Abdurrahman Hakan Pakiş
Hız çağında durma korkusu: Meşguliyet bir kaçış yolu mu?
Bismillah.
Elhamdülillah, vessalâtü vesselâmü alâ Resûlillah.
İçinde yaşadığımız çağ; hızın yalnızca bir imkân değil, bir zorunluluk hâline geldiği keskin bir zaman dilimi. Yavaşlamak, durmak veya yalnız kalmak artık sadece alışılmadık değil; çoğu zaman şüpheyle karşılanan birer “aykırılık” olarak görülüyor. Bu çağın insanı, bir an bile boş kaldığında kendisini açıklama ihtiyacı hissediyor. “Yoğunum” demek bir erdem, “vaktim var” demek bir kusur gibi algılanıyor. Meşguliyet, modern insanın en güçlü kimlik göstergelerinden biri hâline gelmiş durumda.
Bu durum sadece sosyolojik bir değişim değildir; aynı zamanda insanın kendisiyle, Rabbiyle ve hayatın anlamıyla kurduğu ilişkinin de zedelendiğini göstermektedir. Zira hız arttıkça derinlik azalmakta; hareket çoğaldıkça tefekkür zayıflamaktadır. Bu noktada sormamız gereken temel soru şudur: İnsan gerçekten mi meşguldür, yoksa meşguliyetin arkasına saklanarak bir şeylerden mi kaçmaktadır?
Meşguliyetin Değişen Anlamı
Klasik anlamıyla meşguliyet, insanın faydalı bir işe yönelmesini ifade ederdi. Bir işin meşguliyet sayılabilmesi için onun ya ilim, ya ibadet ya da maişetle (geçimle) ilgili olması beklenirdi. Ne var ki günümüzde meşguliyet, içeriğinden koparılmış bir “meşgul görünme” haline dönüştü. Artık önemli olan neyle meşgul olunduğu değil, sürekli bir hareket hâlinde olmaktır.
Bu durum, meşguliyeti bir “araç” olmaktan çıkarıp başlı başına bir “amaç” hâline getirmiştir. Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] bu yanılgıya asırlar öncesinden dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:
“İki nimet vardır ki insanların pek çoğu bunlar hususunda aldanmışlardır; sıhhat ve boş vakit.” (Buhârî, Rikâk, 1, nr. 6412).
Hâlbuki araç ile amaç arasındaki ayrım son derece net ve keskindir. Amel, niyetle değer kazanır, kabule şayan olur; bu, İslamiyet’te temel bir ilkedir. Fayda, yön ve anlam barındırmayan her iş, sadece enerjiyi tüketen bir hareketten ibarettir.
Kitab-ı Mübin’de şöyle buyrulur:
﴿اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا﴾.
“Hanginizin daha güzel amel işleyeceğini (sizin için) ortaya çıkarmak (ve böylece âhirette, yaptıklarınıza, kendinizi şahit tutmak) için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” (Mülk, 67/2).
Burada dikkat çekilen husus amelin çokluğu değil, güzelliğidir; yani bilinçli, yerli yerinde ve anlamlı oluşudur. O hâlde insanın sürekli “bir şeyler yapıyor olması” onun kıymetli işler ürettiği anlamına gelmez. Aksine, bazen bu yoğunluk, amelin özünü kemiren bir kurtçuğa dönüşebilir.
Durma Korkusu: Neden Sessizlikten Kaçıyoruz?
İnsan neden durmaktan korkar? Bu korku sadece tembellik endişesiyle açıklanamaz. Asıl mesele, durmanın insanı “kendisiyle” yüzleşmeye zorlamasıdır. Hareket hâlindeyken insan düşünmez; fakat durduğunda sorular başlar: “Ne yapıyorum?”, “Nereye gidiyorum?”, “Bu çaba ne için?” Sükûnet, bu soruların yankılandığı en berrak alandır.
Kuşkusuz, durmaktan kastımız atalet (tembellik) değildir; aksine daha iyiyi bulmak için yapılan bir iç muhasebe, bir kabuk değiştirme, bir yenilenme ve yön tayinidir.
Kur’an-ı Hakîm, insanın bu yüzleşmeden kaçma eğilimine şöyle dikkat çeker:
﴿اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًى﴾.
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyâme, 75/36).
Bu ayet, insanın sorumluluk bilincinden kaçma eğilimini açıkça ortaya koyar. Başlı başına bırakılmadığını ve öldükten sonra tekrar diriltileceğini bilen insan, itikâdî ve amelî olarak yaptıklarının hesabını vermek zorunda olduğunu da bilir. Durmak, düşünmek en yerinde ifadeyle yüzleşmek bu hesap duygusunu tetikler, devreye koyar. Meşguliyet ise bu muhasebeyi erteleyen bir sığınak, bir kaçış yolu gibi işlev görebilir.
