'Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı?'

Şarkılara, türkülere dayadık sırtımızı, bizimkisi teselli olmak, efkâr dağıtmak, belki biraz olan-biteni unutmaya çalışmak…

Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı diye bir şarkımız var ya hani…

Şekip Ayhan Özışık’ın Nihavend şarkısı…

Şöyle başlıyordu o güzel şarkı;

“Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı? / Gözümde hep böyle yaş, yaş mı olacaktı? /Aramızda sıra dağlar, dağlar mı olacaktı?”

Nereye elimizi atsak, elimiz boş çıkıyoruz!

O eskinin eli boş gönlü hoş yaklaşımı yalan oldu. Unutuldu. Yad edilmesi dahi insanı tebessüm ettirmiyor.

Pazardan eli boş dönüyoruz!

Marketten eli boş çıkıyoruz!

İş başvurusundan eli boş geliyoruz!

Bu hayal kırıklığı çekilir dert değil!

Şarkının sözleri gibi halimiz…

Umut bağladığımız, bel bağladığımız ne varsa, aramızda sıra dağlar var!

Engeller var!

Hendekler var!

Virajlar var!

Kör kuyular var!

Yola koyulmak esrarengiz, tuhaf ve bilinmeyenlerle dolu bir macera gibi…

Baştan eli boş dönmeyi kabullenen bir yaklaşım misali.

Hani zurnada peşrev olmaz, ne çıkarsa bahtına derler ya…

Bahtınıza ne çıkarsa artık! Lakin, bizim bahtımız bu olmamalı, bu sislerin arasından bir an önce çıkmamız lazım!

*****

Temsilde hata olmasın Pazara gidiyorsunuz, pazar için ayırdığınız para çok değil.

Pazar afra-tafra yapan, gelene-gidene tepeden bakan, burnundan kıl aldırmayan bir havada! Fakir -fukaradan, garip-gurabadan yana olduğu söylenemez! Pazarcı ayakta kalma derdinde!

Ev hanımları tencerede ne kaynatırım ümidiyle varmışlar pazara.

Pazar o bildiğiniz, o tanıdığınız, o aşina olduğunuz, o size gülümseyen pazar değil,

Pazarın başı dumanlı…

Gelirsen gel, gelmezsen gelme der gibi…

Alırsan al, almazsan alma gibi bakıyor!

Pazar tezgahları, mağrur, az biraz alaycı, ayaklarını enflasyonun yerden kestiği fiyat etiketini göğsüne yapıştırmış bir şekilde pazara gelenleri süzüyor!

Çatık kaşlı, tok sözlü umursamaz bir karşılama çekiyor!

El yakan fiyatlar dikkat çekici. Pazarda markete dönmüş, markete benzemiş diyen insanlar dinliyorsunuz.

Öyle olunca da, vatandaş kendi tabiriyle ya çıkma bir şeyler alıyor, ya ezik, yada ikinci el denebilecek bir şeyler…

Bizi bu hale getirenler utansın diyen ahlar ve bedduaları duyanda yok, ulaşması gereken yerlere ulaştıranlarda…

*****

Bu hali, bu ahvali görmesi ve bilmesi gerekenler, bu saatlerde ne yapıyor bu insanlar deyip o saatlerde merak edip, pazarları dolaşsalardı, insanların haline vakıf olacaklar en azından!

Gitmeden, görmeden, yerinde tespit etmeden, görüntülemeden, ezbere konuşmak o kadar kolay ki…

Sanırsınız, TÜİK rakamları, TÜİK enflasyonu pazara yansımış, insanlar mutlu, Pazar esnafı mutlu, kimse pazardan eli boş dönmüyor.

Fahiş hiçbir fiyata rastlanmıyor!

Üreten memnun, tüketen memnun, alan memnun, satan memnun…

Ortalık güllük gülistanlık olmuş!

Nerde o günler? Keşke böyle diyebilseydik!

Keşke, keşke ile başlayan cümleler kurmasaydık!

Keşke, insanların pazarlardan eli boş dönme hali yansımasaydı konuşmalara…

Gören gördüğünü söylemiyor, anlatmıyor, hakikatler ortaya konmuyor.

Olan gittiği her yerden eli boş dönen insanlara oluyor!

*****

Müzisyen Fatih Erkoç’un dediği gibi, ellerimiz bomboş, yüreğimizde sızı, gözümüzde yaşlarla güneşin kavurduğu bir çöldeyiz!

Siz bu çölü varlık içinde yokluk çeken bir vaha olarak okuyun!

İçinden akarsular akan, bağlık bahçelik bir coğrafya olarak okuyun.

Ellerimizin neden bomboş kaldığına ise hâlâ bir anlam veremediğimiz şeklinde okuyun.

Delikanlı iş arıyor, baş vurmadığı yer yok!

Diploma desen birkaç tane.

Yabancı dil desen üç tane, taşı sıksa suyunu çıkarır.

İş diye başvurup her eli boş dönmesinde, hayat, istihdam masalı, ümit denen kulvar gençlerin suyunu çıkarıyor, yere seriyor!

Yaşadıkları hayal kırıklıklarını anlatacak ne kelime var, nede cümle…

Şu kadar milyon işsizimiz var diyen rakamlar yalan söylemeyi alışkanlık haline getirdiyse bunda gençlerin ne kabahati var?

*****

İstihdam denen kapılara artık binlerce değil, on binlerce, insan başvuruyor. Birkaç yüz bin genç, bazı dallarda sıra bekliyor, atama bekliyor.

Genç ve enerjik insanlar eli boş döndükçe, tansiyonlar yükseliyor!

Sonra kayırma lafları, torpiller, arkasını bir taraflara yaslayanlara açılan kapılar yüzünden yaşananlar, ucu ucuna ekleniyor, hüsranlar ve hayal kırıklıkları çoğaldıkça çoğalıyor!

Siyaset bu konuyu öteledi-öteledi, mevzu ötelenemez hale geldi, tıkandı kaldı.

Nerede istihdam? Kaf dağının ardında mı? Hangi bilinmeyen aslanın ağzında?

Asgari ücrette Çin’den daha az ücret alır hale geldik. Üstelik, çalışan kesimin yarısından fazlası asgari ücretli! Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde bu oran ise yüzde 3-4 civarında…

Sığınmacıları kendi insanına tercih eden, işletmeler ve fabrikalar yaptıkları yanlışı henüz fark edemediler. Çarklar sığınmacılar olmasa dönmezdi şeklinde yapılan talihsiz açıklamalarda cabası…

Ortak akıl, çareyi Çin olmakta buldu herhalde…Çine benzemek, Çinli işveren gibi davranmak, ucuz iş gücüyle yoluna devam etmek, kendi genç nüfusunu elinin tersiyle itmek, bir kenarda bekletmek, tek kelimeyle facia olsa da, aldıran yok!

Bu kadar genç insanı ne diye yetiştirdik biz? Elleri boş kalsın diye mi? Turşularını kuralım diye mi?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.