Abdurrahman Hakan Pakiş

Abdurrahman Hakan Pakiş

Bir mürşidâne duruş

Bismillah.

Elhamdülillah, vessalâtü vesselâmü alâ Resûlillah.

İslam’ın özü “güzel ahlak”tır. Bu ahlak, sadece işler yolunda giderken değil, bilhassa ilişkiler bozulduğunda, beklentiler karşılanmadığında ve bir “ayrılık” vuku bulduğunda test edilir. Şeyh Seyda Abdurrahman Tâhî hazretlerinin [kuddise sırruhû] Neynik köyü halkına yönelik sergilediği tutum, bir müminin sarsılmaz vakarını ve karşısındakini “nefsi için değil, Allah için” sevdiğinin en açık kanıtıdır.

Bahsi geçen bu asil duruşu ve bir mürşidin gönül zenginliğini hakkıyla idrak edebilmek için, hazretin bizzat kaleme aldığı şu satırlara dikkatle kulak vermek gerekir. Bu satırlar etrafında bazı mülahazalarda bulunarak, önemli ayrıntılara ve dikkat çekici konulara da temas etmek isterim.

53. MEKTUP

O’nun [celle celâlühû] adıyla. Selam seçtiği kullar üzerine olsun. İmdi; hizmetkârdan istikamet ehli kardeşim dostum Saîd’e. Neynik’te geçen meseleyi haber veren mektubun bize ulaştı ve meseleyi öğrendik. Onlara şunu söyle: Bu hizmetkâr şimdiye kadar onların din ve dünyalarının kendisine teslim edildiğini biliyor, bu sebeple onlar için hayırlı gördüğünü yapıyordu. Şimdi ise buralara bu âcizi vekâletten azlettikleri haberleri geliyor. Ben de işlerini onlara geri tevdi ettim, fakat onlar yine de bizim kardeşimizdir. Zaten bize gerekli olan onlara dua etmektir. Fakat sen yine de onlara de ki: Sizlere hayret ediyorum. Siz daha önce bizler mal, çocuk, hanım ve nefislerimizin peşinde koşar değiliz, diyordunuz. Şimdi ise size ne oldu peki?

“Evvelden aşinalık senden oldu,

Nihâdan resem cudâlık senden oldu.

Hâderûn ki yârem bî vefadır,

Şükür ki bî vefâlık senden oldu.”

(Dostluk ve tanışıklık önce senden gelmişti; Gizlice (veya sonunda) ayrılık usulü de yine senden oldu. Mademki benim dostum vefasız çıktı (ne çare); Şükürler olsun ki vefasızlık yapan ben değil, sen oldun.)

Bu vekâlet hususunda yaptıklarına pişman olduklarında kendileriyle Rableri arasındaki münasebete zarar vermesinler. Allah’tan korksunlar ve sâlihlerden olsunlar. Fitneye götüren ve uyandıran şeyleri söndürsünler. Böyle yapsınlar ki şu haberde kastedilen melunlardan olmasınlar: “Fitne uyumaktadır. Allah’ın laneti onu uyandırana olsun. (Süyûtî, el-Câmiʿu’s-sağîr nr. 5975)

MÜRŞİDÂNE BİR AHLÂK!

Mektubun başında Seyda-i Tâhî hazretleri, köylülerin kendisini “vekâletten azlettiklerini” ifade eder. Tasavvufta mürşid, müritlerinin din ve dünya işlerinde bir vekildir; bir yardımcıdır. Ancak bu bağ, zorlama ile değil, gönüllü bir teslimiyetle yürür.

Bir Müslüman, kendisine verilen bir görevden alındığında veya bir topluluk artık onun rehberliğini istemediğinde, bunu bir nefis meselesi haline getirmemelidir. Seyda-i Şeyh’in “İşlerini onlara geri tevdi ettim” ifadesi, “Sizin üzerinizdeki sorumluluğumu ve yükümü bırakıyorum, artık kendi kararlarınızla baş başasınız” demektir. Bu, bir terk ediş değil, iradeye duyulan hürmettir, saygıdır. Gerçek mümin, makamına veya sıfatına değil, Allah’ın rızasına talip olandır. Eğer halk istemiyorsa, zorla “hizmet” olmaz…

İslam Kardeşliği Her Bağın Üzerindedir

Mektuptaki en çarpıcı ifadelerden biri şudur: “Fakat onlar yine de bizim kardeşimizdir.” Bu cümle, İslam ahlâkının temel esaslarından olan kardeşlik hukukunu açıkça ortaya koymaktadır. Bir Müslüman, kendisiyle irtibatı zayıflayan veya yolları ayrılan kimselere karşı düşmanlık beslemez; gönlünde kin ve husumete yer vermez.

