Mehmet Bülent Paköz
Kendini bilmek: Kendini bilmeyen var mı?
"Kendini bilmek"... Dini sohbetlerden kişisel gelişim seminerlerine kadar her yerde sıkça duyduğumuz, dilimize pelesenk olmuş iki kelime. Ne var ki bu konuşmalar biter, ancak kendimizi tam olarak nasıl bilmemiz gerektiği hususu hep muğlak kalır. Çoğumuz bu muğlaklığın üzerine gitmeyi, gizemli bir örtüyle sarılan bu ifadeyi gerçekten anlamaya çalışmayı akıl etmeyiz.
Asıl soru şu olmalı: Aranızda kendini bilmeyen var mı?
Aslında akıl sağlığı yerinde olan herkes kendini gayet iyi biliyor. Bu kavramı anlamak için denizlere açılmaya, okyanuslardaki canlıları keşfetmeye ya da yığınla kitap okuyup allame-i cihan olmaya gerek yok. Kaldı ki tüm bunları yapmak ciddi bir emek ister; bu da pek işimize gelmez. Bizler duyduğumuzla, gördüğümüzle ve kendi sığ doğrularımızla yaşamı devam ettirmeyi yeterli buluruz. Dolayısıyla hepimizin bildiği, ancak belki de bu açısıyla hiç bakmadığı "kendini bilmek" konusuna, gelin doğrudan ve en yalın haliyle giriş yapalım.
Yüzyılların birikimi kulaktan kulağa aktarıldığı için iyi ve kötü davranış kalıpları aşağı yukarı hepimiz için nettir. İnsanlara güler yüzle yaklaşmak, gücümüz yettiğince yardım etmek, dedikodudan uzak durmak, ön yargılardan sıyrılmak, hiçbir canlıyı incitmemek ve israf etmemek gibi sayısız iyilik ile bunların tam zıttı olan kötü davranışları hepimiz sayabiliriz.
Kendimizle ilgili dürüst bir iç muhasebe yaptığımızda; cimri mi, dürüst mü, dedikoducu mu yoksa yardımsever mi olduğumuzu biliriz. İnatçı mıyız, karşılık beklemeden iyilik yapamaz mıyız, zarar vermek için fırsat mı kollarız, sadece kendimizi mi severiz? Kibirli miyiz yoksa mütevazı mı? Bu listeyi dilediğimiz kadar uzatabiliriz. Öyleyse kendini bilmeyen bir insan, ancak ve ancak fârik ve mümeyyiz (ayırt etme gücünden yoksun) olmayan biridir.
Peki, dünyadaki herkesi düzeltebileceğine inanan bizler, kendi içimizde kötü olduğunu tespit ettiğimiz tek bir davranışı bile iyiye çevirebildik mi? Bu sorunun cevabında genellikle duvara tosladığımızı biliyorum. Çünkü içimizde besleyip büyüttüğümüz o nefis; Kırkpınar pehlivanı gibi güçlü, üstüne gidildiğinde ise zeytinyağı gibi kaygan... Kendini bize asla yakalatmıyor.
Nefis ne isterse bize onu yaptırıyor. Üstelik bu isteklerin sınırı da yok. Güzel bir yemek için kilometrelerce yol yaparken, en lüksünü arayıp bulurken ve bir gün yok olup gidecek her türlü doyumsuzluğa kucak açarken çok istekliyiz. Gücümüz yettiğince nefsimizi tatmin ederken; iyiliği emreden, kötülükten sakındıran Rabbimizin isteklerini ise ne yazık ki görmezden geliyoruz.
İşte kendini bilmek konusu tam olarak bu noktada düğümleniyor ve bundan sonraki tercihlerimizde saklı kalıyor. Ne demiş büyüklerimiz: "Kendini (nefsini) bilen, Rabbini bilir."
Tam da bu yüzden cüzi bir iradeye sahibiz. Tercih bizim: Ya bizi Yaratıcımızdan uzaklaştıran nefsimizin kölesi olacağız ya da Rabbimizi tercih edip kendimizi bulacağız.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.