Yusuf Alpaslan Özdemir

Yusuf Alpaslan Özdemir

Övgünâme çağında dergi okumak

Hediye edilen yayınların gölgesinde eleştirinin ne kadar hür kalabildiği, kelimelerin hangi zihniyeti ele verdiği ve hikâyenin neden giderek anlatıya dönüştüğü soruları dergi okumalarımızın merkezinde duruyor. Dergiler üzerinden açtığımız bahis, aslında edebiyat ortamımızın samimiyet, nitelik ve cesaret imtihanına dönüşüyor

Tecessüs’ün dergilere verdiği önem herkesin malûmudur. Çeşitli mecralarda benzeri dergi değerlendirme köşelerinde olduğu gibi dergilerin içeriğine kısaca değinip, ilgili sayıdan seçilmiş birkaç metni alıntılamakla yetinmek istemiyoruz. Dergilerin bir dava dergisi olmasını, hür tefekkürün kalesi birer mektep vazifesi görmelerini istiyoruz. Bundan mütevellit, sadece bir heves yahut görünürlük mahsulü yayınlara da dikkat çekerek en kıymetli hazinemiz olan zamanımızı ayırdığımız dergilerin arzu ettiğimiz nitelik ve ilkelerde olması için gayret sarf ediyoruz. Bunda ciddiyiz ve konu hakkında konuşmayı haklı görüyoruz. Neden? Öncelikle dergiler bize bedelsiz gelmiyor. Tüm dergiler ücreti mukabilinde satın alınıyor ki sadece haziran ayında aldığımız edebiyat dergilerini yandaki fotoğraflardan birinde görebilirsiniz, edebiyat harici dergiler haricinde üstelik ve her ay.

Bunu neden vurgulama gereği duyuyoruz? Kimileri hava atmak, diyecektir; velev ki bu olsun, hava attığımız mesele bu olsun. Gerçek şu ki; hediye kitap dergi alan kişi, değerlendirme noktasında objektif kalamaz görüşündeyiz. Yayınlardan bahsettik bahsedeli hediye olayının kalkması gerektiğini teklif ediyoruz. Eleştiri diye yazılanlar övgünâmeye dönüşünce kimse niteliğin, ne yaptığının, buna mukabil ne yapması gerektiğinin farkına varamıyor. Yazanın kendi yazdığını okumadığı, yazısının çıktığı dergiyi dahi almadığı gibi bir de ödül alınca yandım gülüm keten helva! Somutlaştıralım bunu. Hece’yi bilmeyen yoktur. Kadim ve güçlü yayın mecralarımızdandır. Pek çok yerde Hece Yayınları arasında çıkan çeşitli kitaplar övgü yağmuruna tutulur, zaaflarından bahsedilmez. Misal; yayınevinin amiral gemisi Hece dergisinin son sayısındaki ‘Nesneler Dünyası’ hakkında değerlendirmeyi hatırlayın. Halbuki sayfamız yazarları birkaç yazıda gerek ‘Zaman İçinde Mekân’, gerekse ‘Nesneler Dünyası’ hakkında değerlendirme yazılarında tarifi imkânsız yayıncılık ve yazarlık-editörlük kazası işaret etmişlerdi. Sadece Hece mi? Çıra’dan çıkan ‘Açık Parantez’ de vd. Bu minvalde inanılmaz kusurların sağ kesim yayınlarda çıkması hususu üzerinde düşünülecek bir özelliktir.

Samimiyetimize şuradan pay biçin: Bunları yazınca Hece’den hediye yayın olayına nokta koyduk, yazarların kalbini kırdık, editör ve yayıncıları karşımıza aldık. Elimize ne geçti? Çok şey; dost öven değil, üslûbunca hata ve yanlışlara parmak basan, yol gösterendir.

Belki de söylenecek çok şey var, ara ara değindik, gerekirse yine değiniriz ama şimdi haziaran ayı dergilerini değerlendirmeye geçelim.

