1. YAZARLAR

  2. Doç. Dr. Murat Şimşek

  3. İslami İlimlerin Metodolojisini Yeniden İdrak – Özbekistan ile Türkiye’nin Tarihi Misyonu-
Doç. Dr. Murat Şimşek

Doç. Dr. Murat Şimşek

Yazarın Tüm Yazıları >

İslami İlimlerin Metodolojisini Yeniden İdrak – Özbekistan ile Türkiye’nin Tarihi Misyonu-

A+A-

Orta Asya’dan Anadolu’ya Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf

Cibril hadisinde de geçtiği üzere İslam düşüncesinin üç temel kurucu metodolojisi vardır. Hadisteki ifadesine göre bunlar İman-İslam-İhsan adını alırken, bilim dalları olarak Kelam-Fıkıh-Tasavvuf olarak ifade edilir. Bunların daha soyut ve ilkesel düzeyde ifadesi ise Tevhid-Adalet-Mahabbet üçlüsüdür. Bunların Orta Asya ve Anadolu tecrübesindeki adları ise Mâtüridî-Hanefî-Tasavvufî düşünce olarak ifade edilebilir. Günümüzde İslâmî ilimlerin yapısı ve işlevi konusunda bir kafa karışıklığı yaşanmaktadır. Özellikle İslam dünyasının yaklaşık iki asır önce yaşamaya başladığı teknolojik ve bilimsel alandaki yenilgi onu kendisini sorgulamaya itmiştir. Bunun neticesinde İslâmî ilimlerin artık bir yük haline geldiği görüşü baskın hale gelmiş ve doğrudan naslara dönme eğilimi hız kazanmıştır. Dolayısıyla bu tarz bir okuma, tarihi süreçte gelişmiş bulunan ilimleri ve onların hiyerarşisini hiçe sayan bir yapıya bürünmüştür. Hâlbuki tarihsel ve mekânsal bağlamda İslam düşüncesi tutarlı bir metodolojik zemin elde etmişti. İslam tarihinde ilgili bilim dallarının metodolojik gelişimini gerçekleştirdiği en önemli coğrafyalardan biri Orta Asya’dır. İslam düşüncesinin üç disipliner ilim dalının coğrafi kökenleri Özbekistan diyarındaki başta Buhara ve Semerkand’a dayanmaktadır.

Bilim tarihi araştırmalarında bilimin mekanla yani coğrafyayla ilişkisini dikkate almak önemlidir. Diğer bilimlerin coğrafi dağılımında olduğu gibi kelam, fıkıh ve tasavvufun da belli havzalardaki gelişimi, ilgili ilimlerin tarihlerini dakik bir şekilde anlamayı sağlayacaktır. Zaman ve mekan kaydından bağımsız (ahistorik) tarih algısı her türden coğrafya fikrinden yoksun (metahistorik) bir görünüm arz eder. Bilimsel araştırma neticede tüm tarihî gelişimlerden yalıtılmış bir mutlak dinî bakış açısıyla değil, hem zamanı, hem de mekanı dikkate alan bir incelikle olmalıdır. Aksi takdirde araştırmacıyı anakronizme sevk eder. Mesela Buhara ve Semerkand, h. 5.-7. (m. 11.-13.) yüzyıllarda Orta Asya’nın en önemli ilim ve kültür merkezleriydi. Onları gözardı eden araştırma eksik olacaktır (bk. https://www.fikriyat.com/yazarlar/murat-simsek/2019/03/15/fikih-tarihi-yazilari-iii-fikhin-cografik-tahlili).

