ı muhterem.

Bünye kaldırmadı nitekim; olayın taraflarından doyurucu bir açıklama gelmediğinden, her kafadan farklı sesler çıktığından vakıf olamadığımız bir hengâme neticesinde bir gün derginin kapısına ‘ara veriyoruz’ levhası asıldığına şahitlik ettik. Levha kibar olmasına kibardı da, ya gerekçe???

Kâğıt pahalıymış, şartlar ağırmış, zaman değişmiş miş. Halbuki mütevazı sayfa sayısı, kâğıt kalitesi, mütevazı şekil şemal gözümüzün önündeydi. İtibar evresinde İbrahim Tenekeci, Notos’un yakın döneminde Semih Gümüş’ün yardım çığlıkları hâlâ kulaklarımızda; deselerdi yapmaz mıydık hiç? Hakiki edebiyat ve dergi sevdalılarının içi kanadı, ciğerdelen günler yaşadı, neticede hiç de inandırıcı bulmadıysak da bu mazeretleri pek bir şey diyeme-z-dik; ortada Mustafa Kutlu diye bir değer, müstesna bir yayınevi vardı çünkü. Ne yalan söyleyeyim Mustafa Kutlu’nun yaklaşımı da payını aldı benim nezdimde.

Bazı kapılar önce içeriden usul usul kapatılırmış, açık bırakılır gibi yapılırmış, anladık.

Kadim kalelerinden, nadide çiçeklerinden birini kaybeden mahalleden karşı mahalleye transfer oldu bu ciddi adam. Dücane’yi ve nicelerini hatırladık. Vurulup düşenler olacaktı elbet yolda. Okumaya, düşünmeye pek ehemmiyet göstermeyen, dergisine yayınevine sahip çıkma alışkanlığı olmayan kitle terk edilmeyecek de kim terk edilecekti?

Türkçe edebiyatın yılmaz savunucusu Belge’gillerin yayınevinden romanı çıktı ve önceki yayınevinden de bir hikâye kitabının yeni baskısı; elbette eski mahallesinde şahit olmadığı denli pazarlama bonusuyla.

Yeni mahallenin hoş geldin hediyeleri kitap yayınıyla sınırlı kalmadı elbette. Yıkılan kalede nüshalar verdiği yolcularından birine koltuk kaptı karşı mahalledeki otobüsten. Jeste jestle karşılık verdi Çelik ablamız ve kitabın adını, kendisine bu imkânları veren ağabeyinin bir şiirinden aldı: “Dünyadan Son Gidişimiz”.

Daha sonra eski derginin kapısından içeri girenlerin bir kısmı, dergiyi dergâh sanmadı; uğranıp geçilecek bir istasyon sandı. Yıkıp gidenlerin yeni adresleri bunların hülyasıydı, ‘bir gün belki bize de (elbette kendilerince bir piyango) piyango vurur’ diye iç geçirdiler. Eşiğe hürmet etmeden oturdular, duvardaki eski fotoğraflara bakmadan konuştular, sonra da karşı mahallenin ışıklı vitrinlerine dalıp gittiler.

Önden gidenlerin yeni ocağında kelimeler daha serbestti, ayıplar daha edebî, argo daha cesur, mahremiyet daha uygar, sadakat ise biraz eski moda sayılıyordu.

Önden giden ağabey tecrübeliydi, hemen işe koyulmadı Dücanegiller gibi. Alıştırmalıydı evvelinde. Sosyal medyada ağır abi pozlarına istikrarla devam edilde, eski mahallenin hücumlarını lâf cambazlıkları ve yorum engelleme teknikleriyle savuşturdu ilk tahlilde. Nasıl olsa romanı çıkmıştı, tamamen kabul edilince daha net, cesur davranabilirdi.

Tamam Mustafa Çiftci ağabey de burada elimize kiraz çiçeği kolonyası sürdü, nice sıcak elle tokalaştı ama hep ‘değer’lerinden asla ödün vermedi, ayar vermeye kalkmadı ve başka şeyler…

Hanım hikâyecimizse çok heyecanlı, mutlu; bir o kadar da şaşkındı. Yazılarını yayınlayan, yayınlamaya devam eden dergilerde, kaleminin orada, ruhunun hayaller dünyasında gezdiği eski yerde kelime tercihlerine, konularına dikkat etmesi gerekiyordu. Meselâ mayıs ayında bir hikâyesiyle göründü Hece’de.

