Yusuf Alpaslan Özdemir
Vicdanın Sesi’nde yaralanan ahlâk
En derin yaralarımız her zaman gözle görülen yaralar değildir. Bazı yaralarımız kendimizle kurduğumuz ilişkide ortaya çıkıverir. Yaşadığımız bir felaket, kayıp yahut inandığımız değerlerle çelişmek zorunda kaldığımızda, doğru bildiğimiz hâlde engel olamadığımız durumlarda, tanık olduğumuz bir haksızlık karşısında sessiz kaldığımızda veya güvendiğimiz yapıların kendi ilkelerine aykırı davrandığını gördüğümüzde iç dünyamızda derin bir kırılma yaşarız. Bu minvaldeki ‘Ahlâkî Yaralanma’ tabiri vicdanımızı, kimlik duygumuzu ve dünyayla kurduğumuz güven ilişkisini sarsan deneyimleri anlamaya çalışan bir kavramdır.
Editörlüğünü Hasan Kalyoncu Üniversitesinden Feyza Topçu’nun yaptığı “Vicdanın Sesi: Meslek Gruplarında Ahlaki Yaralanma Deneyimleri” isimli kitap, bu kavramı farklı meslek alanları üzerinden ele alarak önemli bir boşluğu dolduruyor. Eserde çeşitli üniversitelerden akademisyenler yanında alanında uzman kamu ve sivil toplum kuruluşlarından ehil isimlerin kuşatıcı makaleleri bulunuyor.
1990’ların başında ortaya atılmış bir kavram olan ‘ahlâkî yaralanma’nın tanımı ve içeriği hakkında özgün bir makaleyle açılan kitapta, kavramın ilk ortaya çıktığı askeri kurumlarda, sağlık ve sosyal hizmet kurumlarında, eğitim, basın ve göç alanlarında ahlâki yaralanma tüm boyutlarıyla izah edilirken, okumayı diri tutan vaka örnekleri de ihmal edilmemiş. Ayrıca ‘insan, doğru olduğuna inandığı ilkelerle yaşadığı gerçeklik arasındaki mesafe açıldığında ne yaşar?’ sorusu her daim odakta kendini belli ediyor çalışmada.
Ahlâkî yaralanma kavramı ilk kez savaş deneyimleri üzerinden ortaya çıkmış ve zamanla sağlık çalışanlarından akademisyenlere, öğretmenlerden din görevlilerine, gazetecilerden göç deneyimi yaşayan insanlara kadar farklı alanlarda incelenmeye başlanmıştır.
Kavramın merkezinde sadece acı veren bir veya birkaç olaydan ziyade bireyin ahlâkî bütünlüğünün sarsılması vardır. Travmada çoğu zaman korku ve tehdit ön plandayken, ahlâkî yaralanmada suçluluk, utanç, ihanet duygusu, vicdan azabı ve anlam kaybı daha belirgindir.
&&&
İnsanoğlu sadece kendisine yapılan kötülüklerle yaralanmaz, kimi zaman kendi değerleriyle bağdaşmayan bir durumun içinde kaldığında da yaralanır. Hatta kimi zaman en ağır yük, kişinin yapamadığı şey-ler-dir. Bu bölümde aktarılan örnekler okuru derin düşüncelere ve dikkate daha bir davet ediyor.
Doktor, hastasına daha iyi imkân sağlayamadığını düşündüğünde ve kısıtlı kaynakları kimin tedavisi için kullanmayı tercih etmesinde, öğretmen öğrencisinin ihtiyacına yeterince cevap veremediğini hissettiğinde, gazeteci bildiği gerçeği aktaramadığında yahut bir akademisyen hak ettiğine inandığı adaletin gerçekleşmediğini gördüğünde yaşanan kırılma, meslekî bir sorun yanında kişinin kendisiyle ve dünyayla ilişkisini etkileyen ahlâkî bir sarsıntıdır.
‘Vicadanın Sesi’nde askerî kurumlar üzerine yapılan değerlendirmeler, kavramın neden önemli olduğunu anlama zaviyesinde güçlü bir başlangıç noktası oluşturmaktadır. Savaş deneyimi çoğu zaman dışarıdan bakıldığında cesaret, fedakârlık ve görev bilinci üzerinden anlatılır. Fakat kitabın yaklaşımı, savaşın görünmeyen tarafına dikkat çekmektedir: İnsan bazen yaşadığı tehlikeden değil, kendi vicdanında taşıdığı sorulardan yaralanır. Bir emrin yerine getirilmesi, bir karara ortak olunması, engel olunamayan bir olaya tanıklık edilmesi ya da savaş ortamında insanî değerlerle askerî zorunluluklar arasındaki çatışma, kişinin kendisiyle hesaplaşmasına neden olabilir.
