Abdurrahman Hakan Pakiş
Görünmez pranga: Haset
Bismillah.
Elhamdülillah, vessalâtü vesselâmü alâ Resûlillah.
İnsan, yeryüzüne sadece fiziksel bir varlık olarak değil, muazzam bir duygu potansiyeliyle gönderilmiştir. Bu duygular içinde bizi “insan-ı kâmil” yolculuğuna çıkaranlar olduğu gibi, bizi kendi karanlığımızda boğanlar da vardır. Bu karanlıkların en koyusu, en sinsisi ve en tahrip edicisi şüphesiz ki hasettir. Haset, sadece bir ahlak problemi değil, aynı zamanda insanın kendi varlığına karşı giriştiği gizli bir suikasttır.
Genellikle haset; “başkasına verilen bir nimetin aynısının bende de olmasını istemek” şeklinde basite indirgenir. Oysa hasedin mahiyeti çok daha karanlık bir düzlemde seyreder. Hasetçi için mesele sadece kendi “yoksunluğu” değildir; onun asıl derdi ötekinin “varlığıdır.”
Haset, “Onda var, bende de olsun” diyen gıptadan keskin bir çizgiyle ayrılır. Gıptada bir hayranlık varken, hasette saf bir tahammülsüzlük vardır. Haset eden kişi, karşı tarafın elindeki nimetin (bu bir mal, bir makam, bir zekâ veya sadece içten bir gülümseme olabilir) varlığından fiziksel bir acı duyar. Bu acıyı dindirmenin tek yolu olarak da o nimetin karşı taraftan sökülüp alınmasını görür.
“PERİŞAN OLSUN” ARZUSU
Hasetçi, sadece nimetin gitmesini istemekle kalmaz, karşı tarafın perişan bir hale bürünmesini arzular. Bu, aslında bir “imha” güdüsüdür. Nimetin el değiştirmesi onu tatmin etmez; o nimetin sahibinin mutsuzluğunu, gözyaşını ve çöküşünü görmek ister. Bu durum, hasedi insani bir zaaftan çıkarıp şeytani bir boyuta taşır. Nitekim İblis’in Hz. Âdem aleyhisselama karşı tavrı tam da buydu: Sadece cennetten kovulmasını istemedi, onun ve soyunun ebediyen perişan olmasını hedefledi.
Kur’an-ı Kerim bu durumu şöyle ifade eder: “Size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse, ona sevinirler...” (Âl-i İmrân, 3/120). İşte imha arzusu budur: Başkasının acısından beslenen bir ruh hali.
HASETÇİNİN İÇ SAVAŞI
Haset, dışarıya yönelmiş bir ok gibi görünse de aslında yayı tutan eli yakan bir kordur. Hased eden kişi aslında günbe gün kendini eritmekte, kendini tüketmektedir. Bu erimeyi üç ana başlıkta incelemek mümkündür:
1. ZİHİNSEL MEŞGULİYETİN BEDELİ
Haset eden kişinin zihni, kendi hayatının merkezinden kaymıştır. Artık kendi hedefleri, kendi ailesi veya kendi gelişimi üzerine düşünemez hale gelir. Aklı fikri, haset ettiği kişinin ne yediği, ne giydiği, nereye gittiği ve kiminle konuştuğundadır. Bu, muazzam bir zihinsel enerjinin çöpe atılmasıdır. Başkasını “gözetleme” hali, hasetçiyi kendi hayatının figüranı, başkasının hayatının ise mutsuz bir seyircisi yapar.
2. DUYGUSAL ÇÜRÜME
Haset, kalbe girdiği an huzuru kovar. Hasetçi, başkasının her başarısında bir kez daha ölür. Her tebessümde bir kez daha sarsılır. Bu, bitmek bilmeyen bir iç savaştır. Kendi elleriyle inşa ettiği bu hapishanede, her gün “Neden o?” sorusunun duvarlarına çarpar. Bu süreçte kişi sadece neşesini değil, sağlığını da kaybeder. Boşuna denmemiştir: “Haset, gövdeyi eriten bir hastalıktır.”
3. MANEVİ İFLAS
Bu içsel erime, en büyük darbeyi kişinin ahiretine vurur. Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem] bu tehlikeyi şu sarsıcı benzetmeyle anlatır:
“Hasetten sakının. Çünkü ateşin odunu yakıp tükettiği gibi haset de iyi amelleri yakar, bitirir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 44, nr. 4903; İbn Mâce, Zühd, 22, nr. 4210).
