Yusuf Alpaslan Özdemir
Yolun öğrettikleri: Beş ülke, onlarca iz, büyük kazanımlar
SMTAL öğretmen ve yakınlarının Avrupa seyahati, bazen yıllarca okunacak kitapların öğretemeyeceği kadar çok şey anlatıyor. Beş ülke, pek çok şehir şehir ve sayısız gözlem üzerinden; şehirlerin nasıl medeniyet kurduğunu, tarihin nasıl korunduğunu ve yolculuğun insanın aslında kendine doğru çıktığı bir keşif olduğuna şahitliğe davet ediyoruz

Bir insan için, hele de bir eğitimci için seyahat etmek düşünceyi, bakışı ve ufku genişletmektir aynı zamanda: Her yeni şehir, her yeni ülke farklı ders, her meydan farklı bir metin, her tarihî yapı insanlığın ortak hafızasından okunacak yeni bir sayfadır.

Cennet vatanımız Türkiye’mizin güzelliklerine şahit olduktan sonra ufkumuzu genişletmiş ve İspanya ve İtalya’ya açılmıştık daha önce. Bu noktada meslektaşım Oğuzhan Abdullah Uluyol için bir parantez açmam icap ediyor. Mütevazı okul gezileri zaviyesinde başlayan maceraya o öncülük etti, vizyon kattı, her defasında bizi bir adım öteye taşıdı. Onun istikrarı ve azmi olmasaydı bunca yere gider miydik emin değilim. Kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır. Daha önceki İtalya turunun ardından bu gezide de “Argeon Turizm” hepimizin beğenisini kazandı. Bize her bakımdan iyi bir yol arkadaşı oldular sağ olsunlar.

Sadece mesleki alanda değil, kültürel etkinliklerle de geniş kesimlerin takdirlerini toplayan Selçuklu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi öğretmenleri olarak çıktığımız Hollanda, Belçika, Fransa, İsviçre ve Almanya'yı kapsayan yedi günlük Avrupa yolculuğu da benim için tam anlamıyla böyle bir tecrübeye dönüştü. Döndüğümde valizimde birkaç hatıradan çok daha fazlası vardı; şehirlerin ruhu, medeniyetin izleri ve öğretmenliğime yeni anlamlar katan sayısız gözlem; yanı sıra birlik beraberliğin, ekip uyumunun yaşattığı inanılmaz haz…

İlk durağımız Amsterdam'dı. Kanallarıyla UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan şehir, modern estetik çehresi yanında, insanın tabiatla kurduğu akılcı ilişkinin de en güçlü örneklerinden biriydi: Dam Meydanı, Kraliyet Sarayı, bisiklet kültürü, su üzerine kurulan şehir düzeni ve yüzyıllardır ayakta kalan mimarisi, medeniyetin sadece ve sadece büyük binalarla değil, yaşam biçimiyle inşa edildiğini faş ediyordu. Ardından gittiğimiz Marken ve Volendam ise geçmişi bugüne taşımanın mümkün olduğunu ziyadesiyle hissettirdi. Kazıklar üzerine inşa edilen evler, halen çalışan yel değirmenleri, geleneksel kıyafetlerini gururla taşıyan insanlar ve nesilden nesile aktarılan peynir üretimi, kültürel hafızanın ancak korunarak yaşatılabileceğini anlatıyordu.
Türkiye’mi hep hatırladım, ister istemez mukayeselere kapıldım; çokça hayıflandım; nelerden kendimizi mahrum bıraktığımıza üzüldüm. O güzelim tabiat ihtişamının nüvesi manzaraları, evleri terk edip de estetikten yoksun binalara ve yaşamlara mahkûm olunur, akıl alır şey değil!
Neyse devam edeyim, yara açılırsa kapanmayacak, ciğerdelen olup çıkacak. Sıradaki durak Rotterdam ise bambaşka bir yüzünü gösterdi Avrupa'nın. Erasmus Köprüsü, Kübik Evler ve modern mimarisiyle geleceğe bakan şehir, birkaç saat sonra ulaştığımız Gent ve Brugge'de yerini Orta Çağ'ın dingin atmosferine bıraktı. Kanallar boyunca sıralanan taş evler, çan kuleleri, gotik yapılar ve dantel gibi işlenmiş sokaklar, geçmişin sadece korunmadığını; günlük hayatın doğal bir parçası olarak yaşatıldığını gösteriyordu. Brüksel'de Grand Place'in görkemi, Atomium'un çağdaş yorumu ve Avrupa'nın siyasi merkezi olmasına rağmen tarihî kimliğini kaybetmemesi dikkat çekiciydi.