Ahlâkî yaralanma yaşayan kişi ‘yanlış yapan’ kişi olmayabilir. Bazen ahlaki duyarlılığı yüksek olduğu için de yaralanabilir. Ne de olsa değerleriyle güçlü bağ kuran insan, değerlerine yönelik tehditleri daha derinden hisseder. Ahlâkî yaralanmanın paradoksu da burada ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki; bu yara bazen insanın kötüleşmesinden ziyade iyiyi koruma arzusunun engellenmesinden doğar.
Kitabın sağlık çalışanlarına ayırdığı bölüm de son derece düşündürücüdür. Sağlık çalışanı, mesleğinin merkezine insan hayatını koyarsa da gerçek hayat, her zaman bu idealin gerçekleşmesine izin vermeyebilir. Kaynak yetersizlikleri, yoğun çalışma koşulları, ağır hastalıklarla karşılaşma, hastalar arasında zor tercihler yapma veya sistemdeki eksiklikler sağlık çalışanını etik ikilemlerle karşı karşıya bırakabilir. Özellikle salgın dönemi, bu meslek grubunun yaşadığı ahlâkî çatışmaları daha bir göz önünde tutmuştur. Bir daha yaşanmamasını arzu ettiğimiz bu dönemde sağlık çalışanlarının “Daha fazlasını yapabilir miydim?”, “Bir hayatı kurtaramadığım için sorumlu muyum?” sorularıyla hamhal olduklarını tahmin etmeye lüzum yoktur sanırım. Tükenmişlikle ahlâkî yaralanma arasındaki fark daha bir önemli hale geliyor değil mi bu aşamada? Nasıl? Şöyle ki; tükenmişlik çoğunlukla aşırı yük ve yorgunlukla ilişkiliyken, ahlâkî yaralanmanın merkezinde kişinin kendi değerleriyle yaşadığı çatışma vardır.
Çalışmanın doğrudan insanın geleceğine dokunan başka ve geniş kapsamlı bir meslek olduğundan eğitim ve öğretmenlik bölümü özellikle dikkat çekicidir. Öğretmen bilgi aktaran ve yan sıra öğrencinin kişiliğinin, düşünme biçiminin ve değer dünyasının oluşumunda rol oynayan mühim bir figürdür. Bundan mütevellit öğretmenin yaşadığı ahlâkî yaralanma, çoğu zaman iş stresi olarak görülemeyecek kadar derindir.
Öğretmenin öğrencisinin desteğe ihtiyacı olduğunu bilmesine rağmen sistemin sınırları nedeniyle ona yeterince ulaşamaması, eğitimi sadece sınav başarısına indirgeyen anlayış karşısında kendisini sıkışmış hissetmesi yahut pedagojik olarak doğru bulmadığı uygulamalarla karşılaşması meslekî anlam duygusunu zedeleyebilmektedir. İnsan yaptığı yanlışlardan değil, doğru bildiği şeyleri yapamadığını düşündüğü anlardan da yaralanır nihayetinde.
Din görevlileri bölümündeyse mesele başka bir boyut kazanır. Din görevlisi, toplum tarafından ahlâkî ve manevi değerlerin temsilcisi olarak görülmesi hasebiyle yaşadığı değer çatışmaları daha farklı bir ağırlık taşıyabilir.
Din görevlisi açısından ahlâkî yaralanma, temsil ettiği ilkelerle insanî sınırları arasındaki gerilimde zuhur edebilir. İnsanlara sabır, merhamet ve doğruluk çağrısı yapan kişinin kendi hayatında yaşadığı zorluklar, manevi bir sorgulamaya dönüşebilir. Kitap hususiyetle kusursuz insan beklentisinin de yaralayıcı olabileceğine dikkat çekmektedir. Neticede her meslek grubunda olduğu gibi din görevlileri de öncelikle insandır; hata yapabilir, yorulabilir ve desteğe ihtiyaç duyabilir.
Ruh sağlığı çalışanları açısından bölüm, kitabın en incelikli meselelerinden birini ortaya koyar. Yardım eden kişinin de bazen yardıma ihtiyaç duyabileceğini gösterir. Sürekli başkalarının acılarına tanıklık eden terapistler ve danışmanlar, danışanın yükü yanında kendi meslekî sorumluluklarının ağırlığıyla da karşı karşıya kalabilir. Bir danışanının hayatını değiştiremediğini düşünmek, ağır travmalar karşısında yetersiz kaldığını hissetmek ya da mesleğinin temel amacı olan iyileştirme idealine ulaşamadığını düşünmek, ruh sağlığı çalışanında ahlâkî yaralanmaya yol açabilir.