Yapıt mı Eser mi: Dergiler, Kelimeler ve Küçük Büyük Arızalar

Hece Öykü’nün Haziran-Temmuz 2026 tarihli 135. Sayısının başındaki Emin Gürdamur’un kaleminden çıkan sunuş metnini kusur avcılığı ile değil, metnin kendi iddiası ile dili arasındaki gerilim üzerinden okumaya çalıştım ki, daha verimli değerlendirebileyim. Başlığa rağmen böyle yapmaya çalıştım. Çünkü Emin Gürdamur burada hikâye anlatmıyor; yazarlık, metin ve kader ilişkisi üzerine poetik bir metin kuruyor. Daha bir dikkatli okuyup mülâhaza edince de başlık dışında da bazı dikkat çekici kırılmaların ortaya çıktığını gördüm.

İlk göze çarpan hususlardan biri, yapıt-eser mevzuu. Uzatmayayım, siz benzer belli çatışmalı kelimeleri hatırlayın: edebiyat-yazın, şehir-kent, imkân-olanak, anamal, kenter vs. gibi.

Gürdamur yazısının girişinde “eser” kelimesini kullanıyor: “...böylece nihayete eren eserin mutlak mimarı olduğumuzu sanırız.”

Fakat başlık “Yapıtın Yazarı”.

Bugün Türkçemizde “yapıt” kelimesini daha çok modernist, seküler, akademik ve dilde öz Türkçeciliği önceleyen çevrelerin tercih ettiği sanırım herkesin malûmu. Buna karşılık “eser” kelimesi gelenekle, sanatla, medeniyet diliyle ve özellikle muhafazakâr-mütedeyyin edebiyat çevreleriyle daha çok özdeşleşmiş durumdadır. Bu yüzden yazı boyunca çoğunlukla “eser” derken başlıkta “yapıt” demek küçük gibi görünen ama zihniyet bakımından dikkat çekici bir tercih olsa gerek.

İnsan ister istemez aklımdan geçmedi değil: Madem metnin ruhu “eser” kelimesine daha yakın, neden başlıkta “yapıt” tercih edilmiş?

Bu tercih bir editör müdahalesi mi, yoksa yazarın bilinçli bir dil politikası mı?

Biliriz ki bazen bir kelime, bir paragraftan daha çok şey söyler.

Kelimelere Hükmetmiyoruz Diyen Yazarın Kelimelere Hükmetmesi

Metnin temel tezi şu:

Yazar metnin efendisi değildir.

Kelimeler bazen yazarı sürükler.

Yazılan şey yazanın kontrolünden çıkar.

Güzel.

Lâkin yazısının tamamı son derece kontrollü, hesaplı ve son derece yönlendirilmiş bir retorikle kurulmuş.

Yani metin; “ben sürükleniyorum.” derken dahi okuru belli düşüncelere sürüklemeye çalışıyor. Bu da küçük bir paradoks doğuruyor.

Kelimelerin bizi götürdüğünü anlatan metnin kendisi, kelimeleri sıkı bir disiplin altında yürütüyor.

Sokrates ve Kader Aynı Cümlede

Bir başka dikkat çekici husus ise referans dünyası.

Gürdamur bir yerde; “Bu bizi Sokratçı ya da kaderci yapar mı bilmiyorum.” diyor.

Cümlede Sokrates ile kader anlayışının yan yana gelişi havada kalıyor sanki. Çünkü biri felsefî sorgulamanın sembolü, diğeri metafizik teslimiyetin.

Yazar bunları bilinçli olarak mı yan yana getiriyor, yoksa güçlü dursun diye mi kullanıyor?

Bunu biraz açılmış görmek iyi olurdu.

Fazla Şairane Olma Riski

Yazıda güzel cümleler var ama bazı yerlerde güzellik açıklığın önüne geçiyor.

Meselâ; “Yazdığını zannettiği eserin kaderine tutulmuş bir aynanın başka bir aynaya yansıması olduğunu anlıyor.”

Bu tür cümleler ilk okuyuşta etkileyici görünse de ikinci okuyuşta okur kendine şu soruyu soruyor: “Tam olarak ne anlatılıyor?”