Paris ise sadece Eyfel'den ibaret olmadığını bir kez daha hatırlattı. Champs-Élysées, Concorde Meydanı, Opera Binası, Seine Nehri üzerinde yaptığımız tekne turu, Montmartre'ın bohem ruhu, Ressamlar Tepesi'nin üretken atmosferi ve Notre Dame'ın asırlardır ayakta duran ihtişamı, sanatın bir şehri nasıl şekillendirdiğini gözler önüne seriyordu. Her köşe başında edebiyatın, resmin, müziğin ve tarihin izlerine rastlamak mümkündü.
Bir parantez daha açayım. Hakikaten böylesine muazzam ilgi gören, ekonomik muazzam getirisi olan bir demir yığınının yapılış macerasına dair küçük bir araştırma yapmanız yerinde olur. İlginç bir hikâye, ilginç tercihler sizi bekliyor bu hikâyede.
&&&
Yolculuğun unutulmaz duraklarından bir diğeri Basel'di. Aynı noktada İsviçre, Fransa ve Almanya'yı görebilmek, sınırların haritalarda kaldığını hissettiren ilginç bir deneyimdi. Rhein Nehri'nin iki yakasına yayılan şehir, tarihî köprüleri, kırmızı belediye binası, Münster Katedrali ve sanatla bütünleşen meydanlarıyla Avrupa'nın kültürel çeşitliliğini tek bir şehirde buluşturuyordu.
Colmar, Eguisheim ve Strasbourg ise masallardan çıkıp gelmiş gibiydi. Çiçeklerle süslü ahşap evler, dar kanallar, rengârenk cepheler, yüzyıllardır bozulmadan korunmuş sokaklar ve Alsace bölgesinin kendine özgü mimarisi, zamanın burada daha yavaş aktığını düşündürüyordu. Strasbourg'da UNESCO Dünya Mirası Listesi'ndeki tarihî merkez, görkemli Notre Dame Katedrali, Petit France mahallesi ve Avrupa Parlamentosu'nun aynı şehirde buluşması ise geçmişle geleceğin nasıl uyum içinde yaşayabileceğinin en güzel örneklerinden biriydi.
Yeme içme kültüründen, ekonomik durumdan bahsetmeden geçmeyeyim. Giyim kuşam konusunda bizden ciddi anlamda ucuz buralar, muazzam kişi başına gelire rağmen. Bizim sadece kahvaltımız mutfaklarına bedel, peyniri saymayayım. Rokfor; tadı hâlâ damağımda ama neyse ki Niğde Mavisi elimizin altında.
Bir haftalık bir turda ne derece anlaşılacağının takdirini size bırakıyorum ama çevre temizliği, kurallara uyma vd. geçmişte pek çok konuda şehir efsanelerine maruz kaldığımı da hissetmedim değil buraları görünce.
Bir hususu daha vurgulamam gerekiyor. Turla bir yurtdışı gezisinde rehberlik eden kişinin o ülkede yaşıyor olması çok büyük avantaj. Paris’te yaşayan Malatya doğumlu bir Türk olan Mehmet Bey bize gezilecek yerleri nokta atışı tercihlerle gezdirmekle kalmadı, bir hafta boyunca tarih ve kültür şöleni de yaşattı. Rehberimizle beraber Beytullah Bey’i, Oktay Keskin’i, Fatma Yılmaz’ı da saymazsam haksızlık etmiş olurum.
&&&
Hasılı ve’l-kelâm; bu yolculuk bana şehirlerin yalnızca yollar, meydanlar ve binalardan oluşmadığını yeniden hatırlattı. Asıl zenginlik; tarihine sahip çıkan toplumlarda, kamu alanlarına gösterilen özenle, tabiatla kurulan dengede, sanatı gündelik hayatın içine yerleştirebilme becerisinde saklıydı.
Edebiyat öğretmeni olarak gördüğüm her şehirde yeni metinler okudum; taşlarda tarihi, kanallarda mühendisliği, meydanlarda kültürü, insanların günlük yaşamında ise medeniyet bilincini gördüm. Belki de bu yüzden yolculuk bittiğinde geriye sadece güzel fotoğraflar değil, sınıfta öğrencilerime, çevremdekilere aktarabileceğim yeni hikâyeler, yeni örnekler ve yeni ufuklar kaldı. Çünkü insan, gerçekten gezdikçe yalnızca dünyayı değil; kendisini de daha iyi tanımaya başlıyor.
Dahası Taci Ulutürk gibi vizyoner kimliği belirgin harika insanlar tanıdım.
Daha ne olsun!..

Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.