Kelam İlmi ve İmam Mâtürîdî

İslâm düşüncesinde zamanla meşruiyetini kazanan metodolojik ilim dallarından biri kelâm olmuştur. İlk çıkışında kelâm bid’at görülmüş, İslâm düşüncesinde meşru bir yöntem olarak kabul edilmemişti. İslâm inancını dış saldırılara karşı muhafaza etmek maksadıyla kelâm metodolojisi kullanılarak Mutezile tarafından geliştirilen inanç esasları ümmetin geneli tarafından kabul görmeyince ümmetin büyük kısmını temsil eden ehlisünnet uleması hem dış fikri saldırılara hem de iç sapkın görüşlere karşı İslâm’ın ortayol inancını muhafaza edecek ve izah edecek bir kelâm yönteminin dinen meşru sayılması gerektiğinde icmâ etti. Bu yöntemle inanç esaslarının tespiti ve savunulması fikri gerçek meşruiyetini III. Hicri asrın sonu ve IV. Hicri asrın başlarında elde etti. İşte Semerkandlı büyük âlim Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö. 333/944) de ehlisünnet kelâmını sistemleştiren kişi oldu. Tabi ki bu konuda Ebû Hanîfe’ye bağlılığını da açıkça beyan etti. İmâm Mâtürîdî kendi döneminde ayrıca Semerkand Hanefî Fıkıh Mektebinin reisiydi (ve-hüve mezhebu meşâyıhı Semerkand reîsuhum eş-Şeyh el-İmâm Ebû Mansûr el-Mâtürîdî)  ve Hanefiliği temsil eden bir konuma sahipti. Hiç şüphesiz onun en önemli eseri Teʾvîlâtü’l-Kurʾân (Teʾvîlâtü Ehli’s-Sünne) adlı tefsiridir. Bu eser tefsir ilmi yanında kelâm, fıkıh, fıkıh usulü alanlarında, İslâmî fırkalar ve İslâm dışı akımlarla dinlere ait inanç ve görüşlerin tenkidi konularında zengin bilgiler içermektedir. Bu eser bir anlamda Mâtürîdî’nin bağlı bulunduğu Ebû Hanîfe ve Hanefî mezhebi imamlarının kelam ve fıkıh anlayışının Kur’an’ın en sahih yorumu olduğunu göstermek amacıyla kaleme alınmıştır. Diğer önemli eseri ise Kitâbü’t-Tevhîd adlı kelam kitabıdır.

Fıkıh İlmi ve Buhara-Semerkand

Fıkıh ilmi açısından Özbekistan diyarının katkısına gelince bunu önce tarihi kökleriyle ele almak gerekir. Ebû Hanîfe ve öğrencilerinin temsil ettiği re’y fıkhı, nasları makul bir yorumla geliştirip, dinî metinlerin re’yle ilişkisini dengeli bir şekilde kurmuştur. Bu düşünce, dinî ahkâmın çoğunlukla gerekçesi akılla kavranabilen hususlar olduğu; illetleri bilinen hükümlerin diğer meselelere de kıyas edilebileceğini; dinî metinlerin tutarlı bir şekilde yorumlanması ve bölümlenmesi (tefrî, mesâil) gerektiğini kabul etmiştir. Bu düşüncenin gelişmiş şeklini temsil eden Hanefi mezhebi Meşâyıh-i Mâverâünnehir (Buhârâ ve Semerkand Meşâyıhı) eliyle daha yetkin ve güçlü bir yoruma kavuşmuştur.

Hanefi fıkıh geleneğinde Buhârâ meşâyıhı şeklinde adlandırılan hukuk mektebi merkezî konuma sahiptir. Hanefî fıkhının ikinci klasik döneme sahih bir şekilde aktarılmasında Buhara mektebi merkezi öneme sahiptir. Nitekim sonraki dönemlerden geriye doğru hoca-talebe silsilelerinin izi sürüldüğünde mezhebin gerek füru, gerekse usul açısından ana hatlarını gösteren ilim silsilenin Buhara silsilesi olduğu görülür. Bu silsileyi Ebû Hanîfe’den başlatıp ileri doğru sıraladığımızda aşağıdaki listeye ulaşırız:

Ebû Hanîfe (ö. 150/767) İmâm Muhammed eş-Şeybânî (ö. 189/805) Ebû Hafs el-Kebîr (ö. 216/831) Ebû Hafs es-Sağîr (ö. 264/878) Abdullah es-Sebezmûnî (ö. 340/952) Muhammed b. el-Fazl el-Buhârî (ö. 381/991) Ebû Ali en-Nesefî (ö. 424/1033) Şemsüleimme el-Halvânî (ö. 452/1060) Şemsüleimme Serahsî (ö. 483/1090) Burhânü’l-eimme Abdülaziz b. Ömer b. Mâze (VI./XII. yy.’ın ilk çeyreği) es-Sadrüşşehîd Hüsâmeddin Ömer b. Abdülaziz b. Ömer b. Mâze (ö. 536/1141) Burhânüddîn el-Mergînânî (ö. 593/1197) Şemsüleimme el-Kerderî (ö. 642/1244) Hâfızuddîn el-Kebîr Muhammed b. Nasr el-Buhârî (ö. 673/1274) el-Hüseyin b. Ali es-Siğnâkî (ö. 714/1314) Kıvâmuddin el-Kâkî (ö. 749/1348) Ekmelüddin el-Bâbertî (ö. 786/1384) Molla Şemseddin Muhammed b. Hamza el-Fenârî (ö. 834/1431) Molla Yegân Muhammed b. Armağan (ö. 865/1461 civarı) Yûsuf Bâlî (ö. 840/1436-37) Molla Hüsrev (ö. 885/1480).