Yeni yerinde özgürdü. Oysaki yeni hikayesini yayınlayan yayınevinin kadim amiral gemisi dergilerinden Hece dergisi de epeydir büyük dönüşüm yaşıyordu, mesajlar veriyordu, biz sandığınız gibi değiliz, her düşünceye yer var bizde diyordu. Bugünün hırsızlık, rüşvet iddialarıyla yargılanan pir u pak şahsiyetlerini destanlaştıranların kitaplarından benzer çizgideki kitaplar yayınlayan Kara Kedi’nin başındakini misafir ediyordu misal ve Rap Müzikle şiiri kaynaştırıyordu. Kim bilir daha neler yapacak ve vizyonunu faş edecekti.

Öğretmenlik mi dediniz, aman onu bir şekilde hallederiz, hangi öğretmen hangi öğrenci okuyup anlayacaktı ki onun uygar yaşam tarzını, fikirlerini, argo yaklaşımını…

Tüm sınırları kaldırdı kaleminde yeni çıkan hikâyeler hasılasında, sosyal medyada Emrah isimli şahsa bile ağzının payını verdi.

Neyse, düşünün; biri, sınıfta çocuklara cümlenin vakarını, kelimenin yerini, insanın kendine karşı sorumluluğunu anlatıyor, kitapta başta başlarda, kimi yerlerde ise aynı kelimenin eteğini tutup onu sokağın en hoyrat ağzına teslim ediyor. Sonra buna hakikat deniyor, sahicilik deniyor, özgürlük deniyor, cesaret deniyor.

Bilinmelidir ki her çıplaklık hakikat değildir, her hoyratlık da edebiyatın gövdesine canlılık katmaz. Dilin terbiyesi azalır, mahallenin kapısı değişir, yazar da bunu üslûp sanır.

Özgürlüğü sınırsız ve hoyratça kullanmak güzel şeydi yılda elli hikâye kitabı okuyup raporunu tutan hanım hikâyecimiz için, Emrah K., evlilik falan kim/ne oluyormuş!

Sınırlardan kurtulmak ne ferahlatıcı imiş yahu!

Hikâyemizi müstakbel kalemimize ve ağabeyine seslenerek bağlayalım: Eski derginin suskunluğuyla yeni yayınevinin alkışı arasında ince bir geçit var. O geçitten geçenler, arkalarında kapanan kapının sesini duymamış gibi yapabilirler. Edebiyat belki de kim bilir bu sessizlikten çıkan seste başlıyordur: Mahallenin emanetini taşıyamayanların, başka bir mahallenin sofrasında ödül gibi ağırlanmasında yahut karşı mahallenin onlarla işlerinin ne zaman biteceğinde…”

Vites Değiştiren Hayatlar ve Kavrama Problemi

Uzun bir yazı olacak, gerilim dozajı yüksek olacak ve aralarda soluklanmak gerek demiştim. Kitabın adı uzun, yazımda tekrar edip durmayayım uzun başlığını diye düşünürken baş harfleri aklıma geldi ve şirin mi şirin bir metafor yakaladım: Dünyadan Son Gidişimiz = DSG.

Yanlış anlaşılmasın aman, bu bağlantı doğrudan kitabın içinde kurulmuş bir gönderme falan değil ancak hem uzun, hem de eleştirel bir yazıda, metafor olarak kullanılırsa gülümsetir, daha dikkat celbedici olabilir dedim sadece.

DSG’yi hatırlatayım önce. DSG şanzıman, çift kavramalı yapısıyla vites geçişlerini hızlı, sarsıntısız ve kesintisiz hâle getirmeyi amaçlar. Vitesin biri devreden çıkarken diğeri önceden hazırlanır, araç duraksamadan yoluna devam eder. Fakat aynı DSG, yıllar boyunca en çok ısınma, kararsızlık, titreme, kavrama aşınması ve beklenmedik arıza tartışmalarıyla da anılmıştır. Dışarıdan kusursuz görünen sistemin içinde kırılgan bir mekanizma vardır haddizatında.