Düşün ki bir ömür boyu namaz kılmış, oruç tutmuş, iyilikler biriktirmişsin; ancak kalbindeki o haset ateşi, tıpkı kuru bir odun yığınını küle çeviren alevler gibi, tüm bu amelleri bir anda yok ediyor. Hasetçi, başkasının dünyasını yakmaya çalışırken aslında kendi cennetini yakmaktadır.
BİR KALBE SIĞMAYAN İKİ ZIT
Bir kalpte hem Allah’a güven (iman) hem de O’nun taksimine isyan (haset) aynı anda barınamaz. Efendimiz (sav) buyuruyor ki:
“Bir insanın kalbinde iman ile haset bir arada bulunmaz.” (Nesâî, Cihâd, 8, nr. 3111).
Haset eden kişi, farkında olmadan Allah Teâlâ’nın “Rezzâk” ve “Alîm” isimlerini sorgulamaktadır. “Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar?” (Zuhruf, 43/32) ayeti, hasedin aslında ilahi iradeye bir kafa tutuş olduğunu hatırlatır. Allah birine bir nimet vermişse, bunda mutlaka bir hikmet vardır. Bu nimet ya bir mükâfattır ya da bir imtihandır. Hasetçi, “Ona vermemeliydin” diyerek, hâşâ Allah’a işini öğretmeye kalkışır. Bu isyan hali ise imanı kalpten yavaş yavaş uzaklaştırır.
TOPLUMSAL ÇÖZÜLME VE KARDEŞLİK HUKUKU
Haset sadece bireysel bir erime değil, toplumsal bir çürümedir. Birbirine haset eden fertlerden oluşan bir toplum, tuğlaları birbirini iten bir bina gibidir; en küçük sarsıntıda yıkılmaya mahkûmdur. Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] bu toplumsal felakete karşı bizi şöyle birleştirir:
“Birbirinize kin beslemeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah”ın kulları! Kardeşler olun!” (Buhârî, Edeb, 62, nr. 6076; Müslim, Birr, 23, nr. 6526).
Haset, sosyal adaleti ve barışı imkansız kılar. Hasetçinin olduğu yerde güven olmaz; çünkü o, sizin başarınızı alkışlayan değil, düşüşünüzü bekleyen kişidir. Bu yüzden bazı âlimler, hasedi “önceki ümmetlerin hastalığı” olarak niteler ve bizi bu bulaşıcı vebadan sakındırır.
HASEDİN ŞİFA REÇETESİ
Bu kendini eriten hastalıktan kurtulmak mümkün müdür? Evet, güzel dinimiz bu noktada bize hem bir bakış açısı hem de pratik bir tedavi sunar:
A. BAKIŞ YÖNÜNÜ DEĞİŞTİRMEK
Nefis, daima kendinden üsttekine bakıp hayıflanmaya meyillidir. Bu meyli kırmanın yolu, Peygamber Efendimiz’in şu tavsiyesine uymaktır:
“(Şayet) biriniz, mali imkânlar bakımından ve bedenen kendisinden daha iyi durumda olanlara (imrenip) bakacak olursa; bir de (bu yönlerden) kendisinden daha kötü durumda olanlara baksın!” (Buhârî, Rikâk, 30, nr. 6490; Müslim, Zühd, 8, nr. 7428).
Aşağıya bakmak şükrü, yukarıya bakmak (eğer ibret alınmıyorsa) hasedi doğurur. Kişi, sahip olduğu sağlığı, nefes alabildiği her anı bir nimet görerek “Ben de daha kötü durumda olabilirdim” dediği an, hasedin kalbindeki o kor ateşi sönmeye başlar.
B. HASET EDİLEN KİŞİ İÇİN İYİLİK YAPMAK
Nefsin en ağırına giden, haset ettiği kişiye iyilik yapması veya onun için dua etmesidir. Ancak tedavi buradadır. Kişi, o kişinin perişan olmasını istemek yerine, nefsinin inadına ona hayır dua ettiğinde, kalbindeki o düğüm çözülür. Bu, bir nevi “şok tedavisidir.”
Nihayetinde…
Haset, dışarıya vurduğu darbeden çok daha büyüğünü içeride sahibine vuran uğursuz bir duygudur. Başkasının perişanlığını dileyerek kendi hayatını bir “bekleme odasına” hapseden insan, aslında en büyük haksızlığı kendine yapmaktadır.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.