Kitabın akademi bölümü eserin özellikle günümüz yükseköğretim dünyasına yönelttiği önemli sorular bakımından değerlidir.
Akademi, hakikatin arandığı, eleştirinin yapıldığı ve bilginin özgürce üretildiği bir alan olma iddiasındadır. Ancak akademisyen, liyakat sorunları, yayın baskısı, kurumsal hiyerarşi veya bilimsel özgürlükle bağdaşmayan uygulamalarla karşılaştığında kendi meslek idealinden uzaklaştığını hissedebilir. Temel kırılmanın kariyer meselesinden ibaret sanmak yanıltıcı olabilir. Akademisyen için asıl mesele şudur: “Hakikati aramakla yükümlü olduğum bir yerde hakikate uygun davranabiliyor muyum?” Soru cevapsız kaldığında ortaya çıkan yara, meslekî bir hayal kırıklığından daha derindir.
Basın bölümü ahlâkî yaralanmayı hakikat meselesi üzerinden tartışmaya açar. Gazeteciliğin temel iddiası kamu adına gerçeğin peşinden gitmektir. Ancak ekonomik baskılar, kurumsal çıkarlar veya başka etkenler gazeteciyi meslekî değerleriyle çatışmaya sokabilir. Gazetecinin bildiği bir gerçeği aktar-a-maması, gördüğü bir haksızlık karşısında etkisiz kalması, haberin hakikatinden uzaklaşmaya zorlanması meslekî bir problem olması yanında kişinin kendi meslek kimliğiyle hesaplaşmasına da neden olabilir.
Göç bölümü ahlâkî yaralanma kavramının sınırlarını daha da genişletir. Göç fiziksel bir yer değiştirmedir ve insanın aidiyet, kimlik, güven ve anlam dünyasında büyük değişimler oluşturur. Göç eden kişi geçmişini, sosyal çevresini ve kendisini tanımladığı zemini de kaybeder. Fakat kitap bu safhada önemli bir noktaya daha dikkat çeker: Ahlâkî yaralanma göç eden kişinin de, göç karşısında toplumların ve kurumların da meselesidir. İnsanlara nasıl davranıldığı, onların onurunun nasıl korunduğu, toplumun ahlâkî seviyesini gösteren önemli ölçütlerdendir.
Kitabın bonusu da yok değil sürpriz babından. Sonda yer alan ek yazı tüm bölümleri ortak bir paydada buluşturur. Ahlâkî yaralanmanın bireysel bir psikoloji meselesinden müteşekkil olmadığını; kurumların, sistemlerin ve toplumsal yapıların da insan vicdanında yaralar açabileceğini göstermektedir Josh Paul’un Filistin Soykırımını odağa alan yazısı.
Hasılı ve’l-kelâm; ahlâkî yaralanma meselesini bireyin dayanıklılığıyla açıklamak yeterli olmayabilir. Eğer insanları yaralayan yapısal sorunlar değişmeden kalırsa, sadece bireye “daha güçlü ol!” demek eksik bir yaklaşım olur. Asıl ihtiyaç, insanların değerleriyle uyumlu davranabilecekleri daha adil, şeffaf ve etik kurumlar oluşturmaktır.
&&&
“Vicdanın Sesi” adlı kolektif çalışmanın tartışmaya açık yönleri de yok değildir. Ahlâkî yaralanma kavramı çok güçlü ve açıklayıcı olmakla birlikte, her etik çatışmayı bu kavram altında değerlendirme risklidir. Her meslekî hayal kırıklığı veya kurum sorunu mutlaka ahlâkî yaralanma değildir. Kavramın gücü, insanın temel değerleriyle gerçeklik arasındaki derin çatışmaları açıklamasından gelir. Bu sınırın korunması, kavramın bilimsel değerini artıracaktır.
Hususiyetle öğretmenler ve akademisyenler olmak üzere her meslekte kişisel gelişimin yeterince önemsenip önemsenmediği, bu veçhede gerekenlerin yapılıp yapılmadığına kafa yorulması da kitabı daha kuşatıcı kılabilirdi.
Sonuç olarak “Vicdanın Sesi”, günümüzün en görünmez ama en önemli meselelerinden birine odaklanan değerli bir çalışma. Kitabın bize hatırlattığı insanın bedeninden ibaret olmadığı; vicdanı, değerleri ve mânâ dünyası olduğu gerçeği çalışmanın değerini bir üst seviyeye taşımaktadır ve dahi bu alan zarar gördüğünde ortaya çıkan yara da en az fiziksel yaralar kadar gerçektir.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.