Okuyan ve okuyacak olanların ve şu an bu yazıyı okuyanların birazdan göreceği gibi kitaptaki karakterler de adeta DSG mekanizması gibi hayat sürüyorlar. Bir ilişki bitmeden yenisine hazırlanıyorlar, bir hayattan çıkıp başka bir hayatın eşiğinde bekliyorlar, bir mahalleden ayrılırken başka bir mahalleye geçiyorlar, yani neticede bir aidiyeti terk ederken yeni bir aidiyet arıyorlar. Gel gelelim bu geçişlerin hiçbirini tam anlamıyla tamamlamıyor şoförümüz, sürekli vites değiştiriyor.

Karakterler ne eski dünyalarına dönebiliyor ne de yeni dünyalarına yerleşebiliyorlar.

Bu yüzden kitap boyunca hissettiğim temel duygu hareketten ziyade geçiş oldu. Yani, bir bakıma kitabın tüm hikâyeleri uzun bir vites değişim anında yaşandı: Eski değerlerden yeni değerlere... Aileden yalnızlığa... Mahalleden bireyciliğe...
İnançtan şüpheye... Sadakatten özgürlüğe...

DSG şanzımanlarda görülen o meşhur kavrama problemi DSG’de de çıkmadı değil anlayacağınız. Karakterler yeni hayatlarına geçmeye çalışırken sürekli titremedeler, bir türlü tam kavrayamıyorlar. Yeni hayatlarının içine yerleşemediklerinden mütevellit de hikâyelere sık sık yorgunluk, tükenmişlik, depresyon ve aidiyetsizlik durumları hakim olur.

Bu benzetmem, hikâyelerin temel meselesi olan arada kalmışlık duygusunu teknik bir metaforla görünür kılmasıyla da ayrı bir önemi haizdir. Nasıl mı? Tüm hikâyelerde insanlar bir yere gitmektedir, ama nereye vardıkları belli değildir. Hareket var, yön yoktur; geçiş var, menzil yoktur. Belki de "Dünyadan Son Gidişimiz" adının taşıdığı en büyük ironi gidilen bir yere sahipken ulaşılan bir yerin olmamasıdır.

Dolayısıyla kitabın kahramanları, son vitese geçmiş ama hâlâ yolunu bulamamış DSG yolcularını andırmaktadır.

Aynı Karanlık Odaya Çıkan Hikâyeler

Gülhan Tuba Çelik’in ilk hikâye kitabı Evsizler Şarkı Söyler 2019'da İz’den, ikinci öykü kitabı Onlar ve Köpekleri 2021'de ve Kafandaki Ağaçlar isimli novellası 2023'te Epona’dan, üçüncü öykü kitabı Dünyadan Son Gidişimiz 2026'da büyük bir sıçramayla İletişim’den yayımlandı.

Hikâyelerindeki insanların büyük olayların içinde değil, küçük kırılmaların, içe çöken yalnızlıkların, yürümemiş ilişkilerin ve şehir hayatının görünmeyen yorgunluklarının içinde olduğunu görür okurları.

DSG de bu çizginin devamı gibidir. Hayatın içinden insanlarla karşılaşsak da bu insanlar çoğu zaman aileden, mahalleden, gelenekten, aidiyetten ve nihayet kendilerinden uzaklaşmış kimselerdir. Yalnızlık onların ortak kaderi, yabancılaşma ortak dilidir. Bu yalnızlıkların hangi bakışla ve dille kurulduğu, DSG’yi tartışmalı kılan asıl meseledir.

Hikâyeler, çağdaş insanın çözülüşünü yakalamak isterken yer yer bu çözülüşe mesafe koymayı ihmal ediyor. Hayatın yarasını gösterirken, yaranın karşısında derin bir sorgulama alanı açmak yerine çoğu zaman yaranın içinde kalmayı tercih ediyor. Böyle olunca bir süre sonra insanın düşüşünü anlamaya çalışan hikâyelerin düşüşün kendisini neredeyse doğal bir iklime dönüştüren anlatılara yaklaşıyor.

