Yusuf Alpaslan Özdemir

Yusuf Alpaslan Özdemir

D. Mehmet Doğan nerede haklıydı, kendi davasını nasıl zayıflattı?

D. Mehmet Doğan hocanın fikrî mirasına yapılabilecek en adil katkı onun öfkesini tekrarlamak yerine öfkesinin arkasındaki doğru soruları alıp daha ölçülü ve kapsayıcı bir dil politikasına dönüştürmek olmalıdır

D. Mehmet Doğan zor zamanlarda konuşmaktan çekinmeyen, birçoklarının sustuğu bir ortamda cesaretle haksızlıklara ve yanlışlara karşı ilkeli duruşunu bozmayan bir büyük âlim ve mütefekkirdir. Eksikliği her daim hissedilen ve hissedilmeye devam edecek rahmetli mütefekkirimizin müşahede ettiği yanlışlara karşı çektiği acının şiddeti ne denli büyükse tepkisi de buna paraleldi. Bu yüzdendir ki yaptığı kutlu işlerde nadiren de olsa denge noktasında belli zaaflar sergiledi.

Güzel ve mukaddes ülkemizde uzun süre “dil sadeleşmeli mi, sadeleşmemeli mi?” şeklinde tartışılan bir meseleyi daha derin bir zemine taşıyarak kelimelerin arkasında kültürün, kültürün arkasında hafızanın, hafızanın arkasında ise bir medeniyet tasavvurunun bulunduğunu ısrarla hatırlattı. Bu cihetle dilimize ve sözlükçülüğe ömrünü adayan rahmetli hocanın itirazlarını basit bir “eski kelimeleri geri getirelim” nostaljisi göremeyiz.

Cennetmekân D. Mehmet Doğan hocamız yazdıklarında devletin dile müdahalesindeki sınırları öne çıkarmış ve dilin esas itibarıyla millete ait olduğunu, devletin istediği gibi kesip biçemeyeceğini savunmuştur. Yukarıda zikrettiğim bilinç ve sert tepki paralelindeki duruşuna ancak ‘teşhisle hükmü birbirinden ayırmak’ şerhi düşerim.

Her şeyden önce hocanın “Dilde devrim olmaz” hükmünü fazla mutlaklaştırması sorununu halletmemiz, diğer deyişle bunun bir sorun olup olmadığı meselesini çözmemiz elzemdir.

Doğan, dilde devrim veya inkılâp yerine dilin yapısını, tekniğini ve ruhunu dikkate alan ıslah ve reform çalışmalarından söz edilebileceğini sık sık vurgulamış, dilin yaşayan toplumsal bir yapı olduğunu ve siyasî iktidarın bir gecede toplumun dil alışkanlıklarını değiştiremeyeceğini eklemiştir. Nitekim 1930’larda yaşananlar, ki dönemin gazetelerinde itirazlarını haklı gösterecek pek çok belge yayımlanmıştır: Devlet ve kurumlar bazıları yaşamış, bazıları unutulmuş yeni kelimeler önermiştir. Kavramlar hayatî önemi haizdir, bundan mütevellit öncelikle ‘devrim’ kelimesinin muhtevası anlaşılmalıdır. Uygulayıcılar dilin yapısının devlet emriyle değiştirilebileceğini iddia ediyor, ki bu durumda Doğan haklıdır. Öte yandan kelime listelerine baktığımızda hocanın eleştirdiği dil reformunun belli noktalarda etkili olduğunu görüyoruz. Örneğin ‘anıt, çoğunluk, azınlık, önem, uzman, seçim, devrim, egemenlik, güvenlik…’ yeni karşılıklar Türkçemize yerleşmiştir. Dolayısıyla Doğan’ın meseleye ‘dilde tabiî değişme olur, fakat devlet eliyle gerçekleştirilen köklü ve hızlı bir dil mühendisliği, dilin tabiî gelişmesinin yerine geçemez’ minvalinde yaklaşımı daha isabetli olurdu.