 “Buhara silsilesi” Hanefi mezhebinin Anadolu’ya uzanan temel fıkıh eğitim ve aktarım ağını ifade etmektedir. İşte Hanefi fıkıh tarihine bakıldığında mezhebin gerek kavillerin rivayeti bakımından, gerekse yeni telif, şerh ve ictihadların kabulü açısından sonraki dönem tercihlerinin “Buhara silsilesi” üzerinden gerçekleştiği söylenebilir.

Hanefiliğin uzun yıllar hüküm sürdüğü Orta Asya’da ehl-i re’y Hanefi düşünceyi yaşatan aileler mevcuttu. Bu ailelerin o dönemde sosyal ve siyasî bir prestij sağlayan “sadr” ünvanını kullandıkları bilinmektedir. Buhara’da bu unvanı kullanan aileler [İsmaili ailesi, Saffar ailesi, Burhân ve ardından Mahbubi aileleri] Moğol istilasına kadar olan asırlar boyunca [Samaniler, Karahanlılar, Selçuklular, Karahıtaylar dönemlerinde] siyasi çalkalanma ve yönetim değişikliklerinin tahrip edici gücüne karşı durarak istikrarı sağlamaya çalışmışlardır. Bölgeye hâkim olan siyasi otoriteler zaman zaman bölgenin yönetiminde bu ailelere yer vermişlerdir. Burhan ve Mahbubi aileleri sadrussudûr lakabını da kullanmışlardır. Burhan ailesinin yaklaşık 150 yıl süren manevi ve siyasi nüfuzu 1239 yılında Buhara’da çıkan bir ayaklanma sonucunda sona erdi ve sadr unvanını “Mahbubi Ailesi” devraldı. Mahbubiler, Orta Asya Hanefi mezhebi tarihinde, 13. - 14. asır Buhara ilim ve siyasetinde etkili oldular.

Tasavvuf İlmi ve Orta Asya

Tasavvuf meselesine gelince Özbekistan’da halen yedi pirler olarak bilinen hâcegân silsilesine mensup büyük sufiler yaşamıştır. Bunlar Abdülhâlık-ı Gucdüvânî (ö. 575/1179 veya 617/1220), Ârif-i Rivegerî (ö. 634/1236-37), Hâce Mahmud İncîrfağnevî (ö. 715/1315-16 [?], Ali Râmîtenî (ö. 715/1315), Muhammed Bâbâ Semmâsî (ö. 736/1335-36 [?]), Seyyid Emir Külâl (ö. 772/1370), Seyyid Muhammed Bahâeddin Nakşibend’dir (ö. 791/1389). Ayrıca Semerkand’da da Silsile-i Aliyye büyüklerinden Ubeydullah Ahrâr’ın (ö. 895/1490) kabri bulunmaktadır. Orta Asya’yı bir bütün olarak değerlendirdiğimizde sadece Buhara ve civarı değil, Horasan ve Maveraünnehir bölgelerinden Anadolu ve balkanlara doğru bilimsel bir akışın olduğunu belirtmek gerekir. Bu bağlamda en etkili isimlerden biri Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî’dir (ö. 562/1166). Bu meyanda Hacı Beştâş-ı Veli’yi ve Hacı Bayrâm-ı Veli’yi anmak gerekir. Yine Mevlana Celaleddin Rûmî’nin ailesiyle Konya’ya gelişi de bu akışın önemli bir parçası olarak zikredilebilir.

14. yüzyılda Orta Asya’da yaşayan ve Buhara’da metfun olan Hoca Bahâeddin Nakşibend gönüllere Allah ve resulünün sevgisini yerleştirmek için çaba sarf etmiş, âlimler ile sûfîleri, medrese ile tekkeyi yakınlaştırmak için uğraşmış bir gönül eridir. Onun sevenleri ile devam eden bu tasavvuf ve maneviyat yolu İslam dünyasında Hindistan’dan Balkanlara, Yemen’den Kafkaslara kadar geniş bir coğrafyada yayılma imkânı bulmuştur. Hoca Bahâeddin Nakşibend “El kârda gönül yârda” sözünü esas almış, topluma hizmet çerçevesinde bir tasavvuf anlayışı geliştirmiştir.

Ayrıca hadis ilminde birçok muhaddisin yanı sıra büyük Türk hadis âlimi İmam Buhârî de bölgenin en güçlü bilim temsilcilerinden biri olarak anılabilir.