DSG’nin merkezinde birbirine benzeyen insanlar vardır: terk edilmişler, geçmişe takılı kalanlar, hayata küsenler, şehir tarafından yutulanlar, ilişkilerinden arta kalan boşlukta yaşayanlar… Kahramanlar ve mekânlar değişse de duygusal iklim hep aynıdır. Sürekli kaybeden, kırılan, geçmişte yaşayan figürlerin omurgayı oluşturması başlangıçta etkileyici görünse de ilerleyen sayfalarda tekdüzeliğe kapı aralayacaktır. Ne de olsa hikâyeler farklı kapılardan girse de çoğu zaman aynı karanlık odaya çıkacaktır.

Gülhan Tuba Çelik’in gözlem gücü inkâr edilemez. Apartman boşluğu, mutfak masası, eski bir koltuk, yarım kalmış bir telefon konuşması, rutubetli bir duvar ya da boşalan bir ev kısa sürede hikâyenin duygusal merkezine dönüşebilir.

Çelik’in asıl başarısı da eşyayı sadece eşya olarak bırakmayıp insan ruhunun taşıyıcısı hâline getirmesindedir. Şerh koyuyorum buna ama; bu başarı kitabın tamamına aynı güçle yayılmıyor. Bazı hikâyelerde eşya konuşuyor, mekân derinleşiyor, atmosfer kuruluyor; kimi hikâyelerdeyse duygu fazlaca açıklanıyor, cümle kendi etkisini göstermek istiyor, böylece hikâye de sezdirme gücünden uzaklaşıyor.

whatsapp-image-2026-06-03-at-09-17-13.jpeg

Anlatılan Hayat mı, Ruh Hâli mi: Atmosfer Güçlü, Hikâye Nerede?

DSG, olay hikâyesinden çok durum hikâyesine yakın duran metinlerden müteşekkildir. Hatta birçok metin, ‘anın hikâyesi’ olarak da okunabilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Başarılı bir an hikâyesi, küçük bir ânı yoğunlaştırarak okurun zihninde geniş bir çağrışım alanı açar. DSG’de ise bazı anlar yoğunlaşmak yerine uzar. İç monolog, hatırlama, kırgınlık ve geçmişe dönüşler sıkça kullanılır; fakat bu teknikler her zaman derinlik üretmez. Yer yer aynı duygu yeniden ve yeniden dolaşıma sokulur. Olayın enerjisi değil, durumun ağırlığı seçildiyse de bu ağırlık her hikâyede edebî yoğunluğa dönüşmez. Bazen yalnızca bunaltı üretir.

Kitabın diyalogları da bu noktada tartışmalıdır. Çoğu hikâyede konuşmadan çok anlatma, sahneden çok iç ses, karşılaşmadan çok hatırlama vardır. Karakterler birbirleriyle konuşmaktan ziyade kendi içlerinde konuşurlar. Bu, modern hikâye açısından meşru bir tercih kabul edilse de kitap boyunca tekrarlandığında karakterlerin seslerinin birbirine yaklaştığı anlaşılacaktır. Gençle yaşlı, kadınla erkek, eğitimliyle eğitimsiz arasındaki dil farkı çoğu zaman yeterince belirginleşmez. Farklı kişiler değil, aynı yalnızlığın farklı yüzleri konuşuyormuş hissi doğar. Bu yüzden kitap bittiğinde zihnimizde karakterlerden çok atmosfer kalır.

Oysa güçlü hikâye yalnız duyguyu değil, insanı da unutulmaz kılar.

DSG’nin en tartışmalı taraflarından biri dil ve üslup tercihidir ki belki de yazımın başını tekrar okumalı, hatırlamalısınız. Gülhan Tuba Çelik örtük anlatımın imkânlarını bilen bir yazar olmasına karşın bazı hikâyelerde argoya, doğrudan cinsellik göndermelerine ve beden merkezli anlatımlara gereğinden fazla yaslanır. Basit bir ahlâkî itiraz anlamayın sadece, asıl mesele estetiktir. Güçlü edebiyat her şeyi en çıplak hâliyle söylemek zorunda değildir. Hatta çoğu zaman söylenmeyen, açıkça söylenenden daha derin bir etki bırakır. DSG’nin bazı sayfalarında ise sezdirmenin yerini gösterme arzusu, inceliğin yerini doğrudanlık, mahremiyetin yerini teşhir alır. Bu da hikâyeler hasılasını cesur kılmaktan ziyade hoyratlaştırır.

