Yirminci Milli Eğitim Şurası toplanıyor…

Yirminci Milli Eğitim Şurası yedi yıl aradan sonra1-3 Aralık 2021 tarihleri arasında Ankara’da toplanıyor. ”Temel Eğitimde fırsat eşitliği” , ”Mesleki Eğitimin İyileştirilmesi” ve “Öğretmenlerin Mesleki Gelişimi.” temaları şuranın temel konuları arasında yer alıyor. Gecikmiş bir “Şura” da olsa Şuranın yapılmasına sebep olan başta Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı ve Milli Eğitim Yeni Bakanımız Sayın Prof. Dr. Mahmut Özer ile beraber emeği geçeleri tebrik eder, hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ederim. Şu aziz vatanın güzide çocuklarının eğitilip kendi dinimize ve milli değerlerimize göre yetiştirilmeleri milletimizin ve devletimizin bekasıyla beraber, dünya barışı içinde gayet ehemmiyetlidir. Eğitim, Ekonomi ve Siyaset gibi hemen sonuç alınacak bir konu değildir. Uzun soluklu sabırlı çalışma gerektirdiği gibi neticeleri de 20- 30 yıl sonra ortaya çıkabilmektedir. Ülkemiz gibi muhalefetin eğitim üzerinden yıllardır çarpık siyaset yapması sistemin problemlerini çözmek yerine daha karmaşık hal almasına neden olmaktadır. Ülkemiz geleceğinin 2053 ve 2071 hedeflerine ulaşması milletçe milli ve manevi değerlerimizi genç nesillerimize aktarmamızdan ve geliştirmemizden geçiyor.

Bu yıl “Eğitim Şurası’nın” temel konularından; “Temel Eğitimdeki fırsat eşitliği, yeni okulların açılması ve alanında yetiştirilmiş öğretmenlerin atanması ile pandemi dönemi “EBA” gibi programların sayesinde aşılmaya çalışılıyor. Burada öğretmenlerin yetiştirilmesinde ise ”Eğitim Sistemi Müfredatı” önem kazanıyor. “EBA” gibi programlardan yararlanma oranı ise “internet” ve “tablet” ulaştırılamayan çocuğumuz kalmamasıyla veya cep telefonlarının ucuzlatılmasıyla çözülebilir.

Mesleki eğitimde gençlerimizin en geç eğitimin ikinci kademesinde (ortaokul seviyesinde) mesleğini, branşını ve nelere kabiliyetli olduğunu okullarımızdaki Rehber Öğretmenlerle, iyi hazırlanmış testler uygulayıp, ailenin ve çocuğun istekleriyle kararlaştırılmış olması gerekmektedir. Lise döneminde öğrencilerimiz, teorik derslerin yanında mesleki eğitimin derslerinin uygulamasını, laboratuvarını gerçekleştirmelidirler. Öğrencilerimizin Üniversitede de pratik ve teorik yetiştirilmeleri sağlanmalı dünyanın her ülkesinde mesleğini ifa edebilir şekilde yetiştirilmelidir. Tıp fakültelerimizden mezun olan Doktorlarımızın başarısının sırrı, son dört yıllarını Hastanelerde hastalarla birlikte uygulamalı eğitim almalarında çalışmalarında yatmıyor mu? Teknik eğitimde ve Mühendislik dallarında da bunu batı ülkelerinin eğitim sisteminde olduğu gibi gerçekleştirmeliyiz. Fakültelerimizin 3-4 uncü yılları öğlene kadar teorik, öğleden sonra atölye ve uygulama şeklinde olmalıdır. Makine mühendislerimiz mezun olduktan sonra makinayla tanışmamalıdır. Ziraat mühendislerimiz mezun olmadan bitkisel üretim yapabilmeli, Bilgisayar Mühendislerimiz yeni bir bilgisayar konsepti geliştirecek alt yapıyla mezun edilmelidir. Şayet eğitimin ikinci (ortaokul seviyesinde) mesleki branşlara yönlendirilme sağlanırsa Üniversitelerin önündeki yığılmalar azalır. .Hem de Üniversitelerin puanları bu yıl olduğu gibi düşürülmez ise kalite artar.

Öğretmenlerimiz Üniversiteden mezun olunca yeterli beceri ve kabiliyetleri kazanmış olarak mezun olmalıdırlar. Öğretmenlerimiz mesleki hayata başladıktan sonra yıllık, iki yıllık ve beş yıllık periyotlarla hem yaz tatillerini ailece rahatça geçirebilecekleri merkezlerde hem de mesleki gelişmelerden üniversite hocalarının, mütehassıs eğitimcilerin bilgilendirmesiyle haberdar edilebilir.