Edebiyatın zaman zaman kapalılığı kaldırdığı doğrudur. Amma velâkin poetik metinlerde kapalılık arttıkça düşünce geri plana düşebiliyor.

Fikir mi atmosfer mi zuhur diyor, birbirine karışıyor.

Yazının en başarılı kısmı sürü-çoban benzetmesi. Yazarın kendisini sürünün önünde giden değil, sürünün peşinden giden çoban gibi tarif etmesi etkileyici.

Fakat burada da şu soru akla geliyor:

Eğer sürü gerçekten yolu biliyorsa çobana niye ihtiyaç olsun ki, eğer çoban gerekliyse sürü kendi yolunu nasıl buluyor?

Metafor güzel ama sonuna kadar düşünülmemiş hissi veriyor.

whatsapp-image-2026-06-17-at-06-28-37.jpeg

Asıl Mesele

Eğip bükmeden, lâfı dolandırmadan söyleyeyim; metnin asıl problemi dil veya üslûp değil.

Asıl mesele; tevazuyu odağına alan ama yer yer entelektüel gösterişe yaklaşması.

“Ben yazının efendisi değilim” diyen bir Emin Gürdamur sesi duyuyoruz; fakat bu ses bazen bunu söylerken kendi düşünce derinliğini de sergilemek istiyor. Bu yüzden ‘Yapıtın Yazarı’ başlıklı sunuş yazısı, samimiyet ile edebî poz arasında gidip geliyor.

Bir yerde yazarı görüyoruz, başka bir yerdeyse yazarın kendisi hakkında kurduğu imajı...

Yazının anlattığı şey ile yazının yaptığı şeyin tam olarak aynı olmaması en ilginç taraf bence.

Belki de en sahici cümlesi şudur: “İnsan, yapıtın efendisi olmadığını hüzünlü bir şekilde kavramakta kalmıyor...”

Yazar sadece eserin efendisi değildir belki; bazen kendi poetikasının da tam efendisi değildir. Yazı ilerledikçe, savunduğu fikirler ile kullandığı dil arasında küçük çatlaklar oluşur. Ve çoğu zaman bir metni ilginç yapan şey de bu çatlaklar değil midir?

Sunuş’tan yakamı kurtarıp hikâyelere dikkat kesilince epeydir rahatsız olduğum ve adına hikâye denilen metinlerin başka bir şeye dönüşmesi, anlatıya fazla gömülmesi. Yanlış anlaşılmasın bu sadece Hece Öykü’ye özgü değil.

Hikâyeden Anlatıya, Eleştiriden Övgüye: Dergilerde Neler Oluyor?

Tecessüs’te öncesinde haberleştirdiğimiz haziran ayı edebiyat dergilerini; Kitaplık’ı, Notos’u, Şiraze’yi, Muhit’i, EleştiriYorum ve Buzdokuz’u pas geçiyoruz.

“Dijital Bedenler” dosyasıyla çıkan Varlık dergisinin Haziran 2026 tarihli 1425. sayısında Hayriye Ünal’la A7’den çıkan yeni kitabı ‘Eleştirinin Yeni Yasaları’ adlı bir söyleşi var. Buzdokuz ekibinden Bilgehan Tuğrul ve Mert Özden’in akademik, kavramsal ve felsefi sorularına Ünal, ilgi çekici cevaplar vermiş.

Söyleşide Hayriye Ünal, yeni kitabı Eleştirinin Yeni Yasaları bağlamında bugünkü şiir eleştirisinin artık eski ölçülerle yetinemeyeceğini söylüyor. Ona göre şiir ortamı değişmiş; sosyal medya, dijital dolaşım, kuşaklar arası kopuş, süreksizlik ve bağlantısızlık eski eleştiri haritalarını yetersiz bırakmıştır. Bu yüzden eleştirinin yeni kavramlara, yeni yöntemlere ve daha geniş bir bakışa ihtiyacı vardır.