 

Değerlendirme: Özbekistan İle Türkiye’nin Tarihi Misyonu

İslam dünyasındaki iç çekişmeler ve sorunların çözümü için bütüncül bir İslam anlayışına ihtiyaç vardır. Maalesef günümüzde tikel rivayetlerden hareket eden, parçacı yorumlara dayanan, keskin tavır ve anlayışları besleyen bir İslam yorumu hâkim durumdadır. Bu selefi yorum neticesinde İslam dünyasında birlik ve beraberlik tesis edilememektedir. Ayrıca yine İslam dünyasında modernist bazı yorumlar da İslam’ın özünü temsil etmekte yetersiz kalmaktadır. Bunlar da Batı sistemini esas alıp, İslami düşünceyi ona tabi kılan bir yapıya sahiptir. Bu iki aşırı yorum İslam düşüncesinin sorunlarına çare olamamaktadır. Öyleyse çare, tarihi süreçteki başarısı dikkate alındığında İslam’ın orta yolunu temsil eden Hanefî-Mâturîdî çizgide görünmektedir. Bunun beşiği ise Buhara ve Semerkand’dır.

Özbekistan’da İslami ilimler alanında ümit verici çalışmalar yapılmaktadır. Özbekistan merhum Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un himayesiyle 2000 yılında Taşkent İslam Üniversitesi kurulmuştur. Değerli bilim adamı Prof. Dr. Şer‘î Cüzcânî, İslam Hukuku kürsüsünü kurup program ve müfredatı hazırlamıştır. Özbekçe telif ettiği ilk İslam Hukuku ders kitabı yayımlamıştır. Bu eser üniversitelerde ders müfredatı olarak okutulmuştur. Üniversitede çeşitli alanlarda birçok kadro bulunmaktadır. Özellikle İslam araştırmaları alanında lisansüstü çalışmalar da yapılmaktadır.

Özbekistan şimdiki Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyayev, eğitim-öğretim alanında çağın şartlarına uygun olarak başlattığı bir dizi ıslahat çerçisinde, üniversiteyi önce İslam Akademisi derecesine; daha sonra Taşkent İslam Üniversitesi ve Özbekistan İslam Akademisi’ne yükseltti. Bu temeller üzerine 16.04.2018 tarihinde “Özbekistan Uluslararası İslam Akademisi” kuruldu. Şuan bu bilim merkezine, donanımlı bilgi ve tecrübe sahibi olan Devlet (Başkanı) Müşaviri Sayın Rüstem Kasımof başkanlık etmekte olup müfredat ve eğitim sistemindeki yenilikleri başarıyla devam ettirmektedir.

Özbekistan Uluslararası İslam Akademisi’nin faaliyetleri arasında İslam’ın, inananlarını ve insanlığı hayra ve salaha yönlendirip rehberlik eden bir din olarak öğretimi; öğretim sürecinde yeni teknolojik metotların yaygın kullanımı ile eğitim kalitesinin artırılması; Özbekistan’da faaliyet gösteren din eğitimiyle ilgili yabancı müesseseler ve diğer kuruluşlarla yakın işbirliği içinde çalışmak; yurtdışındaki yükseköğretim kurumlarına akademisyenler göndermek ve yurtdışından misafir öğretim görevlisi istihdam etmek; İslam dünyasının karşı karşıya olduğu önemli problemler ve yeni siyasi gelişmelerle ilgili bilimsel ve pratik araştırma ve konferanslar düzenlemek sayılabilir.

Akademi (Taşkent İslam Üniversitesi) mezunları, şimdiye kadar çalıştıkları tüm yerli ve yabancı kurumlarda başarı göstermişlerdir. Akademi’nin (Özbekistan Uluslararası İslam Akademisi) de başarısını gösteren bu başarılar aynı zamanda gençler için bir rol model de olabilecektir. Akademi’de lisans 4 yıldır. Bu programda İslamoloji (Kur’an ilimleri, İslam hukuku, tasavvuf, tarih, kaynak araştırmaları); filoloji ve gelenek eğitimi (klasik Doğu edebiyatı); din (teoloji); uluslararası ilişkiler; ekonomi, İslam ekonomisi ve mali sisteminin öğrenimi; turizm ve psikoloji (dini sosyal psikoloji) bölümleri bulunmaktadır. Lisnasüstü program ise iki yıllık olup, bu dönemde Kuran ilimlerinin yanı sıra hadis, kelam, İslam hukuku gibi temel İslam bilimleriyle felsefi ve beşeri bilim dallarına dair dersler okutulmaktadır. Akademi’nin altı alanda doktora programı olup, kendisinin ve toplumun ihtiyaç duyduğu donanımlı doktorları yetiştirmektedir.