Bu nedenle bu zamanın insanın en büyük korkularından biri, boş kalmaktır. Boşluk, sadece zamanla ilgili değildir; anlamla ilgilidir. Zamanı doldurmak kolaydır; ama esas mesele bu boşluğu anlamlı kılmaktır. Yani her anı en güzel ve elzem olanla değerlendirmektir önemli olan.
İnşirâh Suresi’ndeki
﴿فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ﴾.
“Bir işi bitirince hemen başka bir işe koyul.” (94/7) ayetini genellikle “hiç durmadan çalışmak” olarak anlarız. Ancak buradaki incelik, zamanı sadece doldurmak değil, onu “imar etmektir”. Yani bir hayırlı işten diğerine geçerken bile bu geçişin bir bilince dayanması gerekir. Gelişigüzel bir koşturmaca değil, güzel bir yöneliş esastır.
Durmak Pasiflik Değildir!
Durmak, düşünmek ve kendini sorgulamak asla pasiflik değildir. Bilakis durmak, çoğu zaman en aktif bilinç hâlidir. Tefekkür ve muhasebe, insanın dış dünyadan bir süreliğine el çekerek iç dünyasına yönelmesini ifade eder ki bu, en sağlıklı meşguliyet biçimidir. İslamiyet’te bu içsel yoğunlaşmanın kıymeti şu hikmetli sözle (hadis) perçinlenmiştir:
“Bir saat tefekkür, altmış sene (nafile) ibadetten hayırlıdır.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-sagîr, nr. 5897).
Kur’an-ı Kerim okurken defalarca şu ayeti kerimelere denk gelmişizdir:
“Hiç düşünmez misiniz?”
“Hiç akletmez misiniz?”
Bu ve benzeri ifadeler, düşünmenin ve durup anlamaya çalışmanın bir kulluk biçimi olduğunu gösterir. Sürekli sağlıksız, işlevsiz olarak hareket hâlinde olmak, bu çağrıya kulak tıkamak anlamına gelebilir…
Meşguliyetin İki Yüzü
Meşguliyet bütünüyle olumsuz değildir. Esas mesele, ne ile ve nasıl meşgul olduğumuzdur. Çalışmak, ilim öğrenmek, aile rızkını temin etmek; Allah rızasıyla yapıldığında ibadete dönüşür. Ancak kritik soru şudur: Meşguliyetimiz bizi Allah’a yaklaştırıyor mu, yoksa O’ndan uzaklaştırıyor mu?
Kur’ân-ı Kerîm bu hususta açık bir uyarıda bulunur:
﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُلْهِكُمْ اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ﴾.
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın.” (Münâfikûn, 63/9).
Demek ki meşguliyet bizi zikirden ve kulluk şuurundan koparıyorsa, artık faydalı bir uğraş olma vasfını yitirmiş, bir hüsrana dönüşmüştür. Bu noktada Allah’a kulluğu, bütün işlerimizi tarttığımız bir mihenk taşı kılmamız gerekir. Zira bizi O’ndan uzaklaştıran bir uğraş, ne kadar nitelikli olursa olsun, değerli bir meşguliyet değildir.
Meşgul Olmak mı, Bilinçli Yaşamak mı?
Modern çağın iddiası hızdır; ancak kaybı berekettir. Çok iş yapılır ama az tatmin sağlanır. Çok bilgi edinilir ama hikmet azalır. Hız, çoğu zaman dikkati azaltır; dikkat azalınca da bilinç zayıflar.
Hız çağında insan, meşgul olmayı hayatın merkezine koymuştur. Ancak meşguliyet, anlamdan koparıldığında; insanı diri tutmak yerine, yavaş yavaş tüketir. İslamiyet bize sürekli hareket etmeyi değil, “istikamet üzere” olmayı öğretir.
Durmak, kaçmak değil; çoğu zaman cesaret işidir. İnsan durduğunda, kendisiyle hesaplaşır. Bu hesaplaşma zorlayıcı olabilir; fakat iyi anlamda dönüştürücüdür.
Belki de çağımızın en büyük ihtiyacı daha fazla iş değil, daha fazla hikmettir. Daha çok hız değil, daha çok berekettir. Zira Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] amelde niceliğe değil, nitelik ve sürekliliğe işaret ederek şöyle buyurmuştur:
“İşlerin hayırlısı az da olsa devamlı olanıdır.” (Müslim, Müsâfirîn, 218).
Sanayi devrimiyle birlikte insan, üretim bandının bir parçası hâline gelmiş; durmadan çalışan, durduğunda değer kaybeden bir varlık gibi algılanmaya başlanmıştır. Hâlbuki insan bir robot ya da makine değil; anlamla, şuurla ve istikametle yaşayan bir kuldur.
Ve belki de en büyük meşguliyetimiz, yeniden insan olmayı hatırlamaktır…
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.