D. Mehmet Doğan’ın dil devrimiyle dil reformu arasındaki terminoloji tartışmasını ziyadesiyle önemsemesini de tartışmakta lüzum vardır. Evet Doğan, ‘dil devrimi’ tabirine ciddi itirazlarda bulunmuş ve Türkiye dışında bu kavramın kullanılmadığını vurgulamış ve ülkemizdeki uygulamanın dil reformu olarak adlandırılmasının daha doğru olacağını, yabancı bilim insanlarının da “language reform” kavramını tercih ettiğini de eklemeyi ihmal etmez Doğan. Buraya kadar sorun yok ama meseleyi sadece kelimeye indirgemek tartışmanın özünü unutturmaz mı diye de düşünmedim değil. 1930’larda yaşanan dönüşümü devrim ya da reform diye tartışmak yerine ne denli kapsamlı olduğu, hangi araçlarla uygulandığı, hangi sonuçları doğurduğu ve hangi sınırlar içinde kaldığına kafa yormak çok daha verimli olmaz mıydı? Yani aziz hocamız tartışmayı isim kavgasından çıkarıp tarihî kanıt alanına taşıyabilseydi çok daha isabetli olurdu kanaatindeyim.

D. Mehmet Doğan’ın dil reformunu tek bir iradenin (devlet) ürünü gibi anlatması hususu üzerinde de lâyıkıyla düşünülmelidir. Zira dil tarihi daha karmaşıktır. Misal, D. Mehmet Doğan bir yazısında Karahanlı ve Osmanlı dönemlerindeki dil değişimini devletlerin dili yönlendirmesiyle açıklayan yaklaşımları eleştirmiştir. Haklı olarak, Karahanlı veya Osmanlı devletlerinin modern anlamda bir dil politikası kurumu bulunmadığını, dili kullanan yazarlar, şairler, ilim ve fikir adamları eliyle geliştiğini söyler ancak bu tespitini Cumhuriyet dönemine uygulandığında kendi lehine çok güçlü bir argüman oluşturma fırsatını da kaçırmıştır.

1932 sonrasında modern anlamda kurumsallaşmış bir dil politikası olduğu konusunda uzmanlarının çoğu fikir birliği etmiştir. Türk Dil Kurumu kurulmuş, kurultaylar düzenlenmiş, derleme ve tarama faaliyetleri yapılmış, sözlükler hazırlanmış, gazetelere belirli kelimelerin kullanılması yönünde tavsiyeler ve talimatlar gönderilmiş, eğitim ve basın bu politikanın araçları hâline gelmiştir. Yani rahmetli hocamız “Dil her dönemde devlet tarafından değiştirilmiştir” yerine “Cumhuriyet döneminde ilk defa modern devletin kurumları dilin doğrudan düzenlenmesine sistemli biçimde müdahil olmuştur.” şeklinde tavır alsaydı çok daha isabetli olurdu.

D. Mehmet Doğan’ın reformu zaman zaman dinî ve kültürel hafızayı ortadan kaldırmaya yönelik daha geniş bir projenin parçası olarak yorumlaması da oldukça iddialıdır, taraf tutmuyorum, ispat gerektirir düşüncesindeyim. Doğan’ın dayanağı, Cumhuriyet dönemindeki reformların Osmanlı-Arap-Fars kültür çevresinden uzaklaşmayı amaçlayan çok daha geniş bir modernleşme programının içinde gerçekleşmesidir. Dil reformunun kültürel sonuçlarını din ve medeniyet değişiminden bağımsız düşünmek ne derece mümkündür diye soruyorum bu noktada. Zira bir kültürün kelimelerini değiştirdiğinizde, o kültürün metinlerine erişimi de zorlaştırırsınız. Bunu ispatlamak için niyet okumaya ihtiyacı yoktu rahmetlinin, durum açıktı aslında. Bu ayrımı korusaydı, kendisine yöneltilebilecek ‘ideolojik yorum yapıyor’ eleştirilerinin önemli bir kısmını bertaraf edebilirdi.