Yine Özbekistan devleti tarafından canlandırılan “ziyaret turizmi” hem o ülkenin hem de tüm Müslümanların kalbini fethetmiştir. Ehlisünnetin büyük imamı Mâtürîdî ile büyük hadis âlimi İmam Buhârî’nin kabirleri yanında yedi pirlerin ziyaretgâhları manevi anlamda terakki sağlamakla birlikte maddi olarak da imkânları çoğaltacaktır. Bu ziyaretleşmelerin bereketi zamanla daha da artacaktır.

  Türkiye’de uzun yıllar boyunca oluşan İlahiyat birikimi ile Diyanet tecrübesinin Özbekistan ile karşılıklı işbirliği çerçevesinde paylaşımı, bir sinerji doğuracak ve bu konularda hızlı yol alınmasını sağlayacaktır. Bu minvalde çalışmalar yapılmaktadır. Özbekistan’daki üniversiteler ile Türkiye’deki üniversiteler arasında akademik işbirliği protokolleri imzalanmakta, gerek Özbekistan’da gerekse Türkiye’de bilimsel kongre, sempozyum ve toplantılar düzenlenmektedir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyayev arasında mutabakata varılan Özbekistan’da İmam Buhari Uluslararası İlmi Araştırmalar Merkezi ve Taşkent’te İslam Araştırmaları Merkezi’nin altyapılarının kurulması için Yükseköğretim Kurulu (YÖK) çalışmalarını devam ettirmektedir. Türkiye ile Özbekistan arasında kültürel münasebetlerin daha da ilerlemesi, özellikle de büyük şehirler arasında birçok alandaki işbirliğinin artması, bu tarihi misyona önemli katkılar sağlayacaktır. Yine iki cumhurbaşkanı arasında mutabakata varılan Özbekistan’ın büyük şehirleri ile Türkiye’nin büyükşehirlerinin kardeş şehir protokolü imzalamaları faaliyete geçmiştir. Buhara ile Konya ve Taşkent ile Ankara kardeş şehir  protokolü imzalamışlardır. Türkiye-Özbekistan ve Konya-Buhara arasında birçok alandaki işbirliğinin artmasına olumlu katkılar sağlamak üzere Konya Büyükşehir Belediyesi, Necmettin Erbakan Üniversitesi ve TRT AVAZ işbirliği ile Buhara’dan Konya’ya İrfan Mirası (15.11.2018) adlı bir sempozyum düzenlenmiş ve sunulan bildiriler kitap bölümü olarak yayımlanmıştır (https://www.konyakultur.com.tr/urun/buhara-dan-konya-ya-irfan-mirasi-ve-xiii-yy-medeniyet-merkezi-konya-ii/294). Bu sempozyuma Özbekistan’dan da birçok bilim adamı katılım sağlamıştır.

  Yine Özbekistan ile Türkiye arasındaki ilmi münasebetlere katkı sağlamak üzere Prof. Dr. Şer‘î Cüzcânî hocanın hazırlamış olduğu üç eseri Türkçeye tercüme edilmiş olup, Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından yayımlanacaktır. Bu eserlerden Tasavvuf ve İnsan Seyid Arif Ahmedoğlu tarafından, İslam Hukuku Hanefî Mezhebi ve Türkistan Fakihleri Dr. Öğretim Üyesi Rıdvan Öztürk ve Dr. Abdulnasır Hakimi tarafından ve de Şiirlerinin derlendiği Yürek Sırları adlı eser de Dr. Öğretim Üyesi Rıdvan Öztürk tarafından Türkçeye tercüme edildi.

Orta Asya, Anadolu ve Balkanlardaki İslam yorumu Hanefî-Mâtürîdî-Tasavvufî şekliyle geçmiş tecrübesi göz önüne alındığında günümüz dünyasında huzur ve barış için bir alternatif sunma potansiyeline sahiptir. Tarihte bu yorumun en etkin şekilde geliştirilip uygulandığı mekânlar Buhara ve Semerkand olmuştur. Günümüz İslam dünyasının yaşadığı birçok fikrî ve sosyal krizin çözümünde istifade edilecek en önemli tarihi tecrübelerden biri hiç şüphesiz Hanefî – Mâturîdî çizgi olmalıdır. Bu çizgi hem dini yorumlama biçimi, hem de hâkim olduğu coğrafyalardaki geçmiş başarısı bakımından zengin veriler taşımaktadır. Dolayısıyla birçok veçhesiyle gündemde tutulması Müslümanlar başta olmak üzere bütün dünya barışı için rahmet vesilesi olacaktır.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

2 Yorum