Tekrarlamakta sakınca görmüyorum. Özellikle eğitimci kimliğiyle de bilinen bir yazarın kelime tercihleri üzerinde ayrıca durmak gerekir. Öğretmen olmak elbette yazarı sınırlandırmaz, fakat kelimenin sorumluluğunu daha fazla hissetmesini beklemek de yadırganacak bir talep değildir. Edebiyat hayatın her alanına girebilir; ama hayatın her alanını edebiyata taşırken dilin terbiyesini, estetik mesafeyi ve anlatım inceliğini korumak gerekir.

DSG’nin bazı hikâyelerinde argo, haddi aşan kelimeler (ben örnek olması adına aktarmaktan imtina ediyorum) ve cinsellik merkezli söyleyişler estetik bir zorunluluktan çok, çağdaş edebiyat piyasasında karşılığı olan bir görünürlük tercihi gibi durur. Bu tercih metne derinlik katmaz; yalnızca sertlik hissi verir.

Kitaptaki feminist damar, kimlik meselelerine temas eden bakış ve gelenekle kurulan mesafe de aynı bağlamda okunabilir. Kadın karakterler çoğu zaman mağduriyet, erkekler eksiklik ya da tehdit, aile ise daraltıcı bir yapı olarak gösteriliyor. Kürt, Ermeni ve İslam çevresindeki göndermelerde de, gündelik hayatın küçük çatlakları içinden sezdirir. Bu ilk bakışta güçlü bir imkânmış görünse de bazı yerlerde edebiyatın çok sesliliğine değil, belli çevrelerde makbul görülecek bir duyarlılık repertuvarına yaslanır. Kadın özgürleşmesi, kimlik mağduriyeti, sınıfsal sıkışmışlık, cinsellik ve argo yan yana gelir; fakat bunların hepsi her zaman hikâyenin doğal dokusundan doğmaz. Bazen metin, insanı bütün çelişkileriyle anlatmak yerine, onu belli ideolojik kabullerin içinden seçerek anlatır.

Bu yüzden DSG, güçlü gözlemlerine rağmen okurda insanların sadece son gidişi değil, edebî terbiyenin de sessizce uzaklaşmasını anlatılmaktadır. Kelime inceliğinin yerini açıklık, mahremiyetin yerini teşhir, hikmetin yerini ideolojik poz alma aldığında hikâye cesur olmaz; sadece ve sadece başka bir mahallenin alkışına uygun hâle gelir.

Teknik açıdan bakıldığında DSG, klasik olay hikâyesinden çok modern hikâyenin içe dönük anlatım imkânlarına yaslanmaktadır. İç monolog, bilinç akışı, parçalanmış zaman, eksiltmeli anlatım, sembolik mekân kullanımı ve şiirsel düzyazı kitabın belirgin teknikleri arasındadır. Karakterler çoğu zaman dış dünyayı değil, kendi zihinlerini anlatırlar. Olaylar yaşanmaktan çok hatırlanır, düşünülür, yorumlanır. Ev, kanepe, mutfak, tabak, duvar, balkon ve apartman gibi unsurlar karakterlerin ruh hâlinin yansımasına dönüşür. Bu bakımdan kitap modern hikâyenin imkânlarını bilir. Fakat bu teknikler yer yer fazla tekrarlandığı için farklı hikâyelerde aynı zihnin farklı sürümleriyle karşılaşılıyormuş hissi oluşur. Postmodern sayılabilecek parçalı kurgu ve anlatma bilinci izleri ise sınırlıdır; DSG asıl gücünü postmodern oyunlardan değil, modern şehir insanının iç çöküşünü anlatma çabasından alır.