Doğan, “Türkçenin Cenaze Töreni” adlı mühim eserinde dil devriminin plânsız ve temelsiz olduğunu ve Türkçe’ye büyük hasarlar verdiğine dikkat çeker. Hatta vesile olanları hokkabazlık yapmakla, şarlatanlıkla suçlar. Haklı olarak kimilerinin yöntem veya teori tartışmayı terk edip kişilerin ilmî ve ahlâkî niteliği hakkında niyet okuduğu eleştirilerine maruz kalmıştır. Oysaki 1935 listelerine bakarak ‘şu karşılıklar toplum tarafından benimsendi, şu karşılıklar ise yaşamadı.’ deseydi çok daha güçlü bir tarihî delil ortaya koyabilir, hüküm vermek yerine sonucu gösterirdi.

“Türkçenin Cenaze Töreni”, ‘cenaze’ metaforunun bolca kullanıldığı bir kitap. Evet çok güçlü bir kitap adı ve çok güçlü bir polemik başlığı; fakat her ne kadar yapılanları işaret etse de hocamız, Türkçe ölmüş değildir, Doğan’ın zikrettiği sorunlara karşılık çözüm yollarını yeterince sistemleştirdiğini de söylememiz zordur aslında. Doğan, dilin ıslahını mümkün görerek ve bunun dilin yapısı, tekniği ve ruhu dikkate alınarak ilim, fikir ve edebiyat adamları tarafından yapılması gerektiğini söyleyerek doğru bir başlangıç yapsa da; “hangi kelimeler geri alınmalı, hangileri artık Türkçeleşmiştir, yeni kelime nasıl türetilmeli, buna hangi kurum karar verecek, devletin rolü ne olacak, okullarda hangi söz varlığı öğretilecek, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi metinleri yeni kuşaklara nasıl okutulacak, Arapça ve Farsça kökenli kelimelerle İngilizce kökenli kelimeler arasında hangi ilkeye göre ayrım yapılacak, yabancı kelime” ile “Türkçeleşmiş kelime” arasındaki sınır nasıl belirlenecek?” sorularına hakkıyla cevap verdiğini söyleyemeyiz. Bu sorulara daha sistemli cevaplar verseydi, eleştirisi bir itiraz hareketi olmaktan çıkarak kapsamlı bir dil politikası önerisine dönüşebilirdi.

D. Mehmet Doğan’ın Öz Türkçeyle Türkçe’yi sık sık karşı karşıya getirmesi de emeğine ket vurmuştur. D. Mehmet Doğan’ın Öz Türkçeye topyekûn karşı çıkması, zaman zaman sanki karşı tarafta Türkçe olmayan bir dil, kendisinin savunduğu tarafta ise gerçek Türkçe varmış nev’inden bir algıya kapı araladı.

Türkçemizde Arapça ve Farsça kökenli olup yüzyıllar boyunca Türkçeleşmiş kelimeler olduğu gibi Fransızca, İtalyanca, Yunanca, İngilizce ve başka dillerden alınmış kelimelerin de olduğu gerçeğinden hareket edersek kelimenin kökeninin Türkçe olmamasının, onun Türkçe olmadığı anlamına gelmeyeceğini rahatlıkla anlarız. Misal; kitap, kalem, millet, medeniyet vd. kelimeleri kullanan bir Türk, bunları yabancı kelimeler olarak algılamaz. Rahmetli keşke yabancı kökenli kelimelerden ziyade Türkçeleşmiş kelimelerin tabiî statüsüne yoğunlaşsaydı.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yusuf Alpaslan Özdemir Arşivi

Romanın nabzını ilk cümlede tutmak

24 Ağustos 2026 Pazartesi 16:09

Kelimeler sahibini arıyor

11 Ağustos 2026 Salı 09:00

Övgünâme çağında dergi okumak

17 Haziran 2026 Çarşamba 10:06