Mürşid–mürid, ortaklık veya dostluk gibi özel bağlar çeşitli sebeplerle sona erebilir. Ancak bütün bu bağların üzerinde yer alan “İslam kardeşliği” bağı bakidir. Seyda-i Şeyh hazretleri, kendisinden uzaklaşan kimseleri dışlamamakta, onları ötekileştirmemekte ve her hâlükârda Müslüman kardeşleri olarak görmeye devam etmektedir.

Bu tavır, müminler için önemli bir edep dersidir. Bize düşen, yolları ayrılan kimseler hakkında kırıcı sözler sarf etmek değil; onların Müslüman kimliklerine hürmet göstermeye devam etmektir. Gerçek olgunluk, ilişkiler değişse de kardeşlik hukukunu muhafaza edebilmektir.

EZMEDEN KAZANMANIN AHLÂKI

Mektupta dikkat çeken bir diğer hikmetli nükte, Şeyh hazretlerinin köylülere hitaben yönelttiği şu sorudur:

“Eskiden malın ve mülkün peşinde değiliz diyordunuz; şimdi ne oldu?”

Bu soru, aslında muhatabın vicdanına yöneltilmiş bir muhasebe aynasıdır. Mümin insan, başkasının vefasızlığıyla karşılaştığında bağırıp çağırmak yerine, ona kendi sözlerini hatırlatır ve meseleyi sükûnetle noktalar. Bu tavır, suskunluktan ziyade vakar ve hikmet dolu bir duruştur.

Günümüzde “hak arama” adına zaman zaman sergilenen ölçüsüz tepkiler, çoğu kez kalpteki ihlası zedeler ve sözü bereketsiz kılar. Şeyh Abdurrahman-ı Tâhî hazretleri ise köylülerin vefasızlığını onları rencide edecek veya ağır sözler ile yüzlerine vurmak yerine, onları kendi vicdanlarıyla baş başa bırakmayı tercih etmiştir. Bu, muhatabı içsel muhasebeye yönlendirerek kazanma yoludur; ezerek değil, anlayışla ıslah etme usulüdür.

Müslüman, karşısındaki insana dönüş kapısını her zaman aralık bırakmalıdır. Seyda-i Şeyh hazretlerinin “yine de kardeşimizdir” sözü, işte o kapıyı kapatmayan merhametli bir gönlün en güzel ifadesidir.

VEFASIZLIĞA KARŞI ZARİF BİR GÖNÜL DURUŞU

Seyda-i Şeyh hazretlerinin mektubunda yer verdiği Farsça beyitler, aslında bir öfkenin değil, derin ve ince bir hüznün ifadesidir:

“Hâderûn ki yârem bî vefadır / Şükür ki bî vefâlık senden oldu.”

Bu beyitte geçen “şükür” kelimesi son derece anlamlıdır: Yani “Vefasızlık eden ben olmadım; bu imtihanda haksızlığa düşen taraf ben değilim” manasını taşır. Mümin kişi, bir haksızlığa uğradığında zalim olmaktansa mazlum kalmayı tercih eder. İşte Seyda-i Şeyh’in şükür sebebi de budur.

Gerçek olgunluk, başkasının kusuru sebebiyle kendi ahlâkından taviz vermemektir. Müslüman insan, kendisine yapılan hatayı gerekçe göstererek nezaketini ve vakarını terk etmez. Bu satırlar, ahlâkî duruşun en güzel örneklerinden biridir.

Allah ile Bağı Önceleyen Rehberlik

Mektubun en dikkat çekici ve hikmetli yönlerinden biri, Seyda-i Şeyh hazretlerinin şu derin ikazıdır:

“Bu vekâlet hususunda yaptıklarına pişman olduklarında, kendileriyle Rableri arasındaki münasebete zarar vermesinler.”