Ünal’ın temel vurgusu, şiirin sadece metin üzerinden değil; dolaşım biçimi, görünürlüğü, okurla kurduğu ilişki, dijital varlığı ve çağın zihinsel atmosferiyle birlikte düşünülmesi gerektiğidir. “Yeni”yi körü körüne kutsamaz; fakat şiirin yeni şartlara göre okunması gerektiğini savunur Hayriye Hanım. Buzdokuz’u da Türk şiirinden kopuk bir deney alanı olarak değil, şiirin geldiği noktayı izleyen ve farklı örneklere alan açan bir mecra olarak konumlandırıyor.

Söyleşinin önemli odaklarından biri de yapay zekâ konusu. Ünal, yapay zekânın şiiri ve eleştiriyi bütünüyle ortadan kaldıracağını düşünmez; ama şiir eleştirisinde sınıflandırma, örüntüleri görme, arşivleme ve bağlantı kurma bakımından yeni imkânlar doğurabileceğini belirtir. Buna rağmen şairin sezgisi, merakı, yaratıcı kimliği ve insanî tecrübesi yapay zekânın yerine geçemeyeceği alanlar olarak kalır.

Söyleşide; “Türk şiiri” ile “Türkçe şiir” ayrımı, dijital dilin şiire etkisi, hashtag kültürü, ironi, politik dil, özgürlük kavramı ve erişilemeyen şiir metinleri de tartışılır. Ünal, şiirin matbu kitaplar yanında dergilerde, sosyal medyada, dijital mecralarda ve dağınık arşivlerde de yaşadığını hatırlatıyor. Bu yüzden eleştirmenin bir görevi de şiirin dolaşım ağlarını da izlemektir.

Röportajın sonlarında “büyük şair” miti sorgulanıyor. Hayriye Ünal, büyük şair anlatısının çoğu zaman erkek, ataerkil ve kültürel olarak seçilmiş figürler üzerinden kurulduğunu ima ediyor. Böylece şiir tarihinin aynı zamanda ideolojik ve toplumsal kabullerle biçimlendiğini gösterir der.

Hasılı söyleşi, Hayriye Ünal’ın şiir eleştirisini eski kanonun güvenli alanından çıkarıp dijital çağın, kopuşların, yeni poetik arayışların ve eleştirel cesaretin alanına taşıma çabasını imliyor.

Bu sayısının dosya yazılarında özellikle ‘Yazarın Dijital Bedeni’ başlıklı Mehmet Ö. Şüküran’ın makalesi dikkat celbedici.

Varlık’ın haziran konuklarından biri de Doğan Hızlan. Hürriyet’teki köşe yazısı mı yoksa haber yazısı mı ne idüğü belirsiz klişe yazıları sinir bozucu ama Hızlan, söyleşide eleştiriye dair yedi sayfada ilginç bilgiler veriyor.

Ahmet Bozkurt’un ‘Osmanlı-Türk Romanında Alegorinin Ölümü’ de iddialarıyla göz dolduruyor.

Bazı yazarların uydurukça kelimeleri sinir bozucu. Aynur Dilber kitaplarından birine Delirim der, Yavuz Özdem’in dergideki yazı başlığındaki icadı ise İtilim: “Vedat Günyol ve Batı’ya İtilim Meselesi”

Çiğdem Ülker ise Londra’da edebiyat ve tarih yolculuğuna davet ediyor, tabi kadınları ihmal etmiyor, edebiyat cesur kadınlar ortaya çıkarırmış da. Popüler yazar Yekta Kopan burada da bir taşın altından çıkıyor.

Söyleşi bolluğu var bu sayıda. Özdemir İnce ile neyse ki siyasetten çok edebiyat konuşmuş Lütfi Özgünaydın.

Hep Türk yazarlardan eleştiri okumayalım bizim eserlerimiz üzerine. Daniel Koehler, Ayfer Tunç’un son romanını mercek altına almış. Değişmeyen tek şey övgü yağmuru. Ben kendi adıma yazıyı ziyadesiyle zayıf buldum.

Ali Bulunmaz ise Cevat Çapan’ın ‘Öğrenme Uğraşı’na el atıyor yazısında.

