Abdurrahman Hakan Pakiş

Abdurrahman Hakan Pakiş

Her anı ibadet bilmek

Bismillah.

Elhamdülillah, vessalâtü vesselâmü alâ Resûlillah.

Müminin hayatı bir bütündür. Onun dünyasında inanç ile yaşam, ibadet ile çalışma, kalp ile beden birbirinden ayrılmaz. Çünkü iman sadece kalpte barınan bir duygu değil; insanın bütün davranışlarını, ahlâkını, ilişkilerini ve hayata bakışını şekillendiren bir nurdur. Gerçek mümin, hayatını dinine göre düzenler; yeme-içmesinden ticaretine, işinden ailesine kadar her şeyi ibadet şuuru içinde yaşar/yaşamalıdır.

Kur’an’ın övdüğü insan tipi, ibadeti sadece camiye sığdırmayan insandır. Cenâb-ı Hak, onları şöyle tanıtır:

﴿رِجَالٌ لَا تُلْه۪يهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءِ الزَّكٰوةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ ف۪يهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُ﴾

“Öyle adamlar vardır ki, hiçbir ticaret ve hiçbir alışveriş onları Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin (dehşetten) hâlden hâle gireceği bir günden korkarlar.” (Nûr, 24/37).

Bu ayet, inanan insanın hayatında dünya ile ahiret dengesinin nasıl olması gerektiğini gösterir. Mümin ticaret yapar, çalışır, kazanır ama kalbi daima Allah iledir. Mal, makam, kazanç ya da aile sevgisi onu Rabbinden uzaklaştırmaz. Zira o bilir ki, dünya işlerini helal dairede yapmak da bir ibadettir; ancak hiçbir şey Allah’a kulluğun önüne geçmemelidir.

Helal Kazanç da Bir İbadettir

İslam, çalışmayı, alın teriyle kazanmayı, üretmeyi teşvik eder. Fahr-i Kâinât Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuştur:

“Hiç kimse, elinin emeğiyle kazandığından daha hayırlı bir rızık yememiştir.” (Buhârî, Büyû‘, 15).

Helal kazanç sadece bir dünyevi faaliyet değil, aynı zamanda bir ibadet hükmündedir. Fakat bu ibadetin değeri, kalpteki niyete bağlıdır. Niyet Allah rızası olduğunda, işyerinde kazanılan para da, tarlada dökülen ter de, öğrenilen ilim de ibadet hükmüne geçer.

Kur’ân-ı Hakîm bu dengeyi şöyle hatırlatır:

﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُلْهِكُمْ اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ﴾

“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Münâfikûn, 63/9).

Yani mümin, kazancının peşinde koşarken Allah’ı unutmamalıdır. Mal, servet, makam, şöhret veya aile sevgisi, hiç fark etmez… Bunların hiçbiri Allah’a kulluk vazifesini gölgelememelidir.

Hayatın Her Alanında İbadet Şuuru

Bir mümin için ibadet sadece namazdan, oruçtan, hacdan ibaret değildir. Hayatın her alanında Allah’ın rızasını gözetmek bir ibadettir; bir kimsenin gönlünü almak, yetimi/yoksulu sevindirmek, her ne iş yapılıyorsa dürüst olmak, emanete riayet etmek, hatta bir müslümanın yüzüne tebessüm etmek bile ibadettir. Nitekim Fahr-i Âlem Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuştur:

“Kardeşine tebessüm etmen sadakadır.” (Tirmizî, Birr, 36).

Bu şuuru yakalayan insan, hayatın hiçbir anında Allah’tan kopmaz. Her işine “Bismillah” diyerek başlar, her kazancını helal dairede arar, her ilişkisinde adaleti gözetir. O, bilir ki iman bir kalp meselesidir ama ibadet bir hayat biçimidir.

Dünya ile Ahiret Dengesini Kurmak

İslam, insanı dünya nimetlerinden uzaklaştırmak için değil; onları Allah’ın koyduğu ölçü içinde kullanmayı öğretmek için vardır. Mümin ne dünyaya dalar, ne de dünyayı bütünüyle terk eder. Onun hedefi, dünyayı ahiretin tarlası bilip orada ebedî saadeti kazanmaktır.

Allah Teâlâ, bu dengeyi en güzel şekilde şöyle ifade eder:

﴿وَابْتَغِ ف۪يمَٓا اٰتٰيكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَص۪يبَكَ مِنَ الدُّنْيَا﴾

“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun rızası doğrultusunda harcayarak) âhiret yurdunu (cenneti) iste, ama dünyadan da nasibini unutma.” (Kasas, 28/77).

Bu ayet-i celîle, mümine iki önemli dengeyi öğretir: Ahireti unutmadan dünyada çalışmak, dünyayı unutmadan ahirete yönelmek. Yani mümin hem kalbiyle Allah’a yönelir hem de eliyle dünyayı imar eder.

Korkusuzca Allah Yolunda Olmak

Müminin bir başka özelliği de hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamasıdır. Bu, imanın kemâline ulaşmış insanın halidir. O, doğruluktan, adaletten, hakikatten sapmaz. İnsanların kınamasından, dünyevî menfaatlerin kaybolmasından korkmaz. Çünkü bilir ki, gerçek kudret ve kazanç sadece Allah katındadır.

Kulluğu Hayata Taşımak

İslam, yalnızca camide yaşanan bir din değildir; evde, işte, sokakta, pazarda da yaşanır. Mümin, her anını ibadet bilerek yaşar. Her anında Allah’ı hatırlar; çünkü bilir ki Allah’ı unutan, aslında kendini unutur.

Gerçek kulluk, hayatın her alanına Allah’ın rızasını yerleştirmektir.

Namazı dosdoğru kılmak, ticarette dürüst olmak, aileye karşı şefkatli davranmak, toplumda faydalı işler yapmak… İşte bu bütünlük, mümini “Allah’ın övdüğü insan” haline getirir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Abdurrahman Hakan Pakiş Arşivi

Kâmil mümin olmak

10 Şubat 2026 Salı 17:11

Paha biçilmez iki nimet: Zaman ve sıhhat

02 Şubat 2026 Pazartesi 10:50

Denge, ifrat ve tefrit

05 Ocak 2026 Pazartesi 23:29

Zamanlar İçinde Mukaddes Zamanlar

25 Aralık 2025 Perşembe 13:41

Kusur aramak akıllı insanın işi değil!

17 Aralık 2025 Çarşamba 14:15

Kulluğun sultanlığı

10 Aralık 2025 Çarşamba 16:19