Bu yazıda benim vurgulamak istediğim bir hususta “Eğitim müfredatındaki” muhteva (içerik) ve özellikle Din dersleri ile Fen derslerinin çelişip eğitimden geçen öğrencilerimizin zihinlerindeki soruların cevaplandırılması ve belirsizliklerin giderilmesidir.

Rabbimiz “Alak Sure’sinde” Eğitimin, okumanın ve öğrenmenin önemini nasıl anlatıyor?

“Bismillahirrahmanirrahim,

1-Yaratan Rabbinin adıyla oku!

2-(O) insanı bir alaktan (döllenmiş ana rahmine yapışıp çoğalan (zigot hücresinden) yarattı.

3-Oku! Senin Rabbin en cömert olandır.

4-5)- O kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir. (Bu ilk beş ayet; Hazreti Peygamber’e (ASM) Hira Mağarasında iken Cebrail Aleyhisselamın getirdiği ilk ayetlerdir.)

6-7)-Hayır insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.”(1)

Surenin başında beyan edildiği gibi yaratan Rabbimizin adıyla okumak, yani tüm işlerimize besmele ile Allah’ın ismi ile başlamak gerektiği gibi onun adıyla din derslerimizi okurken, öğrenirken, Biyoloji, Fizik, Kimya ve Coğrafya ile Jeoloji ve Astronomi derslerimizi de işlediği konular itibariyle yani İnsanı, Hayvanları, Bitkileri, Madenleri, Denizleri ve Nehirleri, Dünyamızı, Tabiatı yaratan Rabbimizin adıyla okumak yani Kainatı (Evreni) bizim için yaratılmış bir saray hayvanat ve nebatatı ve madenleri ve elementleri bizim ihtiyaçlarımız için hazırlanmış yardımcılar ve alt yapı olarak görebiliriz. Böylelikle bizi en güzel surette (Ahsen-i Takvimde) yaratan Rabbimize teşekkür ve hamdimizi Peygamberimiz in tarif edip yaptığı gibi ibadetlerle sunabiliriz. Halbuki Okullarımızdaki Fen dersi kitaplarımız,” mana-ı ismi” ile yazılmış olduğundan yapandan, yaratandan hiç bahsetmeyip fiilin asıl failini nazara almayıp ,(“oluyor, bitiyor, dönüyor, gidiyor, tesadüfen ortaya çıkıyor, doğa(tabiat) yapıyor, kendi kendine oluyor, sebepler yapıyor, İçgüdü ile oluyor, Evrim sonucu meydana geliyor, tabi seleksiyon sonunda oluşuyor.”) gibi tabirler ile cümleler bağlanıyor. Bu kainatta bahse konu olan unsurlar söz konusu ancak bir planın bir programın eseri olarak yaratılan kainat fabrikası; bir kurucusu ve dizayn edicisi olması gerektiği gibi, bu fabrikayı mükemmel şekilde çalıştıran ve çalışmasını gözetleyen sonsuz bir kudreti akıl sahiplerine göstermiyor mu? “Bir iğnenin ustasız, bir harfin katipsiz olmadığı” ve her canlının DNA’larında kodlandığı ve programlandığı, dünyamız ve kainatımızda sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz irade sahibi bir programcının olmaması mümkün müdür? İnsanı diğer canlıları, Dünyayı, Samanyolu ve diğer Galaksileri, velhasıl kâinatı Allah hesabına okumak gerekir. Yani mana-ı harfi ile okumak(harfin tek başına bir anlamı yoktur, ancak onu yazanın harfleri bir araya bir amaç için getirdiğinde bir anlam ifade eder.)icap eder.

Kainat ve kainattaki hadiseler hayat olayları, mahlukatın yaratılışı ve hayatlarının devamı ve kanunlar bir Fâtır (her şeyi yaratan), Kadir (Sonsuz kudret sahibi), Alim (Sonsuz İlim sahibi), Mürid (Sonsuz irade sahibi, her şeyi alternatifleri ile yaratabilen) ve Kayyum’a (her şeyi ayakta tutan ve tabiattaki ve kainattaki kanunları işlettiren) havale edilirse her şey kolayca halledilir.

