Abdurrahman Hakan Pakiş
Eşiği geçerken fark etmek
Bismillah.
Elhamdülillah, vessalâtü vesselâmü alâ Resûlillah.
Bizler zihin olarak garip bir işleyiş mekanizmasına sahibiz. Çoğu zaman hayatı, sanki hiç bitmeyecek bir senaryonun figüranıymışız gibi, bir tür “otomatik pilot” modunda yaşarız. Sabah içtiğimiz çayın tadı, pencereden sızan gün ışığı veya en yakınımızın her gün duyduğumuz sesi, zihnimizde “zaten orada olanlar” kategorisine hapsedilir. Her an her şeyi kaybedebileceğimiz gerçeğiyle yaşamak, aynı zamanda en büyük körlüğümüzdür.
Arap şiirinin sarsılmaz kalesi Mütenebbi, o keskin tespitiyle konunun en hassas yerine dokunur:
“Yitirdiklerimiz arasında en acısı, kaybetmeden hemen önce benzeri olmayanı bulmuş olmamızdır.”
Bu beyit, sıradan bir kayıp durumunu anlatmaz. Buradaki trajedi, kaybın kendisinden ziyade, kaybın gerçekleştiği “zaman dilimi” ve o andaki “farkındalık seviyesi” ile ilgilidir. Bir şeyi kaybettiğinizde üzülürsünüz; ancak o şeyin “benzeri olmadığını” tam yitirme eşiğinde idrak ettiğinizde, bu üzüntü bir yıkıma dönüşür. Neden? Çünkü zihin, elindekinin değerini kavradığı an ile onu koruma şansını kaybettiği an arasında sıkışıp kalır.
İnsan, bir nesnenin veya duygunun ulaşılamaz ya da yitirilmek üzere olduğunu anladığında, ona atfettiği değeri katlayarak artırır. Bu buluş anı, aslında nesnenin değiştiği an değil, bizim bakış açımızın berraklaştığı andır. Gözümüzdeki perde kalkar, sahip olduğumuz dostun, aşkın ya da fırsatın benzersizliğini görürüz; ama tam o sırada kapı arkamızdan kapanmıştır.
FARKINDALIK EKSİKLİĞİ
Günlük hayatın gürültüsü, bizi elimizdeki cevherlere karşı sağırlaştırır. Bir dostun fedakârlığını “görevi” sanırız, bir sevgilinin varlığını “garanti” görürüz. Ancak ayrılık saati gelip çattığında, o kişinin boşluğunun hiçbir şeyle dolmayacağı gerçeğiyle yüzleşiriz.
Bulmuş olma hali, bir tür geç kalmış aydınlanmadır. En iyiyi, en güzeli, “eşi benzeri olmayanı” buluruz ama onu tutacak vaktimiz kalmamıştır. Bu durum, kişinin sınırlı iradesi ile zamanın sonsuz ve acımasız akışı arasındaki o meşhur çatışmadır.
HATIRALARIN AĞIRLIĞI
Bu sadece bireysel bir acı değildir. Bir değeri tam yitirirken fark etmek, o değerin hatırasını da bir “yük” haline getirir. Eğer kaybetmeden önce fark etmeseydik, kaybımız sıradan bir eksilme olacaktı. Ancak “benzersizliği” tescillenmiş bir kaybın hatırası, ruhumuzun odalarında sürekli yankılanan bir sese dönüşür.
Minnettarlık bilinciyle yaşayan insanların, kayıplar karşısında daha dayanıklı olurlar. Çünkü bu kimseler, “benzeri olmayanı” kaybetmeden çok önce bulmuş, onunla vakit geçirmiş ve değerini anın içine yaymışlardır.
GEÇ KALMAMIŞ BİR İDRAK MÜMKÜN MÜ?
Bu durum, bizi karamsarlığa itmek yerine, gözlerimizi bugüne açmaya davet etmelidir. Madem en büyük acı, kaybetmeden hemen önce fark etmektir; öyleyse elindekini henüz kaybetmemişken bulmak önemlidir.
Bir dostun gülüşünü, bir anne babanın duasını, bir başarının tadını, o hala avucumuzun içindeyken “benzersiz” ilan etmek mühimdir. Hayat, sürekli bir akış ve kaçınılmaz kayıplar silsilesidir. Bu akışın içinde savrulmamak için, sahip olduklarımıza minnetle ve dikkatle bakmayı öğrenmeliyiz. Yarın bir gün bir şeyi yitirdiğimizde, en azından “ben onun değerini zaten biliyordum ve tadını da elimden geldiğince çıkardım” diyebilelim.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.