Abdurrahman Hakan Pakiş
Eğitimde sevgi ve nebevî metod
Bismillah.
Elhamdülillah, vessalâtü vesselâmü alâ Resûlillah.
Eğitim, yalnızca kuru bir bilgi aktarımı ya da zihinsel bir depolama süreci değildir. Eğitim, bir insan inşa etme sanatıdır. Bu sanatın en temel ilkesi, olmazsa olmaz prensibi ise sevgidir. Hatta sevgi, eğitimdeki tüm tekniklerden, müfredatlardan ve yapılardan önce gelen, her şeyin önünde duran bir durumdur. Ruhun gıdası sevgi olduğu gibi, aklın kapısını açan anahtar da ancak şefkat olabilir.
İnsan, ancak sevdiği yerden filizlenir. Bir öğrenci dersi, konuyu ya da okulu sevmeden önce; ona o bilgiyi taşıyan köprüyü, yani hocasını sevmelidir. Hocasını sevmeyen bir öğrencinin, o hocadan gelen bilgiyi içselleştirmesi, onu bir ahlak haline getirmesi neredeyse imkânsızdır. Sevgi bağı kurulmadan yapılan her türlü eğitim faaliyeti, soğuk bir mermere yazı yazmaya benzer; zorludur ve kalıcı değildir.
Nebevî Muallimliğin İlk Adımı: “Seni Seviyorum”
Eğitimde sevginin önemini anlamak için âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlullah’ın [sallallahu aleyhi vesellem] metoduna bakmak yeterlidir. O, bir şey öğreteceği vakit, muhatabının kalbine sevgiyle dokunur, önce zemini hazırlar, sonra bilgiyi sunardı.
Hz. Muâz’ın [radıyallahu anh] naklettiği şu hadis-i şerif, eğitim ruhunun zirve noktasıdır: Bir gün Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] onun elini tutmuş ve şöyle buyurmuştur:
“Ey Muâz! Vallahi seni seviyorum. Ey Muâz! Sonra sana şu tavsiyede bulunuyorum; her namazın ardından, ‘Allahım, seni zikretmek, sana şükretmek ve sana güzelce kulluk etmek için bana yardım et’ duasını asla terketme.” (bkz. Ebû Davud, Salât, 361, nr. 1522; Nesâî, Sehiv, 60, nr. 1302).
Bu sahnede muazzam bir eğitim felsefesi vardır. Peygamber Efendimiz, vereceği “dersi” söylemeden önce; fiziksel temas kuruyor (elini tutuyor), ismen hitap ediyor ve en önemlisi “Vallahi seni seviyorum” diyerek sevgisini ilan ediyor. Öğrenci (Hz. Muâz), sevildiğini ve değer gördüğünü iliklerine kadar hissettiği an, verilen öğüt artık bir “ödev” değil, bir “şeref ve lütuf” haline dönüşüyor. İşte eğitimde sevgi, bilgiyi emre dönüştürmekten çıkarıp bir tutku haline getiren efsundur.
Sevgi Beyanı ve Eyleme Dökülmesi
Öğrenciye duyulan sevgi, sadece içten gelen bir his olarak kalmamalıdır; bu sevgi gösterilmeli ve hissettirilmelidir. Bu sevgi hem sözle ifade edilmeli hem de yapılan işlerle, hal ve hareketlerle ispatlanmalıdır.
Nitekim Hz. Enes [radıyallahu anh] şu olayı nakleder: Bir gün Hz. Peygamber’in [sallallahu aleyhi vesellem] huzurunda bir adam bulunuyordu. Yanlarından bir adam geçtiğinde huzurda bulunan zat, “Yâ Resûlallah! Allah’a yemin ederim ki ben bu adamı seviyorum” dedi. Efendimiz ona, “Sevdiğini ona söyledin mi?” diye sordu. Adam “Hayır” deyince, Efendimiz: “Git ve sevdiğini ona söyle” buyurdu. (bkz. Ebû Davud, Edeb, 122, nr. 5125).
Eğitimci, öğrencisine “Seni seviyorum, senin iyiliğini istiyorum” diyebilme cesaretine ve samimiyetine sahip olmalıdır. Bugün eğitim sistemlerinde “mesafeli/vakarlı duruş” adı altında inşa edilen soğuk duvarlar, aslında öğretme sürecini baltalayan en büyük engellerdendir. Hakiki eğitimci, talebesine karşı kalbini açan, ona sevildiğini hissettiren kimsedir.