Gültekin emre ve bir iki yazarın daha söyleşisi var Varlık’ın bu sayısında.

Neden Sabitfikir?

Sabitfikir, kitap dostlarının gözbebeği bir dergi. Her ne kadar Turkuaz Grubu’nun yayın organı olsa da sol kesim yayınevlerinden çıkan kitaplara daha çok yer verir. Ben derginin başındaki ‘Haberler’i ilgiyle ve dikkatle izliyorum.

Latife Tekin’in ‘Para Gürültüsü’ adlı romanı hakkında bir yazıyı da Sabri Gürses kaleme almış. Hâlâ herkes bu roman hakkında mühim hususiyetler görürken, ben nden vasatlık tarafınadyım’ı çözmeye çalışıyorum.

‘Sonra Gözler Görür’ün de içinde olduğu Hikmet Hükümenoğlu üçlemesini okuyanlar Kerem Görkem’in düşüncelerinden de istifade edeceklerdir. İstifade etmek demişken Orkun Galolar’ı da bu noktada unutmamak gerek.

Kusursuz Nurullah Ataç?

Belli kalemler belli kesimlerce zıt hükümlerle anılır ve bu değişmez. Bir kesim, Nurullah Ataç’ın dilimize kattığı uyduruk kelimelerden ve yüzeysel ve kibirli eleştiri yöntemlerinden dem vururken, öteki kesim tam da özellikle bu noktalarda Ataç’ın dilimize büyük hizmetlerde bulunduğunu iddia ederler. Üç ayda bir çıkan EleştiriYorum da ikinci kesimden bir bakış açısıyla okur huzurunda. 169 sayfalık derginin 103 sayfası Ataç dosyasından mürekkep.

Bu yazımın başında değindiğim kelime ve ek tercihleri konusunda dergi yazarlarının dili bana saç baş yoldursa da ziyadesiyle fikirlerden istifade ettim diyebilirim. Özgür Taburoğlu ile eleştirmenin çeşitli hâllerine gidip geldim, Leyla Erbil hikâyelerindeki eleştirmen figürleriyle yarenlik ettim, adıyla dikkatimi çeken ve severek okuduğum ‘Geber Aşkım’a dair Şaziye Çıkrıkcı’da farklı bir bakışa şahit oldum.

Öykücünün Gündemi

Bir benzeri Hece dergisinde de var; Mustafa Aplay ve Bartu Çay’ın Post Öykü’nün sürekli köşelerinden ‘Öykücünün Gündemi’ne bayılıyorum. Hem ilginç haberler yakalıyorlar, hem de ironi yüklü üslûpları hoşuma gidiyor.

Post Öykü’nün devinim halinde olması da dikkatimi çekiyor. Neredeyse hemen her sayıda yeni bir köşe ve/veya projeyle- köşeyle karşılaşıyorum. Hikâyelerini severek okuduğum Akif Hasan Kaya da var 70. sayıda, daha ne olsun?

Dahası var…Necip Tosun, ‘Yazma Dersleri’ni Marquez’le sürdürüyor. Tamam konu detaylı ve çetrefilli ama bir özet okuyor hissinden uzaklaştırmalı bizi Tosun.

Yeni çıkan kitaplara da lâyığınca önem gösteren derginin genel niteliğiyle yer verilen hikâyelerin paralel olmadığının da altını çizmem icap ediyor. Fakat bu sorun yukarıda da söylediğim gibi sadece Post Öykü’nün kabahati değil, Türk hikâyeciliğinde şu dönemde bir aynı şeylerden bahsetme, anlatıya kayma, ‘an’ın hikâyesinden vaka ve diyaloglardan uzaklaşma hikâye okuma keyfimize set kuruyor.

İnşaallah bir an evvel aslımıza döneriz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yusuf Alpaslan Özdemir Arşivi

Ne yapmalı?

01 Nisan 2026 Çarşamba 09:59

Dergi okul olunca edebiyat büyür

18 Mart 2026 Çarşamba 14:55