DSG'nin Kalbi: Ev Ölürken

Kitabın en başarılı hikâyesi tercihim bu nedenlerle daha iyi anlaşılacaktır: “Ev Ölürken”. Hikâyede yazarın tüm edebî kudreti gösterişsiz ama sahicidir. Diğer hikâyelerde görülen fikri öne çıkarma, cümleyi parlatma, gündelik öfkeyi edebiyat sanma problemi ‘Ev Ölürken’de geri çekilir, yerini yavaş yavaş çöken bir insanın iç sesi alır. Hikâye okura bağırmaz, kendini ispatlamaya çalışmaz, yalnızca çürür. Bu nedenlerle etkiledi beni.

Ayrıca “Ev Ölürken”de ev doğrudan ruh hâlidir; dekordan ibaret değildir. Kireç dökülen tavan, kokan çamaşır makinesi, küçülen kanepe, boşalan tabaklar, hurdacıya verilen eşyalar psikolojinin parçalarına dönüşür. Ev küçüldükçe kadın da küçülecektir. Salon boşalınca insan ilişkileri de boşalacaktır. Pek çok hikâyede duygu doğrudan söylenirken ‘Ev Ölürken’de nesneleri konuşturur Çelik. Bu yüzden hikâye daha edebî bir yere oturur.

Bu hikâyede yalnızlık ilk kez gerçekten yaşanmışlık hissi verir. Kitabın başka bölümlerinde yalnızlık bazen şehirli bir poz gibi durup kahve, beden, argo, cinsellik, depresyon ve modern sıkılmışlık arasında dolaşır. “Ev Ölürken”de ise yalnızlık somutlaşır. Duş almaya üşenen, yumurta haşlamayı bile mesele hâline getiren, kanepede çarşafla yaşayan, insanlardan kaçan bir kadın vardır. Bunlar psikolojik çözülmenin sahici ayrıntılarıdır. Hikâye burada güçlenir; çünkü açıklamaz, gösterir.

Üslup bakımından da “Ev Ölürken” kitabın en dengeli hikâyesidir diyebilirim. Diğer hikâyelerde sıkça rastlanan yapay sertlik, bilinçli argo serpiştirme ve okuru sarsmak için kurulmuş cinsellik dili burada geri plândadır. Dil daha doğal akar. Monotonluk bile estetik malzemeye dönüşür. Finaldeki ‘ışığın kapanması’ arzusu ise doğrudan ölüm isteğinden daha etkili, daha incelikli ve daha edebîdir. Burada hikâye açıklamak yerine susar. Gerçek hikâye de çoğu zaman tam orada başlar.

Hareket Var, Menzil Yok

Sonuç olarak DSG güçlü gözlemciliği ve yer yer etkileyici atmosferler kuran; fakat hikâye kurma, karakter çeşitliliği, diyalog gücü, dil disiplini ve estetik mesafe bakımından tartışmaya açık bir kitaptır. İyi yerlerinde insan ruhunun sessiz çatlaklarını gösterebiliyorken, en zayıf yerlerinde ise yalnızlık, yabancılaşma, cinsellik, kırgınlık ve ideolojik duyarlılık etrafında dönen güncel edebiyat klişelerine yaklaşır. Yazar, modern insanın karanlığını görse de, o karanlığın ötesini yeterince merak etmez.

Ve dahi DSG, çağdaş şehir insanının yalnızlık koridorlarında dolaşan, bazı hikâyelerinde sahici bir sızıya ulaşan, bazı hikâyelerinde ise kendi karanlığına ve çağın hazır duyarlılıklarına fazla güvenen bir hikâyeler hasılası. Kitap, insanın dünyadan gidişini anlatmak isterken yer yer hikâyenin kendi imkânlarından da erken vazgeçer. Bu yüzden DSG, akılda büyük bir sarsıntıdan çok şu cümleyi bırakır:

Anlatılan sadece insanların tükenişi değil, dilin inceliğini, hikâyenin sabrını ve edebiyatın mesafesini kaybetme ihtimalidir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yusuf Alpaslan Özdemir Arşivi

Ne yapmalı?

01 Nisan 2026 Çarşamba 09:59

Dergi okul olunca edebiyat büyür

18 Mart 2026 Çarşamba 14:55