Sevgi-Disiplin Dengesi
Kavramları doğru tanımlamak gerekir. Bugün eğitim adı altında sergilenen bazı sert tutumlar, ne yazık ki eğitimin özünden uzaktır. Eğitimci dediğin zalim olmaz, zalim olana eğitimci denmez. Eğitim süreci, bir kırma, dökme ya da korkutma süreci değildir.
Eğitimci, sevgi ile disiplin arasındaki o ince dengeyi kurabilen sanatkârdır. Evet, disiplin gereklidir; disiplin olmazsa düzen olmaz, düzen olmazsa verim alınmaz. Disiplin, eğitimin olmazsa olmazlarındandır; ancak bu disiplin asla sevgiye zarar vermemelidir. Aynı şekilde, gösterilen sevgi de disiplini laçkalaştırmamalı, sınırları yok etmemelidir.
Gerçek muallim, anlatılanları öğretmeden ve sevdirmeden önce kendisi öğrenciyi sevmeli ve kendisini sevdirmelidir. Gönlü etkilemeden bilginin verilemeyeceğini bilmelidir. Eğer bir eğitimci talebesinde bir “korku” imparatorluğu kurmuşsa, orada eğitim bitmiş, yerini sadece “itaat” almıştır. Oysa biz itaat eden robotlar değil, muhabbetle idrak eden insan-ı kâmiller yetiştirme çabasında olmalıyız.
Kelimelerin Ölümü
Kelimeler de tıpkı diğer canlılar gibidir; doğarlar, büyürler, gelişirler ve maalesef bazen ölürler ya da terk edilirler. Hatta bazı kelimeler vardır ki, ölmekten beter hale getirilirler. İçleri boşaltılır, anlamları kaydırılır ve istismar edilirler.
Bunun en acı örneklerinden birini “Seyda” kelimesinde görüyoruz. Özellikle Doğu’da medrese eğitimcilerine verilen bir payedir Seyda. Ancak günümüzde bu kelimenin büyük ölçüde istismar edildiğini, sadece bir “unvan” ya da “statü” göstergesi haline getirildiğini görüyoruz. Oysa Seyda kelimesi, omuzlara yüklenen yükü çok ağır ve çok değerli bir kelimedir.
Âcizane kanaatimce “Eğitimci/Hoca/Seyda vs.” demek;
- Ana, baba ve yar demektir: Şefkatte anne, korumada baba, gönülde yâr...
- Abi ve kardeş demektir: Aynı yolu yürüyen, kader birliği eden...
- Yoldaş ve sırdaş demektir: Öğrencinin düştüğünde elinden tutan, derdiyle dertlenen...
- Muallim ve mürebbi demektir: Sadece bilgi veren değil, karakteri de nakış nakış işleyen...
Kısacası, Nebevî ahlak ile donanmış kişi demektir.
Bugün ister “Öğretmen” diyelim, ister “Hoca”, ister “Seyda”... Bu kelimelerin hepsinin içlerinin oyulduğunu, kurtların bu kavramları kemirdiğini üzülerek müşahede ediyoruz. Kelimeler yaşıyor gibi görünse de ruhları çekilmiş durumda. Bozulan ile hakiki olan arasında nice fark var! Hakiki olan, sevgiyle inşa eder; bozulan ise sadece yetki ve şekil üzerinden hükmeder.
Kur’an-ı Kerim’in Eğitimdeki Mesajı
Eğitimde sevgi temelli yaklaşım, sadece beşerî bir tercih değil, bizzat ilahi bir inşa metodudur. İnsanı eğitmeyi (terbiye etmeyi) amaçlayan bir “hidayet rehberi” olarak Kur’an-ı Kerim, öğreticinin üslubuna dair hayati ipuçları sunar. Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz’e [sallallahu aleyhi vesellem] hitaben şöyle buyurur:
﴿فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ﴾.
“(Habibim!) Allah’tan gelen rahmet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli biri olsaydın etrafından dağılıp giderlerdi....” (Âl-i İmrân, 3/159).