Bu ifade, bir mürşidin gönül ufkunun ne kadar geniş olduğunu gösterir. Seyda-i Şeyh adeta şöyle demektedir: “Beni terk ettikleri için pişmanlık duyabilirler, mahcup olabilirler; fakat bu mahcubiyet onları ümitsizliğe sevk edip ibadetlerinden uzaklaştırmasın, Allah [celle celâlühû] ile bağlarını zedelemesin.”

İnsani ilişkilerde yaşanan kopuşlar bazen kişiyi manevi bir kırgınlığa ve yılgınlığa sürükleyebilir. “Artık bu kapıdan ayrıldım, her şeyimi kaybettim” düşüncesiyle ibadet ve kulluk hayatından uzaklaşan kimseler olabilir. Oysa İslâmiyet, şahıslara değil Allah’a kulluk esasına dayanır.

Şeyh Abdurrahman Tâhî hazretleri, kendisine karşı gösterilen vefasızlığı değil, o kimselerin Allah [azze ve celle] ile olan bağlarını dert edinmektedir. Gerçek davetçi, insanları kendine bağlayan değil, Allah’a yönlendirendir. Kendisinden uzaklaşanı bile Hakk’ın kapısından uzaklaştırmamaya gayret edendir.

AYRILIKTA FİTNEYE KAPI ARALAMAMAK

Mektubun sonunda zikredilen hadis-i şerif, Müslümanlar için son derece mühim bir ölçüyü hatırlatır:

“Fitne uyumaktadır; Allah’ın laneti onu uyandıranın üzerine olsun.” (Süyûtî, el-Câmiʿu’s-sağîr nr. 5975).

Bu nebevî ikaz, ayrılık anlarında müminin nasıl davranması gerektiğini açıkça ortaya koyar. Zira ayrılıklar çoğu zaman fitneye zemin hazırlayabilir. İnsanlar gruplara bölünebilir, dedikodular yayılabilir ve taraflar birbirini incitecek sözler sarf edebilir. Seyda-i Şeyh hazretleri, köylüleri ve mektubu yazdığı Said’i özellikle bu hususta uyarmakta; ayrılıkların husumete dönüşmemesi gerektiğini hatırlatmaktadır.

Bir topluluktan ayrılmak her zaman yanlış veya günah olmayabilir. Ancak ayrıldıktan sonra ortalığı karıştırmak, kin tohumları ekmek ve huzuru bozmak büyük bir vebaldir. Müslümana yakışan tavır, ayrılığı sükûnetle ve güzellikle gerçekleştirmektir. Arkada kırgınlıklar bırakmamak, köprüleri yıkmamak ve müminler arasındaki muhabbet bağını zedelememektir. Çünkü uyandırılan bir fitne, yıllarca sürecek kırgınlıklara ve kalıcı düşmanlıklara yol açabilir. Gerçek olgunluk, ayrılırken bile kardeşlik hukukunu muhafaza edebilmektir.

Bu hadis, bugün her zamankinden daha fazla karşılık bulmaktadır. Eskiden bir fitne, bir köyün veya bir mahallenin sınırları içinde kalırdı. Bugün ise cebimizdeki telefonlar ve sosyal medya mecraları, uyuyan bir fitneyi saniyeler içinde binlerce kişiye ulaştırabilen bir “fitne hoparlörüne” dönüşmüş durumdadır.

Rabbim bizleri, kırgınlık anında bile ahlakından taviz vermeyen, fitneyi uyandırmak yerine sükûnetle söndüren ve her türlü vefasızlığa rağmen gönül kapısını kardeşlerine açık tutan selim akıl ve selim kalp sahiplerinden eylesin. Bizleri nefsine mağlup olanlardan değil, her hâlükârda rızasına talip olan vakur müminlerden kılsın. Âmin.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Abdurrahman Hakan Pakiş Arşivi

Gurbetin ortasında yakınlığı bulmak

02 Mart 2026 Pazartesi 15:27

Amaç ile aracın dengesi

24 Şubat 2026 Salı 13:06

Her anı ibadet bilmek

17 Şubat 2026 Salı 19:15

Kâmil mümin olmak

10 Şubat 2026 Salı 17:11

Paha biçilmez iki nimet: Zaman ve sıhhat

02 Şubat 2026 Pazartesi 10:50

Denge, ifrat ve tefrit

05 Ocak 2026 Pazartesi 23:29