Bir her şeyin yaratılması bir yaratıcıya verilmediğinde; hava, su ve toprağın zerrelerinin her birine sonsuz ilim sonsuz kudret ve sonsuz irade sıfatlarını vermek gerekir. Bu konuda Üstad Bediüzzaman “Hüve Nüktesi’nde” toprağın, suyun ve havanın her bir zerresinin bir yaratıcının tüm vasıflarına sahip olması gerektiğini söylüyor. Biz burada sadece havanın zerreleri konusuna değineceğiz:

“İşte hava unsurunun (Havanın zerrelerinin, atomlarının veya elektronlarının) yalnız nakli esvat (Seslerin nakledilmesi) mezkur cilveyi Vahdaniyeti (Allah’ın Birliğini) mezkur acaibi (bahsedilen mucizeyi) gösterdiği ve dalaletin (İslam’dan ayrılmanın ) hadsiz muhaliyetini (imkansızlığını) izhar ettiği (açıkladığı) gibi, unsuru havainin(hava tabakasının) sair ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, cazibe(çekim), dafia (itme), ziya (ışık) gibi sair letaifin (hassas faktörler) naklinde şaşırmadan muntazaman, asvat (seslerin) naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda, bu vazifeleri dahi gördüğü aynı zamanda, bütün nebatat ve hayvanata teneffüs(bitkilerin ve hayvanların nefes alıp vermelerini temin) ve telkih (Rüzgarla tozlaşan bitkilerin polenlerini rüzgar vasıtasıyla taşıyıp bitkilerin tozlaşma ve döllenmelerini temin)gibi hayata lüzumu bulunan levazımatı (lüzumlu maddeleri) kemal-i intizam (tam zamanında) ile yetiştiriyor. Emir ve irade-i İlahiyyenin bir arşı (Rabbimizin hükmettiği, izinsiz hiçbir şeyin yapılamayacağı makam) olduğunu kati bir surette ispat ediyor. Ve SERSERİ TESADÜF ve KÖR KUVVET ve SAĞIR TABİAT(DOĞA) ve KARIŞIK, HEDEFSİZ ESBAB (gayesi olmayan sebepler, elementler ve maddi müdahaleler) ve âciz, camid (cansız) cahil maddeler bu sahife-i havaiyyenin (hava sayfasının) kitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkanı bulunmadığını aynelyakin (gözüyle görür ) derecesinde ispat ettiğini kati kanaat getirdim.(2) Burada sesler derken tüm radyoların sesleri, fm yayınları, telefonlar, telsiz-telgraf, televizyon yayınları, internet bağlantıları ve uydu sistemleri v.s yani aynı anda trilyonlarca işlemler birbirine karıştırılmadan daimi surette iletiliyor! Hava zerrelerinin bu sayılamayacak görevleri gibi içilen bir yudum suyun veya yenilen bir parça ekmeğin yahut da içine rastgele tohum atılan ve bir avuç toprağın zerrelerinin de benzer görevler gördükleri apaçıktır.

Yeni yetişen nesillerimizin milli ve dini değerlerimize göre yetişmelerini istiyorsak ders kitaplarımızdaki çelişkileri öncelikle gidermemiz gerekir. Müfredatımızdaki özellikle Fen Derslerindeki çelişkilerin giderilmesi işleminde yıllardır yerli ve yabancı ilim adamlarının katkıda bulundukları” Uluslararası Yaradılış Kongreleri “ bir referans niteliğindedir. Bu yıl beşincisinin Kütahya, Dumlupınar Üniversitesi Öncülüğünde “Bilimler Işığında Yaratılış Kongresi” Teması ile 21-23 Ekim tarihleri arasında Çevrim içi olarak gerçekleşeceğini tüm Eğitim camiası ve Devlet adamlarımızı davet ettiklerini aynı zamanda bu Organizasyonun davet edildiklerinde Milli Eğitim Bakanlığımız ilgili birimlerine bilimsel destek verebileceklerini buradan duyurmuş olalım.

Malumunuz olduğu üzere eğitim hem oldukça önemli ve zor, aynı zamanda uzun soluklu bir iştir.

Bu konuyu Büyük Alim Üstad Bediüzzaman Said Nursi bakın nasıl dile getiriyor: “Evet hürriyetçilerin (Osmanlının son zamanında önce Meşrutiyet sonra Cumhuriyet isteyenlerin) ahlak-ı İçtimaiyyede (sosyal hayatta) ve dinde ve seciyeyi milliyede (milli değerler) bir derece lauballik (ihmalkarlık, önemsememek) göstermeleriyle, yirmi otuz sene sonra dince ahlakça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden şimdiki vaziyette de elli sene sonra bu dindar, namuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtisi (Türk milletinin gelecek nesilleri), seciyey-i diniye(dini değerler) ve ahlak-ı İçtimaiyye (sosyal ahlak) cihetinde ne şekle girecek elbette anlıyorsunuz. Bin seneden beri bu fedakâr millet bütün ruh u canıyla Kur’anın hizmetinde emsalsiz kahramanlık gösterdikleri halde, elli sene sonra o parlak mazisini dehşetli lekedar belki mahfedecek bir kısım nesl-i âtinin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikatı verip, o dehşetli sukuttan kutarmak en büyük bir vazife-i milliye ve vataniye bildiğimizden; bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz.