Bu âyet, bir eğitimcinin anayasası olmalıdır. İnsanları etrafında tutan, onlara bir şeyler öğreten şey Hz. Peygamber’in [sallallahu aleyhi vesellem] sadece üstün zekâsı ya da hitabeti değil, kalbindeki “yumuşaklık” ve “merhamet”ti. Allah [celle celâlühû], katı yürekliliğin dağılmaya ve kopuşa sebep olacağını açıkça beyan etmiştir. Eğitimde sevgi yoksa orada sadece kaçış vardır.
Merhametin Eğitici Gücü: Rahman suresinde Kur’an’ı öğretme fiilinin doğrudan Rahman sıfatına bağlanması (Rahman, 55/1-2), eğitimin özünün rahmet/şefkat olduğunu tesciller. Bu durum her eğitimci için temel bir hakikattir: Rahmani bir gönle sahip olmayan, Kur’ani bir eğitim veremez. Merhameti dışlayan bir eğitim anlayışı, ilahi metotla taban tabana zıttır.
Yine Rabbimiz, Firavun gibi kalbi mühürlenmiş bir zalime bile tebliğe giden Hz. Musa ve Hz. Harun’a [aleyhimesselâm] şu emri vermiştir:
﴿فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى﴾.
“(Düşünüp) öğüt alır yahut (yaptıklarından ötürü, Allah’ın azabından) korkar ümidi ile ona (Firavun’a) yumuşak söz söyleyin.” (Tâhâ, 20/44).
Bu âyetteki incelik üzerinde durmak gerekir: Amaç sadece bir şeyler söylemek değil, “(Düşünüp) öğüt alır” diyerek karşıdakinin gönül kapısını zorlamaktır. En sert, en azgın muhataba bile “yumuşak söz” ile gidilmesi emrediliyorsa; tertemiz kalpli öğrencilere, gözümüzün nuru evlatlarımıza, geleceğin fidanlarına sertlikle yaklaşmak, azarlayarak öğretmeye çalışmak hangi akla ve vicdana sığar?! Bir öğrenciye “anlamıyorsun” diye bağırmak mı etkilidir, yoksa Hz. Musa’nın [aleyhisselâm] Firavun’a gösterdiği o nezaketle yaklaşmak mı? Eğer yumuşak söz Firavun’un kalbine girmek için bir ihtimalse, talebenin kalbi için bir anahtardır…
Kur’an-ı Kerim, insanın onuruna, değerine ve şerefine şöyle vurgu yapar:
﴿وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ﴾.
“Andolsun ki biz, insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık” (İsra, 17/70). Öğrenciye yapılan her türlü psikolojik baskı, fiziksel şiddet ya da aşağılama, Allah’ın [celle celâlühû] “mükerrem” kıldığı o varlığın izzetine saldırıdır. Eğitimci, talebesine baktığında sadece bir “bilgi alıcısı” değil, Allah’ın [azze ve celle] yeryüzündeki halifesini görmelidir. Bu bakış açısı kazanılmadığında, eğitim bir “tahakküm” aracına dönüşür. Oysa eğitimde amaç tahakküm değil, ihkamdır. Talebenin karakterini sevgiyle ihkam etmek, ona ders anlatmaktan çok daha önceliklidir.
Hâsıl-ı Kelâm
Eğitimin temeli merhamettir. Bugün eğitimdeki başarısızlıklar, disiplinsizlikler ya da ahlaki yozlaşma tekniklerde aranıyor. Oysa asıl sorun, kalplerin birbirinden uzaklaşmasıdır.
Eğitimci, öğrencisini Allah’ın [celle celâlühû] bir emaneti olarak görmeli; onu kırmadan, dökmeden, incitmeden geliştirmelidir. Kelimelerimizin içini tekrar Nebevî ahlakla doldurmalıyız. “Eğitimci” dendiğinde akla korkulan bir figür değil, sığınılan bir liman gelmelidir. “Öğretmen” dendiğinde, sadece ders anlatan bir memur değil, hayatı sevdiren bir rehber canlanmalıdır.
Eğer biz eğitimde sevgi-disiplin dengesini Nebevî bir hassasiyetle kurabilirsek, o zaman hakiki muallimler ve mürebbiler yetişecektir. Sevgiyle sulanmayan hiçbir fidan meyve vermez. Kalpten kalbe kurulan o görünmez köprüleri sağlamlaştırmalı ve işe önce “sevdiğimizi söyleyerek” başlamalıyız.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.