GÜNDÜZ FENERİ (Duygulanabildiğin Kadar İnsansın)

Kendi anılarımı yazılarımda paylaşmaktan çok hazzetmiyorum; ancak, bazı anılar var ki içerisinde bazı mesajları taşıdığı için paylaşmanın yararlı olduğunu düşünüyorum. Liseyi bitirdiğim yıl Hepatit-A rahatsızlığından Konya Numune Hastanesinde iki hafta tedavi gördüm. İçinde locaları olan büyük bir salonda kalmaktaydık. Salon tiyatro sahnesi için hazırlanmış bir mahalle prototipi gibiydi. Sahnelenen bir tiyatro oyunundan farkı yaşanan her şey gerçekti. Ağlama, gülme, neşe, hüzün hatta ölüm bile vardı. Yanımdaki locada yatmakta olan emekli bir polis vefat etmişti!

Yatan hastaların en genci ben olmama rağmen kısa sürede ortamın bir parçası olmuştum. Her şeye rağmen oldukça neşeli bir ortam vardı. Biraz abartılı olacak ama olsun; on sekiz yılda güldüğümden fazlasını on beş günde gülmüştüm.

Gelen giden hastalar oluyordu. Bir gün “Aptal” diye sınıflandırdığımız halk kesiminden bir hasta vatandaşımız geldi. Bıyıkları aşağılara kadar sarkmış, oldukça esmer; ayağında yumurta topuk ayakkabı, dalında ceket olmasa da tam bir külhanbeyi havası vardı. Yürüyüşü de tam bir külhanbeyi gibiydi. Sonradan öğrendik ki külhanbeyi gibi yürümesinin sebebi Hebatit-B hastalığının ağrıları sırtına vurduğu için normal yürüyemiyormuş.

-Ah önyargılar ah!

Gelen diğer hastalara olduğu gibi buna da “geçmiş olsun” denilmesine rağmen biraz mesafeli duruldu, fazla ilgilenilmedi. Bu durum kendisini rahatsız etmiş olacak ki birkaç gün sonra, “bende Muhammed ümmetiyim, bende insanım neden bana yaklaşmıyorsunuz” diyerek sitem etti. Bu sitemden sonra biraz mahcubiyet yaşasak da herkes fazlasıyla ilgi göstermeye başladı. O’da sohbetlere, gülmelere, şakalara katılır oldu. Mukallit bir adam olan Rıza Abi biraz daha ileri giderek çok esmer olmasından kaynaklı “Gündüz Feneri” demeye başladı. Bizim külhanbeyi oldu “Gündüz Feneri”! Geldi “Gündüz Feneri”; gitti “Gündüz Feneri”…

Kadınhanlı bir öğretmenimizin locasında otururken “Gündüz Feneri” de locaya geldi. Hüngür hüngür ağlıyordu! Hastane burası ya, onun ağlamasına hem gülüyor hem de neden ağladığını soruyorduk ama adam ağlamaktan cevap veremiyordu. Anladık ki yeni gelen bir hastanın locasında ağladığını görüyor, duygulanıyor ve bundan dolayı ağlıyormuş. Ağlıyor ama ne ağlama, hüngür hüngür…

 Bulunduğumuz yer zeminin üstüydü. Hastalık bulaşıcı olduğu için ziyaretçi görüşmeleri uzaktan uzağa yapılıyordu. Bizim “Gündüz Feneri”nin yakınları aşağıda, kendisi yukarıda pencerede hepsi birlikte koro halinde ağlarlardı.

Düşünün, ön yargıyla karşıladığımız, yaklaşmaktan çekindiğimiz insan bize büyük bir insanlık dersi vererek insan olduğumuzu hatırlatmış ve önyargılarımızı tepetaklak etmişti.

İnsan olmanın en temel özelliklerinden biri hiç kuşkusuz duygulanabilmek, ağlayabilmektir. Yani merhamet sahibi, acıma hissi, insanların tüm canlıların zarar görmesinden rahatsızlık duyabilen insan, gerçek insandır. Bir insanın rengi, aidiyeti, güzelliği, yakışıklılığı, varlıklı olup olmaması onun iyi veya kötü insan olduğunun göstergesi değildir. Bir insan, duygulanabildiği kadar insandır.

Hani insanın göğüs kısmında bir daralma olur, gözlere yaş dolar; ağlamaktan utanır ve gözyaşlarını tutmak için zorlanır da alnın ortasında bir ağrı oluşur ya; işte “Duygulanma” dediğimiz şey budur.

Eskiden bu sahneler Türk Filmleri izlenirken çok yaşanırdı. Bugün bu duyguyu büyük ölçüde kaybettik. Sadece duyguyu mu, maalesef duyguyla birlikte gülmeyi ve birçok değerimizi de kaybettik!

Zamanını tam hatırlamıyorum geçen yıldı, tramvayda insanları gözlemledim. Oldukça kalabalık olan tramvayda birkaç kişinin dışında kimse gülmüyor, donuk donuk bakıyorlardı. Kendi kendime hayretler içinde kaldım ve “insanları bu duruma düşüren ne dertleri var” diye yol boyunca düşündüm.

Bu anımı paylaşmamın esas nedeni de kaybettiğimiz değerlerimizin yeniden kazandırılmasının önemine dikkat çekmek içindi. Bir insanın merhameti, adaleti, saygıyı, paylaşmayı kaybetmesi sadece bireyin değil; bireylerden oluşan toplumun geleceği için de birçok şeyin kaybedilmesi demektir.

Önyargılarımızın önüne geçemiyoruz. İletişim araçları çoğalsa da aynı oranda iletişimde azaldı. Kimse kimseyi anlamaya çalışmıyor. İnsanlar diğer insanlara menfaati ölçüsünde değer veriyor. Düşmüşüz dünya derdine battıkça batıyoruz!

-Çok mu abarttım?

             

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
5 Yorum