Evet Efendiler! Gerçi Risale-i Nur sırf ahirete bakar; gayesi rıza-ı İlahi ve imanı kurtarmak ve şakirtlerinin (talebelerinin) ise, kendilerini ve vatandaşlarını idam-ı ebediden (ebedi bir idamdan) ve ebed-i hapsi münferidden (sonsuz tek başına hapis)kurtarmağa çalışmaktır, fakat, dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir; ve bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve nesl-i âtinin biçareler(çaresiz kalanlar) kısmını dalalet-i mutlakadan kurtarmaktır. Çünkü bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip İslamiyet seciyesinden çıkan bir Müslim (Müslüman); dalalet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez.”(3)

“Efendiler! Dalalet ve fenalıklar cehaletten gelse, def’etmesi kolaydır. Fakat fenden ilimden gelen dalaletin izalesi çok müşküldür (zordur). Bu zamanda dalalet fenden, ilimden geldiği için ancak onları izale etmeye ve nesl-i âti’(gelecek nesiller)den o belaya düşen kısmını kurtarmağa, karşılarında dayanmağa “Risale-i Nur” gibi her cihette mükemmel bir eser lazımdır. Risale-i Nur’un bu kıymette olduğuna delil şudur ki: yirmi seneden beri (“Emirdağ lahikası1” yazıldığı tarih, yaklaşık 1948 senesi) benim şiddetli ve kesretli bulunan muarızlarım (bana fikren kaşı çıkan kişiler) ve şiddetli tokatlarını yiyen feylesofların (fikirleri çürütülen felsefeci ilim adamlarının) hiçbirisi Risale-i Nur’a karşı çıkmamış cerhedememiş (Çürütememiş) ve çıkamaz.”(4)

Görüldüğü gibi eğitim sistemimizin problemleri çözülmediğinde hemen anında bir tepki göstermiyor, zaman içinde yeni nesli şekillendiriyor. Bediüzzaman Hazretleri “Felak “ Suresinin tefsirini Asa-ı Musa isimli eserinde” Onbirinci Mesele’nin” sonunu 1951 yılında izah ederken ”Yirmi sene sonra şimdiki tohumların mahsülü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak” deyip 1971 anarşi olaylarına işaret ediyor. Üstad Bediüzzaman’ın 23 Mart 1960 tarihinde vefat etmiş olması bu ikaza önem kazandırmaktadır. Şimdiki basın yayın ve televizyonlarımızdaki günlük vahşet, dehşet gasp gibi olaylar ile aile içi emniyetsizliklerin artmasında toplumumuza uygulanan 28 Şubatın din eğitimini soyutlayan yasakçı bir sistemin gençlerimize ve milletimize dayatmasının bir sonucu olarak müşahede etmekteyiz.

Gelecek nesillerimizin milli ve dini değerlerimize göre yetişmelerini istiyorsak ve 2053-2071 aydınlık Türkiye’sini inşa etmek istiyorsak bugün gereken önlemleri almalıyız! Yani eğitim sistemimizin çelişkilerini gidermek zorundayız. Genç nesillerimizin manevi ve milli değerlerine bağlı yetiştirmek istiyorsak; Onların Allah’a ve Ahirete imanlarını kuvvetlendirmemiz gerekir. İmanlı nesillerin “milletimizin bekası” ve “dünya barışının” gerçekleştirilmesi için onların manen ihmal edilmemeleri için benim tavsiyem; Türkiye Diyanet Vakfının da neşrettiği Asrın Kur’an Tefsiri olan Risale-i Nur eserlerinden İlk öğretimin birinci kademesi için “Küçük Sözler”, İkinci Kademe orta okul öğrencilerimiz için “Gençlik Rehberi”, üçüncü kademe liseli gençlerimiz için “Asay-ı Musa” ve üniversiteler ve tüm toplum okur yazarlarımıza “Ayetül Kübra” eserlerini tavsiye ediyorum.

Milli Eğitimimizin problemleri çok ancak çözülmedikçe katlanıp gidebiliyor. İnşallah bu ve benzeri “Şura’lar” problemlerin çözümü için vesile olur.

KAYNAKLAR

1)-Alak suresi 1-7ci ayetlerin mealleri, Sayfa 597 Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an-ı Kerim Meali,2007

2)-Gençlik Rehberi, Bediüzzaman Said Nursi, Hüve Nüktesi ,Sayfa113-114.

3)-Emirdağ Lahikası 1, Sayfa 20, Müellifi (Yazarı) Bediüzzaman Said Nursi, Sinan Matbası İstanbul,1959

4)-Emirdağ Lahikası1, Sayfa 21.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.